PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : röportaj


venge hak
28.04.2007, 14:19
Nevzat Süs: Son Kişot oyununu, şimdi Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde oynayacaksın. Nasıl bir oyun? Bu oyun nasıl ortaya çıktı bizimle paylaşır mısın?

Serhat Özcan: Oyun demek tiyatroya haksızlık olur. Şöyle ortaya çıktı. Bir ara Yılmaz’la tartışıyorduk. “Burası şov merkezi mi olacak, kültür merkezi mi olacak” falan derken, konserler var, stand-up’lar var, iyi bir kadro var, neden bir tane oyun yapmıyoruz dedim? Sonra, “Stand-up’ı kolay bir şey mi zannediyorsun sen?” dedi. “Kolay” dedim. “Ne olacak, yazar getiririm”. On beş gün sonra yazdım getirdim. İlk öyle ortaya çıktı, fakat madem tiyatrocuyuz daha farklı bir şey yapmak gerekir diye düşündüm. Tam bir stand-up değil aslında. Oyun da değil açıkça. Gösteri diyebiliriz. Mesaj kaygısız şov diye çıktı ya stand-up’çılar, benim de şöyle bir inancım var; mesaj kaygısı olmayanın tiyatro sahnesinde olmaması gerekir diye düşünüyorum. Dünyanın her yerinde barlarda yapılması, o sahneye saygıdan herhalde! Benimki mesaj kaygılı şov oluyor. Eğer şov denebiliyorsa ona. Tek kişilik bir performans denebilir. Taklit yok, tiplemeler var, belli başlı bir konu var tabii. Samimiyet, samimiyetsizlik üzerine kurgulanmış bir konu. Ama alabildiğince hatta zaman zaman sulandırarak anlatıyoruz. Ama her şey finale hizmet ediyor. Benim için oyundaki öz ya da gösterideki öz final.

Nevzat Süs: Bu stand-up yapanlara çağdaş meddah gibi yakıştırmalar yapıyorlar. Gerçekten böyle midir acaba? Bir sürü stand-up’çı var. Çağdaş birer meddah mıdır bu insanlar?

Serhat Özcan: Ben bunu kabul etmiyorum. Her işe bir klişe kılıf bulunuyor ya, yaptığım gösterinin adını sağlıklı koyabilmek için “pipe-com” olarak belirledim. Yani “boru komedisi”. Dolayısı ile çağdaş meddahlığa pek inanmıyorum doğrusu. Tek kişilik gösteridir ya da stand-up’tır. Bu işin arkasında duramıyorsan bu işi yapmazsın.

Nevzat Süs: Bir süredir BKM’de “Son Kişot”u oynuyorsun. Turneler de devam ediyor. Ocak ayı içerisinde NHKM’de oynayacaksın. Daha çok gazeteden de gördüğüm kadarıyla geliri Aziz Nesin Vakfı’nın çocuklarına bırakılıyor. Bu nasıl ortaya çıktı?

Serhat Özcan: Şimdi, benim zaten on üç yıldır Aziz Nesin Vakfı ile bir ilişkim var. Fakat oraya gitmek değilse de dışarıdan katkılar yaparak gitmek var. Peki, bunu nasıl somut hale getirebiliriz? Ben oraya ne verebilirim? Yani memur çocuğuyum. Benim apartmanlarım, köşklerim, şunlarım bunlarım yok. Olsun diye de bir derdim yok açıkçası. Çünkü hep röportajlarda şunu söylüyorum; ucundan tutmak gerekiyor. En ucundan tutulacak yer orasıdır bence. Dolayısıyla orayla birlikte çalışmaya başladım. Oyunun geliri oraya kalacak. Bir takım tıbbi olanaklar sağlamaya çalışıyoruz. Doktor arkadaşlarla falan. Yani gücümüzün, nefesimizin yettiği her yere kadar. Yani oraya gitmekten keyif alıyorum. Oraya gittiğimde hacı oluyorum. Hac görevini böyle yerine getirmiş oluyorum. Her şeyi dinle ilişkilendirmek moda olduğu için ben de öyle bir şey söyleyeyim dedim. Oraya katkım olursa gerçekten çok mutlu olacağım, fakat yine trajikomik bir öykü var; Aziz Nesin oldu mu bir ülkede yaşananlar hep trajikomik oluyor. Adam dünyanın en büyük mizah ödülü “altın kirpi”yi alıp geldiğinde Edirne’de Kapıkule gümrüğünde altın kaçakçılığından tutuklandı. Yine Aziz Nesin’in adı girince daha trajik bir olay yaşadık. Vakıftan arkadaşımla görüşüyoruz, bu tüm gelir oraya kalacak, nasıl olacak diye, tabi ki makbuz karşılığı oraya giren her para mutlaka kuruşu kuruşuna kayda geçmek zorunda. Fakat dediler vergi vereceğiz buradan. Nasıl vergi vereceğiz dedim? Bağış yapıyorum, devlete mi? Hayır vergi vereceğiz, yüzde 18 gelir vergisi vereceğiz, vakfın gelirinden. Üstüne düşeni yapması gerektiğinde bile vatandaş; devlet vergi alıyor. Bu tarafına gerçekten hiç aklım ermedi. Bunun hukuksal boyutu nasıl düzenlenir onu da bilmiyorum. O anlamda çok içim acıdı. Ben niye devlete bağışlayayım, çocuklara bağışlamak istiyorum.

Nevzat Süs: Tabi siz oyun oynarken de vergi ödüyorsunuz. Satılan her bilet karşılığında, yani bu yüzde 18’le sınırlı kalmıyor aslında. Neredeyse o gelirin yarısı vergiye gidiyor.

