PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : bazı kavramlar


OzaN35
24.04.2006, 18:17
SOSYALİZM

Sosyalizme inananlar, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kamu mülkiyetine geçmesi ile tüm sorunların çözümleneceğini iddia etmiyorlar. Sosyalizm, ne şeytanları meleğe dönüştürecek, ne de cenneti yeryüzüne indirecektir. iddia edilen şey, sosyalizmin kapitalizmin büyük kötülüklerine çare bulacağı, sömürüyü, sefaleti, güvensizliği, savaşı ortadan kaldıracağı ve insanlar için daha büyük bir refah ve mutluluğun kapılarını açacağıdır.

Sosyalizm, kapitalizmin yırtıklarınını yamanarak düzeltilmesi değildir. Sosyalizm, devrimci bir değişme, toplumun büsbütün farklı bir çizgide yeniden kurulması demektir.

Bireysel kar için bireysel çaba yerine, ortaklaşa yarar için ortaklaşa çaba olacaktır.

Kumaş, para kazanmak için değil, insanlara giysi sağlamak için yapılacaktır, bütün öteki mallar da öyle.

Kullanım için yapılacak planlı üretimin, herkese, her zaman iş sağlayacağı bilinmesi ile, insanların içindeki ekonomik depresyon, işsizlik, yoksulluk ve güvensizlik duygusu kaybolacak, bunun yerini beşikten mezara kadar ekonomik güvenlik duygusu alacaktır.

Kar peşinde koşanların, fazla mallarını satabilecek ve fazla sermayelerini yatırabilecek dış pazar avcılığından doğan emperyalist savaşlar son bulacaktır, çünkü artık ne fazla mal ne de fazla sermaye olacak, ne de gözünü kar hırsı bürmüş sermayeciler. gerçi ben "dış" kelimesine tamamen karşıyım zaten. Dünyada ülkelerden değil de tek bir ülkeden bahsetmek gerektiğine inanıyorum.


Üretim araçları özel ellerde olmadığı için toplum, artık işverenler ve işçiler diye sınıflara bölünmeyecektir. bir insan başkasını sömürmeyecek, onun emeğinden kar sağlamayacaktır.

Kısacası, ülke bir avuç insanın malı olmaktan çıkacak ve bütün halkın malı olacaktır ve %100 halk tarafından yönetilecektir.



--------------------------------------------------------------------------------

Şimdiye kadar Sosyalizmin ancak bir yanını, ülkenin halkın malı oluşunu yani üretim araçlarının kamunun mülkiyetinde bulunmasını ele aldık. Şimdi tanımın ikinci kısmına gelelim; ülkenin yada üretim araçlarının "halk yararına halk tarafından yönetilmesi" kısmına. bu nasıl başarılacaktır. Bu sorunun karşılığı, merkezi planlama iledir. Üretim araçlarının kamu mülkiyetinde olması, sosyalizmin nasıl bir temel özelliği ise merkezi planlama da öyledir.

Bütün ülke için merkezi planlamanın güç bir iş olduğu besbellidir. Bu, o denli güç bir iştir ki, kapitalist ülkelerdeki pek çok kimse [özellikle üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar ve kapitalizmi mümkün olan düzenlerin en iyisi sayanlar] bu merkezi planlamanın yürümeyeceğinden çok emindirler. Onlara göre, "bir avuç insan, bütün halkın faaliyetlerini başarılı bir biçimde planlamak, yönetmek ve hızlandırmak için gerekli bilgiye, görüş gücüne ve kavrayışa sahip olamaz.."

