PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : ABD demokrasi değil şiddet yayıyor


ulaş
18.04.2006, 06:24
Michael Kinsley [The Washington Post]

ABD yıllardır demokrasi yayma bahanesiyle dünyayı birbirine kattı. Şimdi de İran'dan söz ediliyor. Bu tek taraflı politika engellenmeli.

Evet, çıkarlarımızı korumak, değerlerimizi yaymak, demokrasiyi teşvik etmek, terörizmle savaşmak, insan haklarını savunmak ve barışı ilerletmek amacıyla giriştiğimiz burun sokma faaliyetlerinin ardından, geldik bu noktaya.
Irak'ta kendimizi sayısız çeteler arasında bölünmüş bir toplumun gönülsüz hamileri olarak bulduk; üstelik bizim tarafımızda olanlar, yani 'hükümet' dediklerimiz, günlük mezalimlerin sayısı ve vahşeti bakımından diğer tarafa, yani 'teröristlere' nal toplatıyor. İran'da bizden özel bir tutkuyla nefret eden şuursuz bir hükümet, atom bombası sahibi olmaya, o bombaya sahip olmasın diye savaşa girdiğimiz Irak'tan yakın.

Ve Irak'ın provasını yaptığımız Afganistan'da iktidara getirdiğimiz iyi çocuklar, birkaç hafta önce bir adamı Hıristiyanlığa geçmek suçundan idam edecekti az daha. Bu arada kötü çocuklar Taliban ve Kaide Amerikan askerlerini değil, Afgan sivilleri öldürmeye odaklandığı için haberlerin alt sıralarında yer alıyor.
ABD'nin yurtdışında değerli hedeflere ulaşmak için askeri gücünü ne zaman kullanması gerektiği önemli bir soru. Ama siciline bakınca her şey bir parça teoride kalıyor. Sorunun daha belirgin şekli şu aslında: Dünyada bu oyunu oynayabilecek kimse yok mu? Yarım asır önce İran gerçek demokrasiye çok yakındı. Seçilmiş bir meclisi, baskıcı bir şahı vardı ve iktidar bu ikisi arasında gidip geliyordu. 1951'de Şah'ın itirazlarına aldırmayan meclis, Muhammed Musaddık'ı başbakan seçti. Musaddık'ın en büyük meselesi, petrol şirketlerini millileştirmekti.

İran'ı bu hale getiren ABD
Ama 1952'de ABD'de başkanlık seçimi yapıldı ve Dwight Eisenhower İran'daki herkesten çok oy topladı. Bu herhalde, CIA'in neden 1953'te İran'da bir isyan ve bir darbe tertiplediğini açıklıyor. Musaddık tutuklandı, meclis dağıtıldı ve Şah işleri kendi tarzında yürütmeye başladı: Muhalifler için işkence ve ölüm, davetliler için havyarla şampanya ve elbette petrol şirketlerinin millileştirilmesine dair çılgınca konuşmaların bırakılması...
Ama asıl çılgınca konuşmalar başka bir yerde yükseliyordu: Şah'a ve ABD'ye duyulan öfke, Ayetullah Humeyni'nin güçlenmesine yol açtı. 1979'da Ayetullah'ın yandaşları Şah'ı devirdi ve İran'ı katı bir İslam devletine dönüştürdü. Aynı yılın sonlarında İranlı 'öğrenciler' Amerikan elçiliğini kuşattı ve 66 kişiyi rehin aldı; bunların büyük kısmı bir yıldan fazla bir süre rehin tutuldu. ABD'deki İran nefreti bu sürede İran'daki ABD nefreti kadar büyüdü.

Saddam'ın dostluğu bir yere kadar
Bu arada hemen yan tarafta, yani Irak'ta, yeni iktidara gelen Saddam Hüseyin adlı hırslı bir genç diktatör, İran'daki karmaşanın fırsat barındırdığını gördü. İşgal kararı aldı ve sekiz yıl sürecek İran-Irak savaşı başladı. Yüz binlerce insan öldü, milyonlarcası mülteci konumuna düştü. Savaş bittiğinde, değişen bir şey olmadı ama tümüyle de boşa gitmedi. Çünkü ABD'ye çıkarlarını ve değerlerini ilerletmesi için bir fırsat verdi. 'Düşmanımın düşmanı' ilkesi gereği, ABD, Irak'ı resmen destekledi. Saddam'ın çocuk yaştaki İranlı askerlere ve halkına karşı kimyasal gaz kullanmasını görmezden geldik. Başkan Bush ve diğerlerinin 20 yıl sonra Saddam'ı devirip yargılamak için gerekçe gösterdiği insan hakları ihlallerinin çoğu, 1980'lerde biliniyordu.
Ama o zaman umurumuzda değildi. Bu arada elbette Ronald Reagan İran'a gizlice silah satmaktaydı.

Geçen yarım asır zarfında Afganistan'da yaşanan büyük olay ise 1979'daki Sovyet işgaliydi. İşgalden sonra kovulanlar, insanları öldüren milisler oluşturdular ve bu hiç mühim değildi. Onlara 'gerillalar' deniyordu, çünkü biz onların tarafındaydık. 1980'lerde onlara her yıl yüz milyonlarca dolarlık silah ve para yardımı yaptık. Katkıda bulunduğumuz savaş ülkeyi yerle bir etti, nüfusun yarısını mülteci konumuna düşürdü ve bir milyon insanı öldürdü. Sovyetler 1989'da çekildi. Ama bizim gerillalar, hükümete karşı veya kendi aralarında bizim silahlarımızla savaşmaya devam ederek bizi düş kırıklığına uğrattı. 1996'da bu gruplardan aşırılıkçı olanı, yani Taliban iktidarı ele geçirdi. Taliban İran'dakinden bile katı bir İslam devleti kurup Usame bin Ladin'e kucak açınca düş kırıklığımız arttı.

Böylece harekete geçtik ve Taliban'dan kurtulduk. Sonra Irak'a yürüdük ve Saddam'dan kurtulduk. Şimdi liderlerimiz maziyi unutup yine kaşınmaya başladılar ve lanet olsun ki, İran'a dair bir şeyler yapmamız gerektiğine karar verdiler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.