Serhat Özcan: Tamam. Benim vereceğim vergiyi ben üstleneceğim. Bu bağış dediğin şey, masraflar çıktıktan sonra bağışa inanmıyorum. Çünkü öyle bağış yapan arkadaşlar var ki. Otuz milyara konser yapıyor, yirmi sekiz milyar masraf gösterip kalanını bağış yapıyor. Adı bağış yaptı oluyor. Böyle bir terbiyesizliği yapamam da yüzde 18 devlete niye? Yani niye? Zaten yolunda gidiyorsun, paralı yol, yol değil, hastaneye gidiyorsun paralı, hastane, hastane değil ya da paran varsa tedavi görüyorsun. Bir insan bir ülkede vergiyi niye verir?

Nevzat Süs: Tam da bu noktada devlet özel tiyatrolardan ödeneği kesiyor. N’oluyor? Özel tiyatrolar daha çok sponsorlara güvenmek zorunda kalıyor oyununu çıkartabilmek için. Çok fazla sponsor alan tiyatrolar var. Ne diyorsun bu konuda?

Serhat Özcan: Tabi ki zorunluluktan kaynaklanan bir şey. Bunu anlayışla karşılayabiliyorum fakat eğer bu bizim sesimizi kısıyorsa, sahnede söyleyeceğimizi engelliyorsa, bu çok tehlikeli bir şey. Yani bunu belediyelerin özel güvenlik birimleri kurmasıyla eş değer bulabiliriz. Şöyle ki; Üsküdar meydanında bira içerseniz dayağı yersiniz. Sevgilinizin elinden tutarsanız dayağı yersiniz. Sahnede de sponsora laf söylediğiniz zaman dayağı yersiniz. Hani medyanın tekelleşmesi nasıl tek ses haline getirdi medyayı, holdinglerin sözcüleri türedi, bilim adamları, profesörler holding adına açıklamalar yapıyorlar. Geçen çok talihsiz bir açıklama yaptı, bir kalp cerrahımız. Yumurtada kolesterol yok, diye. Şimdi çok iyi biliniyor ki yumurtada kolesterol var. Şimdi düşünüyorum da maliye bakanının oğlu yumurta piyasasına atılmasaydı böyle bir açıklama yapılır mıydı? Yani bilimin bu kadar satılık olduğu bir ülkede derin kaygılar yaşıyoruz. Devlet bir takım yardımları kesti sanata. Yaşamayan bilmiyor. Türkiye’nin birçok yerinde kimsenin umursadığı bir yer değil kültür merkezleri. Kültür merkezlerinin çoğu dört yıldır tadilatta. Neden tadilatta olduğu belli değil mi? Hiçbir çivi çakılmıyor ama kapılar kilitli. Sanatı bitirmeye çalışan bir zihniyetin oyunu diye düşünüyorum. Şu an için çıkış yolu da pek mümkün görünmüyor. Özel tiyatrolara yapılan devlet yardımına gelince, benim şahsi fikrim baştan beri çok tasvip ettiğim bir fikir değil, yani sanatın bir boyunduruk altına girmesi beni çok rahatsız ediyor. Tabi ki devlet yardımını alıp söyleyeceğini söyleyen birçok tiyatro var. Bunun üç beş tiyatro çevresinde dönmesi de çok enteresan. Neticede devlet yardımını belirleyen kurumda da o insanlar var. Dolayısıyla bunun ne kadar sağlıklı yapıldığından da endişelerim var. Yardımın dışında kalan ve ihtiyacı olan çok tiyatro var. Tiyatrodan kısılacak bütçenin bir takım tarikatlara verilmesine yol açılacaksa peki o zaman o tiyatrolarda kalsın devlet yardımı. Kötünün iyisini arar olduk artık. Seçeneksiz bir toplum olduk maalesef. Kitlelerin sesini hayata geçirecek çok az şey var. Onlara da ulaşmak çok zor. Ben “Red” dergisinde yazıyorum. Leman grubunun çıkardığı bir dergi. Oturduğum muhitte Red dergisi var mı dedim, “var abi” dedi, çıkardı tezgâhın altından verdi bana. Dedim niye, niye koymuyorsun vitrine bunu? “Abi büyük gazeteler kızıyorlar bize” dedi. Gazeteyi keseriz bizim önümüze kimseyi koymayacaksın. Yani okuyucunun da ulaşmasının önü bu şekilde kesiliyor. Bir sürü şeye ulaşmamız böyle böyle kesiliyor. Sonra tiyatroların 1 YTL ve 50 Ykr olması. Şehir Tiyatroları’nı kuran Muhsin Ertuğrul’un oturduğu koltukta, marangozluktan gelme biri oturuyor. Tabi ki marangozluğu küçümsemiyorum ama herkes işini yapsın. Şimdi bu adamın işi yöneticilik falan değil. Sistemli bir şekilde oraya getirildiği de çok açık. Neticede yandaş olamadan vatandaş olamadığımız bir ülkede yaşıyoruz, yandaş olunca da her yere gelebilirsin diye düşünüyorum. Olur olmaz insanlar, olur olmaz yerlere geldikleri için böyle şeyler ülkemizde yaşanıyor. 1 YTL’ye 50 Ykr’a tiyatro ayıp. Neden? Çiklet parasıyla aynıysa tiyatro gerçekten ayıp. İkincisi Özel tiyatrolarla haksız bir rekabet yaratıyor. Kendi yağında kavrulan özel tiyatrolar masrafını ya karşılıyor ya karşılayamıyor. Oyuncularının birçoğu ek işler yapmak zorunda, tiyatro hakikaten özveriyle yapılan bir iş. Ama tiyatronun da dışında boş zaman olmadığı için ekonomik sıkıntılar içinde yaşıyor, ek işi yine tiyatro oluyor maalesef. Ya dizilerde oynamayı tercih edeceksin, bir sürü arkadaşıma saygı duyuyorum ayrıca. Gelecek sene tiyatro yapabilmek için bu da zorunlu. Ben de kendi işimi yaparak tiyatro yapmaya çalışıyorum. Haksız rekabetten dolayı vatandaş da şöyle düşünüyor. 1 YTL’ye tiyatro varken ben niye 20 YTL’ye gideyim. O da ödenekli tiyatro, benim vergimle kurulmuş bir tiyatro. Bana ihanet ediyor, böyle bir şey yok ya. Dünyanın hiçbir yerinde de tiyatro bizimki kadar ucuz değil ayrıca.