Pekala, merkezi planlama mümkün değil midir gerçekten? 1928 yılında öyle bir şey oldu ki, planlama sorunu bir tahmin işi olmaktan çıktı ve ayağı yerde bir konu halini aldı. 1928 yılında SSCB ilk 5 yıllık planını yaptı ve ardından ikincisi ve üçüncüsü geldi, hem de başarıyla tamamlandı. Daha sonraki yıllarda II. Dünya Savaşı ve SSCB'nin yanlış politika izlemesi ve başka nedenlerden dolayı Sovyet Sosyalizmi pek başarılı bir yol izleyemedi. ABD ile rekabete girmeye çalışması, bütçenin yarısının askeriyeye ve savunmaya harcanması, fabrikalarda eski teknolojilerin kullanılmaya devam edilmesi, tarıma yeteri önem verilmemesi, ağır sanayiye çok önem verilirken tüketim maddeleri sanayisine fazla önem verilmemesi, ve hepsinden önemlisi kendi kendine yetme politikasını izlemek istemesi sebebiyle Sovyet Sosyalizmi başarılı olamadı ve 90larda yıkıldı. SSCB'nin yıkılmasında yukarıda söylediğim faktörlerin hepsinin etkisi olmuştur ama dediğim gibi en önemlisi kendi kendine yetme politikasını izlemesi olmuştur. Böylece kendini dışarıya kapamış, teknoloji ve bilgiyi içeriye transfer edememiş, gerekli hammaddeleri temin edememiştir. Benim her zaman dediğim gibi, Sosyalizm ülke çapında gerçekleştirilecek bir iş değildir, gerçekleşse bile bu gerçekten çok zor olacaktır. Ancak ABD gibi zengin topraklara sahip bir ülke tek başına Sosyalizme geçerse belki başarılı olabilir. Ama yine de dünya çapında bir Sosyalizm büyük insan kitlelerinin mutluluğunu getirecektir. Kapitalizm nasıl dünya çapında bir sistemse ve " sözde başarılıysa (sermaye sahiplerine göre) " Sosyalizm de Dünya çapında gerçekleşirse başarıya ulaşılacaktır.

Sovyetlerin bu işi yaptığını söyledik, kalabalık bir ülkede 1928lerin teknolojisiyle bu işi gerçekleştirdiler. Peki bunu nasıl yaptılar? Öncelikle planın bir amacı olmalıdır. Kapitalist toplumda tüm teşebbüslerin amacı, sahiplerine yada ortaklarına maddi kar ve kazanç sağlamaktır. Sosyalizmde ise amaç tamamen farklıdır. Kar sağlayacak ne mal sahibi, ne de ortak vardır. Maddi kar ve kazanç düşüncesi diye bir şey yoktur. Hedef alınan tek amaç, uzun vadede, bütün toplumun azami refahı ve güvenliğidir. Tabi aslında amaçtan daha önemli olan şey amaca ulaşmanın yöntemidir. Bilmek istediğimiz şey, istenilen hedefe ulaşmak için ne gibi bir politikanın benimsenmesidir. Bu iş SSCB'de Devlet Planlama Teşkilatının (Gosplan) işidir. kimin, neyin, nerede ve nasıl olduğu, yani her şey bu kurul tarafından saptanır. Ülkenin doğal kaynakları nedir? Ne kadar çalışabilir işçi vardır? Ne türde kaç fabrika, maden ocağı, iş yeri, çiftlik vardır ve bunlar nerelerdedir? Geçen yılki üretimleri nedir? Ek malzeme, hammadde ve işçi verilirse üretimleri ne olur? Daha fazla demiryoluna ve limana ihtiyaç var mıdır? Bunlar nerelerde yapılmalıdır? eldeki olanaklar nelerdir? Nelere gereksinme vardır? SSCB'nin geniş toprakları üzerindeki her kurumdan ve her kuruluştan, her fabrikadan, çiftilkten, okuldan, tiyatro ve sanat merkezlerinden v.s'den şu sorulara yanıtlar istenir. Geçen yıl ne yaptınız, bu yıl ne yapıyorsunuz, önümüzdeki yılki tahmininiz nedir? Ne gibi yardıma ihtiyacınız var, ve başka yüzlerce soru. Bütün bu bilgiler, Gosplan'ın bürolarına akar ve orada uzmanlarca toplanır, düzene sokulur, yoğrulur. O zamanki haliyle, dünyanın en iyi donatılmış ve en geniş daimi istatiksi araştırma merkezidir. Şimdi internet denen bir olay da var, Network ağları var, verilerin akması ve planlama işi çok daha kolaylaşacak, üstelik kaliteli bilgisayarlarla ülkenin/dünyanın dört bir yanından gelen veriler çok hızlı şekilde işlenebilir.