Nevzat Süs: Burada yapılan biraz daha sistemli şeyler midir acaba? İncelikli düşünüyorlar mı bu işi? Öncelikle Kültür Bakanlığı’nın Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin’i görevden alması, sonra istifalar söz konusu oldu. Ardından ödeneklerin kaldırılması, şehir tiyatroları sonra bu yıl devlet tiyatrolarında neredeyse oyun üretilemedi, Provası süren oyunlar bile bütçe nedeniyle askıya alındı. Acaba sistemli bir saldırının bir sonucu mudur? Yarın nelerle karşılaşacağız acaba?

Serhat Özcan: Aynı şeyi düşünüyorum, biz tiyatrocular olarak da zaman zaman şöyle bir hataya düşüyoruz. “Ya, devlet tiyatrosu ne demek kardeşim kapatılsın falan” diye belirten arkadaşlarımız var. Devletin o kadar kapatılması gereken kurumu var ki, tiyatroları bir yüz elli sene sonra düşünebiliriz. Lemi Bilgin bu konuda gerçekten çok atak davrandı. Mesela bölge tiyatrolarını açıp, DT’nin Anadolu’nun her yanına turne yapmasını sağladı. Özel tiyatroların kendi şartlarıyla giremeyeceği yerlere DT ulaştı. İyi şeyler yapmaya çalışan insanlar var. Destekten vazgeçtim ben, köstek olmasınlar yeter. Bugün kültür merkezleri, türbanlı ya da örtülü kadınlara, kermeslere ücretsiz veriliyor. Ama bir tiyatrocu gittiğinde 1500 YTL ücret isteniyor. Şimdi ben Anadolu’nun bir yerine gideceğim, 50 YTL bilet satacağım, salon dolduracağım, masrafım çıkacak. Yapmayın bu işi diyorlar ama dillendiremiyorlar.

Nevzat Süs: Şöyle bir şeyden bahsettin biraz önce, tiyatrocuların ek iş olarak yine tiyatro yaptıklarından bahsettin. Belli bir gelir grubu için tiyatroya gitmek lüks sayılabiliyor. Ama televizyondan direk ulaşabiliyor. Buna bağlı olmayan bir sürü senaryo var. Oyunda bahsettiğin, oyun adına konuştuğun. Böyle garip bir hiçleme, hayatın kendisini öteleme, apolitikleşme söz konusu. Otuz yıl öncesine bakıyoruz ya da seksen öncesi oyuncularına, şimdi çok farklı yerlerde oynuyorlar. Kitlelerin hali böyle. Tiyatro oyuncularının hali ne burada?

Serhat Özcan: Aslında öncelikle kendimi eleştirerek başlayayım. Televizyon başına çaktığımız zaman izleyici tiyatrolara gelmiyor. Bunda benim de suçum var çünkü ben de dizilerde oynuyorum. Fakat o kadar garip bir çelişki ki! Bu kadar şeyin içinde batmışız aslında ben birazcık kafayı yukarıda tutmaya çalışıyorum. O kadar, boğulmamaya çalışıyorum. Çünkü televizyonun tiyatroya verdiği zararı bile bile dizilerde oyunculuk yapıyorum. Çok çelişkili bir durum aslında. Seçebildiğimin en iyisini seçmeye çalışıyorum. Ne olursa olsun bir Samanyolu TV’de, bir Kanal 7’de, ne kadar büyük paralar gelirse gelsin gidip çalışmayı asla düşünmüyorum ama onunla onun farkını tartışırsan o da ayrı bir konu.

Nevzat Süs: Sadece geçim olarak açıklamak mümkün değil. Egemen ideolojik faktörler insanı ya da oyuncuyu başka kulvarlara itiyor. Örneğin Anadolu’da birçok şehir tiyatrosu var ve belediye hangi partide ise ona göre uyumlaşıyorlar.

Serhat Özcan: En son bir tiyatrocu arkadaşım, zamanında AST’de, Dostlar’da çalışmış bir arkadaşım, Samanyolu TV’de dizi çekiyordu. Dedim ki; Niye yapıyorsun bunu? Dedi ki; “Serhatcım iki buçuk senedir çalışamıyorum. Ev sahibiyle mahkemeliğim, kredi kartları patladı, boğazıma kadar borçtayım ve kimseden beş lira isteyemiyorum…” Şimdi işin içine yaşam gayesi girince ne diyeceğimi şaşırdım adama. Hakikaten ben de veremedim ona bir şey. Eee… Büyütmesi gereken bir bebeği de var, yani çocuk açlıktan ölsün mü? Yargılanması gereken bir durum ama çok haklı bir konumda bir adam var. Aslında insanların elini bir şeylere mahkûm ediyorlar. Kapitalist bir sistemin içinde ne kadar sosyalist yaşayabilirsiniz, alın görün diye bir zihniyet var.

Nevzat Süs: Zaten etkin bir oda, dernek vesaire de yok bu anlamıyla.

Serhat Özcan: Yıllardır yıpranmış insanların, tiyatrocular da dahil buna. Biraz apolitik olmaya başladığını düşünüyorum. Apolitik olmak biraz da bireyciliği getiriyor yanında. Sonra ne oluyor; “abi ben kendimi kurtarayım da bu memlekete yapacağımı yaptım, bu memleketten bir şey olmaz, ben yoluma devam edeyim hiç değilse hayatımı kurtarayım”, çok kabası bu. Ve ideallerinden vazgeçen insanlar hatta zaman zaman tartışıyorduk; hâlâ solculuk mu oynuyorsun diyenler var. Her şeyi bir tarafa bırak, solun duyarlı ve insani bir tarafı var. Hayata hümanist bir bakışı var. Bundan da vazgeçtiğimiz anda asıl tehlike başlıyor. Belli bir yaştan sonra insan konformizme kayıyor herhalde. Dine kayan insanlar var, ne iş olursa yaparım abi diyen insanlar var, fütursuzca ayrım yapmadan sponsor kabul eden insanlar var, çok iyi niyetli insanlar da var. Mesela ben TODER üyesiyim, Türkiye Oyuncular Derneği, yaptığı hiçbir icraattan haberim yok! Ben de pek uğramıyorum, belki aidat borcum vardır oraya. TODER’in bana sağladığı tek avantaj şuydu, bir tane alışveriş kartı gönderdiler bana, taksitle alışveriş yapabiliyorum. Benimde suçum var bunda, orayı tek taraflı eleştirmek istemiyorum. Bu derneğin bir yaptırımı yok. Adam mimardır, odaya kayıtlı olmadan mimarlık yapamaz. Oysa şimdi herkes tiyatrocu...

Nevzat Süs: Geçtiğimiz aylarda bir kitabın çıktı yanılmıyorsam, biraz kitabından söz eder misin?

Serhat Özcan: O kitap çok kötü bir baskı oldu. Aslında biriktirdiklerimi aktarmıştım. Kitapta bir takım şeyler var, ona şiir diyenler var, ben durum saptaması diyorum.

Nevzat Süs: Evet geçenlerde Beşiktaş’ta köftecide gördüm imza atmışsın.

Serhat Özcan: Evet, Sabahattin abi benim çok sevdiğim bir insandır. Benim orada esnaftan çok iyi dostlarım vardır. İşte çantacı Emin abi vardır, onun abisi var boşta gezer Gavur Ali vardır, bu arkadaşlarla oturup ülke değerlendirmesi yaparız. Bir de incik boncuk satan çerçi dedikleri, lastikler falan satan Armağan abimiz var, o da çok değerli bir insan. Çünkü ben hep şeye inanırım, geldiğin yeri unutursan sanatçı olarak veriminin düşeceğinden yanayım ben. Çünkü “etap oteli”nden İstanbul farklı görünür. Ama aşağı indiğin zaman dipte gecekonduda hayat çok farklı. Aşağıdan bakmak çok daha eğlenceli geliyor bana. Hayat orada çünkü. Gerçek hayat orada. Bu da dağarcığımızı sürekli dinç tutmamıza neden oluyor. Kitapla ilgili de şunu söyleyebilirim, “Sustuklarımı Biriktirdim” diye bir kitap yazdım, kendimce yazdığım deneme, öyküler, Okumuş Adam yayınlarından çıktı fakat yayınevi ekonomik bir problem yaşarken benim kitabı da bir çıkış yolu olarak gördü. Bir an önce fuara yetiştirmek üzere bastığı için düzeltmeler çıkardıklarım eklediklerim kitaba girmeyince başı sonu belli olmayan bir şey çıktı ortaya. Bir sürü dizgi hataları falan filan. Yeniden derlemeyi düşünüyorum onu. Durum saptamaları dediğim gerek kendi yaşadıklarım gerekse çevremde gözlemlediğim şeyler, kimilerinin şiir dediği benim asla şiir demediğim şeyler var. Yazmayı seviyorum. Yazdıklarımı böyle değerlendirmek isteyen biri çıkınca bastırdım böyle çıktı ortaya. Şimdi yeni öyküler var, Red dergisinde çıkan yazılar var, onlarla ilgili bir çalışma yapıyorum. Daha düzenli ve tek elden çıkacak bir şey.

Nevzat Süs: Birkaç seferdir gelip gidiyorsun Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’ne, diğer kültür merkezlerinden söz ettin, burayı nasıl buldun?

Serhat Özcan: Şimdi benim gözlemleyebildiğim kadarıyla kapıdan ilk girdiğinizde dost bir ortama girdiğinizi anlıyorsunuz. Gerek insanların ilgisi-sıcaklığı, bu televizyondan tanınmışlıkla ilgili değil, buradaki insanların bunu takacaklarını düşünmüyorum. Çünkü hepsi okumuş aklı başında insanlar, memleket meselelerine kıyısından köşesinden vâkıf, ülkesini düşünen, ülkesini seven, sistemle meselesi olan insanlar. Dolayısıyla o birlikteliği o ortak dünyayı solumak çok umut veriyor, az önce dışarıda karşılaştıklarımdan sonra buraya girdiğimde arındığımı hissediyorum ben. Bir de Nâzım Hikmet adı üstünde benim çok birlikte yol aldığım bir şair, dolayısıyla ona yakışır bir yer olduğunu düşünüyorum ben. İşte sanatsal etkinlikleriyle, insanıyla, şu anda bulunduğumuz kütüphanesiyle, kitaplara bakıyorum hepsi benim evimde vardı 12 Eylül’den önce. Arınmak istiyorsunuz bazen hani; biz arınmak için Acarkent’ten villa alacak adamlar değiliz. Çünkü ağaç kökleri batar orda bize. İşte hac görevimi yapmaya Çatalca’ya gidiyorum. Ortak fikirlerin ortak beraberliklerin olduğu bir yer burası.