Planlama süreci kısaca şöyledir;

Gosplan'a bilgi akar

Taslak plan yapılır

Bu plan hükümete sunulur

Beğenilirse onaylanır, beğenilmezse öneriler yapılır ve Gosplan'a geri gönderilerek değiştirmeler yapılır.

Daha sonra bu plan halka sunulur. [işte size gerçek demokrasi, plan halk tarafından da onaylanmalı, onaylanmazsa düzeltiliyor, giriş bölümünde dediğim gibi, herkes Internete sahip olursa, bu planın halk tarafından onaylanması çok daha kolaylaşır.]

Halk da önerilerini sunar ve plana son hali verilir.

Son olarak tekrar hükümete gider, beğenilirse SSCB yüksek Sovyet'ine gider ve uygulanmaya konur.

Görüldüğü gibi, erişelecek hedefin planı, tepeden inme değildir. planda işçiler ve köylüler de dahil tüm halkın da sesi yer alır.

Bu arada şunu belirteyim ki, 1929 yılındaki ekonomik bunalımına çoğu zaman bir dünya ekonomik bunalımı denir. Üretim felce uğraması ve onunla birlikte gelen işsizlik ve halk kitlelerinin sefaleri, tek bir ülke dışında dünyanın her tarafına bulaşıcı bir hastalık gibi yayıldı. SSCB'nin sınırlarına dayandığı halde burda durmak zorunda kaldı. Ruslar, Sosyalist planlı ekonominin ördüğü setlerin arkasından güvenlik içindeydiler. Çünkü her şeyi planlamışlardı ve benim eleştirdiğim dışa kapanması nedeniyle dıştan gelen bu etkiye karşı koymuştu. Gerçi dışa açık olsaydı da fazla etkilenmeyeceğinden eminim.


Sosyalizmin hayatımızdaki etkisi ne olacaktır?

Sosyalizm, her şeyi, en yetkin, en olgun hale getirmeyecektir. Hemen bir cennet yaratmayacaktır. İnsanlığın yüz yüze olduğu bütün sorunları çözümlemeyecektir.

Sosyalistler, sosyalizmin, sadece, insanlığın belirli gelişme aşamasındaki belirli sorunları çözümleyeceğini bilirler. Bundan daha fazlasını iddia etmezler. Ama bu kadarının bile hayat düzenimizi geniş ölçüde düzelteceğine inanırlar. Ortaklaşa sahip olunan üretici güçlerin bilinçli ve planlı bir şekilde geliştirilmesiyle sosyalist toplum, kapitalist düzende ulaşılabileceğinden çok daha yüksek düzeyde bir üretime ulaşacaktır. Sosyalizm, kapitalist yetersizliği ve israfı ortadan kaldıracaktır, özellikle gereksiz depresyonlarda görülen para israfını, işsiz adam israfını ve boş duran makine israfını. Uluslararası barışın kurulması yoluyla, kapitalist savaşlardaki büyük insan kaybını da ortadan kaldırır. Teknik gelişmeyi hızlandırır ve kar sağlamayı ilk ve en önemli amaç sayan kapitalizmin önüne çıkardığı engellerden arınan sosyalist bilim, büyük atılımlar yapar. Üretimdeki artış, mal miktarını çoğalttıkça, herkesin hayat düzeyinde bir yükselme olur.

Kapitalizmin propagandacıları, bizi, Sosyalizmin, özgürlüklerin sonu demek olduğuna inandırmaya çalışırlar. Oysa gerçek tam tersidir. Sosyalizm, özgürlüğün başlangıcıdır. Sosyalizm, insanlığa en büyük acıları veren kötülüklerden kurtulmak demektir; ücret köleliğinden, sefaletten, toplumsal eşitsizlikten, güvensizlikten, ırk ayrımından, savaştan kurtuluş demektir.