Nevzat Süs: Bundan sonra neler olacak “Son Kişot”dan sonra yine tek kişilik bir oyun mu?

Serhat Özcan: Ekip olarak sizle çalışabiliriz seneye, çok da keyif alırım bundan. Tek kişilik oyunun şöyle bir rahatlığı var benim açımdan, yazmaya başladım zaten, turnesi rahat oluyor birincisi, ikincisi profesyonel tiyatrolarda çalıştım senelerce hayatımda en az girdiğim yer kadın kulisidir, çünkü olaylar hep oradan çıkar, biraz böyle bir sıkıntım var yani, geyik muhabbetinden sıkıldım, eskiden siyaset tartışılırdı, tiyatro tartışılırdı, şimdi ise magazin geyikleri yapılıyor. O kalabalıkları da sevmemeye başladım. Bir de ben eğlence kültürünü hiç algılayamadım bu memlekette. Barlar bilmem neler… Biraz çevreden uzak yaşıyorum bu doğru. Daha çok kendime zaman ayırmak ihtiyacındayım, bu nedenle tek kişilik oyunlarda böyle bir rahatlığım oluyor. Turnelerde daha bire bir ilişkiler kurabiliyorum. Anadolu çok enteresan bir yer, İstanbul’la çok ilginç çelişkiler yaşıyor. Örneğin İstanbul’da bir tarafta alabildiğine gerici bir çevre, bir tarafında da alabildiğine aydın insanlar. Dolayısıyla onlara da gitmek iyi oluyor. Bu bencilce bir duygu olabilir bir insan neden sahnede tek başına bir şeyler yapmak ister, aslında tek başına bir şeyler yapmamın nedeni kendi yazdıklarımı da anlatmak. Oyunlarımın felsefesi, sosyolojisi var, bunlar oyunda inceden inceye geçiyor zaten ortak dili kurduğumuz insanlara. Benim zaten şöyle bir felsefem hiç olmadı, benim gibi olmayan ölsün diye. Yeter ki bana saldırmasın. Toplum bilimden uzaklaştıkça içi boşalıyor, hem apolitik, hem bilimden uzak, hem üniversitelerde araştırmalar kısıtlanıyor bir sürü şey, bilime de bir saldırı var bilim adamına da. Bilim adamı araştırmalarını yayınladığında birilerinin işine gelmiyorsa vuruluyor zaten kafadan. Yani bu kadar tahammülsüz bir ülkede bir şeyler yapmaya çalışıyorsak birbirimizi sevmemiz gerekir diye düşünüyorum. Eğer tiyatro diye bir derdimiz varsa, biz yine şanslıyız, bu ülkenin heykeli var; içine tükürülmüş olsa da bir heykeli var, müziği var, iyi müziği var arabesk dışında, güzel sanatların her kolu var, resim ama bunlar bizim için o kadar lüks kalıyor ki artık. İnsanlar bir serginin önünden geçerken nedir diye merak bile etmiyor. Bu da estetik değerlerimizin gelişmemesiyle ilgili, çünkü estetik değerlerimizi geliştirecek bir eğitim sistemimiz hiç olmadı. Hatta üretime dönük bir eğitim sisteminin olmamasının da etkisi var. Köy Enstitüleri’nden sonra hakikaten üretime dönük bir eğitim gerçekleşmedi. Çünkü ülkenin geleceğinin montaj sanayi olarak belirlemiş zamanında birileri. Şimdi hayat mecmuasından bir fotoğraf hatırladım Kırk kişi böyle yan yana dizilmişler, keman çalıyorlar ve bunların hepsi öğretmen ya da öğretmen adayları. Bahçede tarımda görüyoruz bu insanları. Hepsi köy enstitülü. Sonunda boğmayı başardılar şu an için.

Nevzat Süs: Şu an ki müfredattan müzik dersini kaldırmayı bile düşünüyorlar, yarın öbür gün ne olur belli değil. Sinema filmlerinde de oynuyorsun, Türk sineması son dönemlerde çok fazla ivme kazandı deniyor, çok yol kat ettiği belirtiliyor, bu konuda ne düşünüyorsun?

Serhat Özcan: Ben aslında sanatsal bir filmi gişesine endekslemedim, gişesi iyiyse o film çok iyi diye bir şey yok. Falanca kişi bir ekstraya gittiğinde 15 bin dolar alıyor o insan Türkiye’nin en iyi sanatçısı mıdır? Yok hayır. Evet, gişede bir ivme var fakat filmlerin içeriğine baktığımızda, olmaması gereken işler var mesela… “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” beş binlerde kalıyorsa, “Maskeli Beşler” on beş bin yapıyorsa burada bir çelişki var. Birisi sinema, öbürü sinema değil. Neden sinema değil, belli başlı bir konu olmadan sadece güldürmeye dayalı, işte seyirciyi salona çekebilecek en iyi şeyin komedi olduğunu düşünerek, ticari kaygılarla yapılmış işler bunlar. Tabii ki insanın evde oturmasındansa sinemaya gitmesi tercihimdir ama tercihleri doğru yapabiliyor muyuz, yapamıyor muyuz? Burada bir sıkıntı var. “Dondurmam Gaymak” var son dönemde, “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” Türkiye’de çekilmiş teknik olarak problemleri var bilmem neleri var, tabi ki prodüksiyon olarak bir takım ekonomik sıkıntılar göze çarpıyor, gerçek bir hayatı, gerçek bir ağızdan, gerçek bir şekilde anlatmak beni çok çarptı mesela. Dolayısıyla sanatsal işlerin biraz geriye düştüğü popüler işlerin öne çıktığı bir dönemden geçiyoruz. Sanat açlığı gelişmeye başlarsa yine bir ülkede yeniden, yine bunun için de pek değişik bir sistem gerekiyor, eğitimle ilgili bir sistem gerekiyor. Öyle oyunlar var ki Türkiye’de oynanmış sana bahsetmiştim Mehmet Ulusoy’un yönettiği “Topor Parti” kardeşim de oynuyor oradan biliyorum; Romanya’da ödül aldı, Türkiye de kimsenin haberi yok oyundan. Antalya Devlet Tiyatrosu’nda işte bir sezonda on kez oynanıp kaldırılmış bir oyun. İstanbul’a geldi bir kez falan oynadı. Sanatsal şeylere medya da ilgi göstermiyor. Çünkü tanıtım galasını yapıyorsun, ne oynadığını soran yok! “Hülya hanım gelecek mi, Bülent hanım gelecek mi” diyorlar. Onlar gelecekse biz de gelelim. Hani malzeme yoksa seni ne çekeceğiz deyip gidiyorlar. Böyle bir şey var. Dolayısıyla sanatın sesini duyuracak şeyler çok kısıtlandığı için de ağır şeyler oluyor sanatta.