Sosyalizm, gerçekleşmeyecek bir düş değildir, toplumsal evrim sürecinde ileri bir adımdır ve gerçekleşme zamanı çok yaklaşmıştır..




FAŞİZM NEDİR?

Faşizm de emperyalizm gibi bir sistemdir. Faşizm iki türlü olur: Sanayii devrimini yapan ülke faşizmi, yarı yolda kalmış ülke faşizmi. Sanayii devrimini gecikerek de yapmış olsa, sanayii devrimini yapmış ülke faşizminin klasik örnekleri, Mussolini İtalyası ve Hitler Almanyası faşizmleridir. Sanayii devrimini yapmamış, yarı yolda kalan ülke faşizmlerinin sayısız örnekleri vardır.

Bilindiği gibi kapitalizm, eşit olmayan gelişim süreçlerini izler. Batı Avrupa’da en son endüstri devrimini yapan ülkeler, Almanya ve İtalya’dır. Birinci derecede Almanya, ikinci derecede İtalya sanayii devrimini yaparken ve emperyalizm dönemlerine girerken dünya hammadde pazarlarının paylaşılmış bulunduğunu hayretle gördüler. Yeryüzünü büyütmek olanaksız olduğuna göre, dünyayı daha önce paylaşmış bulunan ülkelerle boğuşarak hesaplaşmak ve onlardan pazar koparmak gerekirdi. İşte Birinci ve İkinci Dünya savaşları böyle olmuştur. Bunlara Japon militarizmini de eklemek gerekir.

Geri bıraktırılmış ülke ya da yarı yolda kalmış ülke faşizmlerine gelince: Bunlar, kapitalistleşme sürecinde bulunan ülkelerdir. Bu ülkelerin dünya pazarlarında rekabet edecekgüçleri olmadığı için içte, çifte, püsküllü ve çileli bir sömürüye yönelirler. Bunların parolaları “imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” propagandası ve ajitasyonudur. Bu sömürüyü sürdürmek için de diktatöryaya, çoğunlukla askeri diktatoryaya başvururlar.

Nüans farkları biryana bırakılırsa günümüzde ve geçmişe uzanan yarım yüzyıllık süre içinde yeralan geri bıraktırılmış ülke rejimleri bu kategoride yeralır. Geri bıraktırılmış bu üklerin amacı, sadece iç sömürüye dayanarak burjuva sınıflarını yaratmaktır. Acaba şimdiye kadar bu ülkelerden biri veya birkaçı bu yolda başarı elde etmişler midir? Ne yazık ki, ortada başarı gösteren bir tek ülke bile gösterilemez. Bu da normal bir şeydir. Çünkü emperyalizme bağımlı geri bıraktırılmış ülkelerin saniyeleşemeyecekleri sosyal bilim alanında matematik kesinlikle ispatlanmış bulunmaktadır. Zira pazar paylaşması çoktan oldu-bitti haline gelmiştir. Bu bağımlı ülkelerin sanayii güçleri yitip daha önce pazar kapmış emperyalist güçlerle pazar rekabeti, pazar savaşı yapamayacakları içindir ki, emperyalizme bağımlı hale gelmişlerdir. O halde bu, emperyalizme bağımlı geri bıraktırılmış ülkelerin ekonomilerini geliştirme insiyatifleri tamamen emperyalist güçlerin takdir yetkilerine bağlanmış bulunmaktadır. Bu da montajcılık vb. gibi işlemlerdir. O halde emperyalizme bağımlı yarı yolda kalmış ülke yöneticilerinin bütün kalkınma laf ve edebiyatı halkları aldatmaya yönelik hareketler olmaktan başka hiçbir şey ifade etmez.

Geri bıraktırılmış ülkeler topluluğunun ikinci bölümü olan politik bakımdan bağımsız ve kendilerine günümüzde üçüncü dünya ülkeleri denen gruba gelince: Bunlar her ne kadar politik olarak emperyalizmden kopmuşlarsa da ekonomik bakımından hala emperyalizme bağlıdır. Bunlar, kapitalist ve sosyalist sistem arasında yalpa yapan, gidip gelen, birine yaklaşıp öbüründen uzaklaşan,daha önce uzaklaştığı ülkeye tekrar yaklaşan, yine daha önce yaklaştığı ülkeden uzaklaşan, gezgin, kaygan adeta ip üzerinde oynayan cambazlara benzerler. Politik bakımdan bağımsız, ekonomik bakımdan bağımlı, fakat ekonomik bağımlılıktan da kurtulmak isteyen bu ülkeler eninde sonunda gene emperyalist sistemle bütünleşirler. Elli altmış yıldan beri verilen örnekler bu yöndedir. Bu da doğaldır: Zira burjuvazinin sosyalizmi kuramayacağı bilimsel bir gerçektir.

Bilimsel sosyalizm literatürünün ve işçi hareketinin doğması ile burjuva bilim ve pratiği bilim açısından mahkum edilip boynuna ölüm fermanı astırılmıştır. Batı burjuva sistemi, burjuva kapitalist sistemi mahkum edilince Asya’da, Latin Amerika’da, Orta-Doğu’da ve Afrika’da burjuva demokratik devrimler başlamıştır. Elli altmış yıllık süre içerisinde bu yeni demokratik devrimler gerçi emperyalist sisteme büyük darbeler indirmiş ve indirmekteyse de günümüzde bu hareketlerin manevra kaabiliyetleri son derece daralmış ve sınırlandırılmıştır. Adı geçen bu hareketler iki sistem içerisinde sıkışıp kalmışlardır. Sosyalizmin etkisi ile burjuva yöneticiler sağa, gerçek devrim sahipleri olan işçi ve emekçi yağınlar da uyanıp sola eğilmektedirler. Bu tip yönetimler de denge tutturmak için içeride faşizme başvurmaktadırlar.

Uzun zamanlar, ulusal kurtuluş hareketleri tozu dumana katara dünya kamuoyunda sanki tek devrimci güçmüş gibi bir görüntü kazandılarsa da günümüzde bu renkli imaj yavaş yavaş aralanmaktadır. Şimdilerde sosyalist sistem ve bu sisteme yönelik işçi sınıfı önderliğindeki burjuva demokratik devrim hareketleri ağırlık kazanmaktadır artık. Bu nevi hareketler, politik yönden bağımsız olan ülkeleri sağa kaydırmaktadır. Gerçi, bazı yerlerde sağcı yönetimler sola açılır görünmekte iseler de bu, bir görüntüdür ve iç ve dış koşulların zorladığı geçici bir durumdur. Yukarıda değindiğim gibi sola kaymanın gerek garantisi emekçi halk yığınlarının dış etkilerden de esinlenereke uyanmaları ve sola doğru harekete geçmeleridir...

Geçmişte nasıl Batı’daki burjuva demokratik devrimleri bilimnsel sosyalizmin ve işçi hareketlerinin doğması ile mahkum edilmiş, 1917’den itibaren çöküntüye başlamış ve ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalist ülkelerin bir topluluk bir kamp oluşturması ile emperyalizm tam çöküntü safhasına girmiş ve günümüzde Güney Doğu Asya’daki çarpıcı hareketlerle emperyalizmin bir canavar gibi deri yüzülmesi sahasına gelmişse, artık ulusal kurtuluş hareketlerinin burjuva önderliği de bu tarihsel seyir içinde manevra yeteneğini gittikçe yitirmektedir. Doğaldır ki, yukarıda çizdiğim sosyalizm grafiği önce ulusal kurtuluş hareketlerinin manevra alanını genişletmiş daha sonra bu alanı daratlmaya başlamıştır. 20. yüzyılın başında Avrupa dışında başlayan ikinci nevi burjuva demokratik devrim hareketleri de birincileri gibi mahkumiyete doğru yön almaktadırlar. Hiç değilse bu hareketlerin burjuva önderliği mahkum olmak üzeredir. Dünya’da sosyalizme doğru esen devrimci fırtına yer yüzünde kamplaşmayı hızlandıracak, üretim güçleri gelişkin geri bıraktırılmış ülkelerde sola, üretim ilişkileri gelişkin olmayan geri bıraktırılmış ülkelerde de sağa kaymalar baş gösterecektir.