Nevzat Süs: Evet, mesela kırk yıllık, elli yıllık tiyatrolar, basın galası yapıyorlar. Neredeyse basın yok. Bir kişi geliyor fotoğraf makinesiyle ya da onlar bile gelmiyorlar. Ama Anadolu’ya baktığımızda, bir sürü tiyatro grubu var. Çorum’a gidin, Aksaray’a gidin birçok tiyatro grubu var. Orada daha da zor. Kültür merkezleri sorunuyla onlar da karşılaşıyorlar. Buradan gidiyorsunuz belli bir seyirci potansiyeli yakalanabiliyor o da çok değil ama kirayı ödeyebiliyorsunuz. Peki, Anadolu’dakiler bu konuda yine ödenek alamadıkları için oyunları durmuş olacak. Yavaş yavaş tiyatro sanatını eritmeye çalışıyorlar. Anadolu’da da mesela sol.org.tr’yi okuyan bir sürü insan var. Bunların içinde tiyatrocular var. Nasıl bir yol izlemelerini tavsiye edersin, mesela Anadolu’dakilere özellikle.

Serhat Özcan: Orada işler anonim yürüyor zaten. Yani nasıl deriz, komün halinde yapılıyor tiyatro. Sen evden bir kazak getiriyorsun, o marangozdan bir tahta… Hakikaten Müjdat hocanın oyununda bir şey var aslında çok doğru; Nasreddin Hoca, kırk paradan yumurta alıyor. Boyayıp boyayıp otuz paradan satıyor. Karısı da diyor ki; Bu nasıl ticaret beyim. O da diyor ki; ben boyadan kazanıyorum. Bu biraz böyle bir şey. Hakikaten özveri isteyen bir şey. Ben de böyle çalışan amatör tiyatrolara destek vermeyi çok severim. Hatta iki sene boyunca Alaplı’ya gittim geldim. Zonguldak- Ereğli-Alaplı’ya. Orada bir tiyatro kurduk. Hatta dünya görüşlerimiz uyuşmayan bir belediye başkanı ama sanata duyarlı bir belediye başkanı. Orada adam 250 kişilik bir salon yaptı. Ve Alaplı’nın şimdi bir tiyatrosu var. Gidilince, çalışılınca, uğraşınca bir şeyler oluyor. Tiyatrodan kazandığını tiyatroya harcarsan bir sürü insan da bunu yaparsa bu işler olabiliyor. Sadece küp doldurmak falan değil. Bu anlamda biraz da tiyatrocuları ve tiyatrocuların ahlakını da sorgulamak gerekiyor. Tiyatrocular için özellikle. Şimdi Anadolu’nun bazı yerlerine gidiyoruz. İstanbul gençlik tiyatrosu diye bir tiyatro tanıyor musun diyorlar. Tanımıyorum. Ne yapıyorlar? Valla bilmiyorum. İki tane çocuk çıktı sahneye, yarım saat birbirlerine küfrettiler, parayı alıp gittiler diyorlar. Şimdi o kadar çok korsan tiyatro var ki bu anlamda ve daha önce tiyatro seyretmemiş ilk bunu seyreden insan, sen gittiğin anda, “tiyatronun ne olduğunu biliyorum abi, ben ne geleceğim sana” diyor. Bunun denetimi yok. Ben de hep telefon numaramı veriyorum. Diyorum ki organizasyonu yapan arkadaşa; arkadaşlar bir tiyatro geliyorsa arayın beni burada ben araştırayım. Yaşamasın böyle tiyatrolar, olmasın. Yani kimseye bir faydası yok ki bunların. Para kazanmak için bu yolu bulmuş iki tane üçkâğıtçı çıkıyor gidiyor. Dolayısıyla bunlardan da korunması lazım tiyatronun. Böyle de bir kirlilik var. Öbür taraftan bir İslami tiyatro akımı gelişti. Onlar her yerde bir kapı baca kırıyorlar.

Nevzat Süs: Nasıl yani?