Demek oluyor ki, faşizm de bir dünya sistemidir ve dünyanın devrimci gelişmesi ile faşizm de emperyalizm gibi tarihin çöp sepetine atılacaktır. Gerçi geri bıraktırılmış ülkeler faşizmi ilk zamanlarda feodal unsurlar üzerinde de bir terör estirmektelerse de bundan en çok sosyalistler ve emekçi halk yığınları zarar görür. Çünkü, Avrupa’da ilk zamanlar bu terör feodaller üzerinde estirilmiş ise de, sonraları baskılar işçi sınıfına, sosyalistlere ve emekçi halk yığınlarına yöneltilmiştir. Emperyalizmle mücadele eden geri bıraktırılmış ülkelerin hemen hemen hepsi içte anti-sosyalisttirler ve faşizmin uygulayıcılarıdırlar. Sosyalist ülkeler, henüz sosyalist sistemin zayıfı olduğu dönemlerde bu durumlara göz yumuyorlardı. Bundan böyle geri bıraktırılmış ülkelerin emperyalizme karşı mücadele bahanesi ile emekçiler ve sosyalistler üzerinde faşizmi ve ezdikleri küçük halklar üzerinde şövenizmi artık rahatlıkla uygulayamayacaklardır. Çünkü, baskıdan kurtulmak isteyen bir ulusun emekçiler ve sosyalistler üzerinde baskı kurması meşru ve mantıksal değildir. Gene baskıdan kurtulmak isteyen geri bıraktırılmış küçük bir ulusun aynı ülkedeki başka bir veya birkaç geri bıraktırılmış ulus üzerinde de baskı ve terör estirmesi onu boyunduruk altına alması asla meşru bir tutum değildir.

Emperyalizme bağımlı hale getirilmiş bir ulusun bu sözü geçen sınıf, tabaka ve halklar üzerinde baskı ve terör yöntemi uygulaması öncelikle meşru değildir. Çünkü, bunun elinde emperyalizmle mücadele paravanası ve bahanesi de yoktur.

Anti-emperyalist mücadele veren ve çoğu da kendi içinde başka ulusları ezen geri bıraktırılmış hiç bir ülke bu ana kadar sosyalizme geçememiş, çoğu dönüp dolaşıp emperyalizmin kucağına tekrar yuvarlanmıştır. Burjuva önderliğinde anti-emperyalist demokratik mücadele veren geri bıraktırılmış ülkelerin sosyalizme geçişlerinin tek örneği Küba’dır. Bu konunun işlenmesini de başka yazılara bırakmak gerekiyor.



KapitaLizm Nedir?

Sınıf mücadelesi

Kapitalist toplumda iki sınıf vardır;

1-] Çalışmadan yaşayabilen a*****lar, yani sermaye sahipleri

2-] Çok çalıştığı halde karnını ancak doyuran alt sınıf veya biraz daha iyi durumda olan
yöneticiler gibi orta sınıf insanlar (sonuçta hepsi işçi sınıfı)

Şimdi diyeceksiniz ki, sermaye sahipleri de bişiler yapıyor, size sadece bi rakam vericem, sanayi sektöründeki ilk 500 şirketin karlarının %83'ü üretim dışı gelirlerden yani repodan, ranttan, faizden v.s'den geliyor. yani adam kıçını devirip otursa bile, hiç üretim yapmasa bile bu parayı kazanacak, neden çünkü adamın parası var, neden parası var, çünkü babasından kaldı, babasına nerden kaldı, ona da babasından kaldı, daha da gerilere gidersek, bir arazinin etrafını çevirdi, burası benimdir dedi, ilk başta kendi işledi sonra ırgatalra ve
kölelere işletttirdi, bunu korumak için de devlet denen sistemi oluşuturdu. Miras konusu için buraya tıklayınız.