Serhat Özcan: “Mennan’ın Cinleri” diye bir oyun oynuyorlar. Ümraniye’de ortadan çarşaflar çekilip, haremlik selamlık şeklinde kapı baca kırıyorlar. Yani orada işte bir takım değerlere saldırarak, küfrederek, prim sağlayarak oyunlar yapan tiyatrolar da var. Onlar prim kazanmaya başladı. Anadolu da gittikleri her yerde hakikaten spor salonlarını dolduruyorlar. Tabi destek de buluyorlar. Fiks para. Belediyeden alıyorlar, oynuyorlar. Belediye insanlara halka açık bedava tiyatrolar olarak sunuyor. Ama bizim oyunumuzu mesela atıyorum; sosyal demokrat bir partiye biz satamıyoruz. Hani fiks, bizim de istediğimiz 50.000 ver de geleyim. Tarkan gibi gitmiyoruz ki bir yere. Nedir kardeşim buranın bütçesi, 1500-2000 YTL yol masrafınızı karşılayacak, oteli karşılayacak, cebimize de bir telefon faturasını ödeyecek kadar para kalacak. Bu kadar. Biz de dört kişiyiz ekip olarak. Biz de şöyle bir sistem var. Oyun biter, para ortadadır, o der; kiram var alır, o der bilmem neyim var alır. Genel de bana bir çay parası falan kalır. Yani böyle de yola çıkılıyor ama destek yok. Hani sivil toplum örgütleri, kendi kafasına yakın bulduğu şeyleri en azından desteklese, tiyatroya böyle bir katkıları olsa, sizin tiyatronuz Anadolu’da turne yapabilse bu kanallarla gidebilseniz… Böyle bir dayanışma da yok.

Nevzat Süs: Evet, eskiden vardı. 90’lı yıllarda falan ya da 80’li yıllarda falan… Seksen öncesi biliyoruz bir sürü tiyatro aylarca turneye gider, aylarca Anadolu’nun her yerinde oyun oynar ve geri dönerdi. 90’lı yıllarda da sivil toplum örgütlerinin, sendikaların acayip desteği vardı. Ama bugün artık, bir sendikaya gidiyorsunuz Anadolu’da, sendika binası, orada işte üç beş sandalye var, bir de onun yanına ortadan odayı bölmüşler, masalar, okeyler kurmuşlar. Kâğıtlar var, onlarla pişpirik oynuyorlar. Hakikaten böyle şeyler yapıyorlar. Biz de bu adamlara şeyi anlatmaya çalışıyoruz. Bir oyunumuz var, burada gösterilsin istiyoruz. Adam da bir dakika şu el bitsin de konuşalım gibi şeylerle karşılaşıyoruz. Bunların hepsi, arkadaşlarımızın, bizim karşılaştığımız şeyler Anadolu’da. Onun dışında bırakın Anadolu’yu, İstanbul’da yine bizim karşılaştığımız bir şey. Bir sendika organizesini yapıyor oyunumuzun. İşte işçilere ulaşacağız falan diyoruz. Ama fiks satılmış oyunumuz. Gidiyoruz bakıyoruz ki üç dört kişi var oyunda. İşçiler nerede? Sadece biletleri almışlar fakat işçilere dağıtmamışlar. Getirmemişler yani. İki üç kişiye mecburen oynayıp çıktık. Senin derdin oyun seyircisi nerede? Tabi ki böyle bir durum da var. Sendikalar ya da başka sivil toplum örgütleri de apolitikleşmeye başladı. Yani o yaratmaya çalıştıkları, bu düzenin yaratmaya çalıştığı sivil toplum örgütü anlayışı aslında bir şeylerin sesini yükseltmek değil, ya da kültürel alanda da toplumu, insanı bilinçlendirmek değil, “toplumun sesini nasıl kısabiliriz” biçimine dönüştü. Zaten proje de buydu, tuttu.

Serhat Özcan: Proje tuttu. Demin dediğin şeyle ilgili olarak, her şeyin içi boşaltıldı ya. Eskiden böyle karşısında önümüzü iliklediğimiz öğretmenlerimiz de artık çok fazla yok. Çünkü bir ilimizde, bir kasabada öğretmenler derneğine gittim, oyundan önce. Öğretmenleri ziyaret edeyim, çünkü onlar benim için çok önemli, benim iki tane amcam köy enstitülü öğretmen TÖBDER’in kurulumunda çalışmışlar. Değerli insanlardı. Neyse, gittim derneğe, okey oynuyorlardı masada. Beni görünce, ana bu “Mükremin”in yanındaki herif değil mi? Bak bir öğretmen, öğretmen olduğunu sonradan öğrendim, tavrından öğretmen olduğuna inanmazsınız. Ama öğretmenin aynen söylediği laf bu. İşte merhaba dedim, gel gel buyur çay iç, hastasıyız falan filan dedi bana. Sağ ol dedim vaktim yok, gideceğim. Ne iş yapıyorsunuz dedim; Öğretmenim dedi. Teşekkür ederim, dedim ve çıktım. Yani işte Foça da oyun oynarken yaklaşık 1500 kişinin öğretmen misafirhanesindeki öğretmenlerle sohbet ediyoruz. Foça’da da işler kötü gidiyormuş. Altta bir amfi tiyatro var. Bari siz de gelin şu salonu doldurun dedim, öğretmenler olarak. Bir tane öğretmen gelmedi. Gece yine oradan otelime geçerken yahu gel bir bira iç dediler, iki tane de fıkra anlatayım isterseniz dedim. Artık bu hale geldi. Ama tabi ki içlerinde hâlâ duyarlılar da var bu memlekette. İdealist olanlar var. Ki bu idealistlerin birçoğu, resim vakfında karşılaşıyoruz. Hepsini birden karalamıyorum ama dünyayla meselelerini bitirmiş çoğunluğu, çünkü öğretmen okullarındaki eğitim de eskisi gibi değil artık.

Nevzat Süs: Özellikle öğretmenlere de çok iş düşüyor. Onların da çocuklara tavsiye edebilecekleri bir tane çocuk kitabı olmalı. Ama hakikaten bundan bile yoksunlar. Çocuk kitaplarını tavsiye etmek şöyle dursun kendileri bile okumuyor kitapları. Bu kötü bir şey. Bunun yanında hep şey deriz, tiyatroda geleceğin seyircisini yaratacak olan çocuk tiyatrosudur, çocuk seyircisidir. Çocuk tiyatrosu da aynı durumda, vahim durumda.

Serhat Özcan: Çok iyi hatırlattın onu. Bakıyorsun işte en büyük yara o. Şimdi çocuk tiyatroları en muzdarip olduğum konu bu. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan onaylı oyunlarla gittiğin zaman bu okullara, o okulun reddetme şansı yok. İki lira bilet bir sana bir bana, iki bin kişi doldur buraya. Böyle pazarlıklar yapılıyor. Altı yedi seans oyun oynuyorlar, ne olduğu belli olmayan tiyatrolar. Milli Eğitim müdürlüklerinden izin almak çok kolay, bir tane dosya yazalım iddia ediyorum size, içinde ne olduğu önemli değil, açtığında şurada bir 50 YTL görsün, ertesi gün onaylanmıştır. Böyle dönen bir çarkta o kadar çok çocuk tiyatrosu var ki, tabi okulların da menfaatine ve çocukların ne seyrettiği kimsenin umurunda değil. Biz de çocuk tiyatrosu yaptık, pedagoglarla falan çalışıyorduk, geleceğin seyircisini yetiştirmek, senin dediğin çok önemli bir şey, çocuk kitapları da geleceğin okuyucusunu yetiştirecek.

Nevzat Süs: Çocukların izlediği ilk tiyatro oyunu bu anlamıyla çok önemli. Kötü bir şeyler izlediğinde, büyüdüğünde de tiyatroya gitmiyor. Ben biliyorum tiyatroyu uyduruk bir şey diyor. Büyükler için de aynı şey geçerli. Adam ilk kez bir oyun izliyorsa, o oyun da kötü ise bir daha o da tiyatroya gitmiyor. Gerçekten izleyici kaybediliyor. Okullarda bir kıskaçta dedin ya paylaşılıyor bir şekilde, bilet satılıyor yarısı okula kalıyor, gerçi o da meçhul okula kalıp kalmadığı, denetlenmiyor, makbuz kesilmiyor.

Serhat Özcan: Gerçekten tebeşir mi alınıyor okula?

Nevzat Süs: Evet ne olduğu nereye gittiği belli değil. Temel eğitim anayasal bir haktır ve parasızdır. Ama odun parasını yakıt parasını, müstahdem parasını vesaire hiçbirinin ödemesini devlet yapmıyor. Okullar da buralardan bir şeyler -yani samimi müdürler için söylüyorum- buralardan kendi ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlar. Böylelikle bir Pazar oluşuyor, bir rant pazarı. Birkaç okul yöneticisi aldığı otomobilin taksitini ödüyor.

Serhat Özcan: Çocukların cebinden böyle bir şey olması içimi sızlatıyor. Gerçekten tiyatro izleseler de doğru düzgün eğitimin parçası olsa. Ama okulları dolaşan tiyatrolar bir tabir vardır ya, hap yap para kap, diye bu zihniyetle gidildiği zaman da hakikaten işin rengi bozuluyor. O çocuğa böyle oyunlar göstermek cinayettir. Doğmamış çocuğu öldürmektir.

Nevzat Süs: Evet elli dakikadır konuşuyoruz, başka bir sohbette yine bir araya geliriz.

Serhat Özcan: Tamam.

********************
İşte nefretettiğimiz kapitalizmin gerçek yüzü

moycan
30.04.2007, 13:21
Serhat Özcan: Proje tuttu. Demin dediğin şeyle ilgili olarak, her şeyin içi boşaltıldı ya. Eskiden böyle karşısında önümüzü iliklediğimiz öğretmenlerimiz de artık çok fazla yok. Çünkü bir ilimizde, bir kasabada öğretmenler derneğine gittim, oyundan önce. Öğretmenleri ziyaret edeyim, çünkü onlar benim için çok önemli, benim iki tane amcam köy enstitülü öğretmen TÖBDER’in kurulumunda çalışmışlar. Değerli insanlardı. Neyse, gittim derneğe, okey oynuyorlardı masada. Beni görünce, ana bu “Mükremin”in yanındaki herif değil mi? Bak bir öğretmen, öğretmen olduğunu sonradan öğrendim, tavrından öğretmen olduğuna inanmazsınız. Ama öğretmenin aynen söylediği laf bu. İşte merhaba dedim, gel gel buyur çay iç, hastasıyız falan filan dedi bana. Sağ ol dedim vaktim yok, gideceğim. Ne iş yapıyorsunuz dedim; Öğretmenim dedi. Teşekkür ederim, dedim ve çıktım. Yani işte Foça da oyun oynarken yaklaşık 1500 kişinin öğretmen misafirhanesindeki öğretmenlerle sohbet ediyoruz. Foça’da da işler kötü gidiyormuş. Altta bir amfi tiyatro var. Bari siz de gelin şu salonu doldurun dedim, öğretmenler olarak. Bir tane öğretmen gelmedi. Gece yine oradan otelime geçerken yahu gel bir bira iç dediler, iki tane de fıkra anlatayım isterseniz dedim. Artık bu hale geldi. Ama tabi ki içlerinde hâlâ duyarlılar da var bu memlekette. İdealist olanlar var. Ki bu idealistlerin birçoğu, resim vakfında karşılaşıyoruz. Hepsini birden karalamıyorum ama dünyayla meselelerini bitirmiş çoğunluğu, çünkü öğretmen okullarındaki eğitim de eskisi gibi değil artık.

Babamda hep bundan yakınıyor.


Serhat Özcan: Gerçekten tebeşir mi alınıyor okula?


Cevap: Yersen:ok:

venge hak
30.04.2007, 19:52
moycan can, senin baban emekli öğretmen galiba yanlış anlamadıysam...

moycan
01.05.2007, 13:09
moycan can, senin baban emekli öğretmen galiba yanlış anlamadıysam...

Evet