Eğer sermayeye, üretim araçlarına sahip küçük azınlığa(kapitalist sınıfa) sahipseniz çalışmadan yaşayabilrsiniz. bu sınıfın dışındaysanız, çalışmadan yaşayamazsınız. kapitalist, gelirini başkalarını kendi hesabına çalıştırarak kazanır, işçi ise kendi emeği karşısında gelirini elde eder. kapitalist toplumda en çok çalışan değil, en çok sermayeye sahip olan gelirden aslan payını alır.

Bu iki sınıf arasında yoğun bir mücadele vardır. bu toplumda çarkları döndüren şey kardır. kapitalist, maksimum karı elde etmek için çabalar, bunun için yöntemlerden biri de üretim maliyetlerini(emek ücreti dahil) kısmaktır. işçi de ücretini yüksek almak isteyecek,
dolayısısla aralarında bir mücadele sözkonusu olacaktır. kapitalist, kapitalist olarak kalabilmek ve daha da büyümek için kar etmek zorundadır, işçi ise yaşamını sürdürebilmek için düzgün bir ücret almaya çabalamak zorundadır. yani koyun can derdinde, kasap et
derdinde. işçi-işveren, sermaye-emek arasında bahsedilen uyum gevezelikten başka birşey değildir. kapitalist sınıfta bir sınıfın yararı diğer sınıfın zararına olduğu için böyle bir uyum olması kapitalizmin mantığına aykırıdır.

Artı değer

İşverenin elde ettiği kar nereden gelir. işçiye ücret olarak ödenen ile işçinin hammaddeye kattığı değer arasındaki farkı, işveren kendisine alıkoyar. işte, kar buradan gelir. bu fark olmazsa olmaz. çünkü işveren işçiyi bunun için kiralar. bu farka artı-değer denir.

Peki işçiye verilecek ücret ne olacaktır? en azından işçinin yaşamını sürdürebilmesi için, yemesi, içmesi, barınabilmesi için yeterli düzeyde olmalı. bunun yanında işçinin sosyal hayatına da imkan verecek düzeyde olmalıdır. ancak bir çok yerde bu ücret düzeyi bırakın
sosyal hayatı, yaşam masrafarını karşılamaya bile yetmemektedir. işveren artı değerden kendisine çok fazla pay almayı tercih etmektedir.

"Burada kapitalistler şöyle bir itirazla karşımıza geliyorlar. işverenler, ellerindeki parayı harcamayıp tasarruf ediyorlar, onu üretim araçları satın alarak ve bunları kullanarak değerlendiriyorlar. dolayısyla bu artı-değer onların hakkıdır. diğerleri de bu fedakarlık da bulunsun, onlar da tasarrufta bulunup, üretim aracaı alsınlar." işte kaptalistin aklı bu kadar çalışıyor, ama karl marx, bu itirazın cevabını çok güzel vermiş. "işçini karnını zor doyuruyor, hangi parayla tasarruf etsin".

Rekabet ve tekelcilik

Rekabet teoriye göre güzel bir şeydi. ama kapitalistler, uygulamanın teoriye uygun düşmediğini gördüler. rakabetin karı azalttığını, anlaşıp birleşmenin ise artırdıgını keşfettiler. amaçları kar olduguna göre, rekabete ne gerek vardı. bir araya gelmek, birleşmek,tekeller tröstler, karteller oluşturmak onlar için çok daha iyiydi. tekelcilik her ne kadar devlet tarafından önlenmye çalışıyorsa da kartellere ve tröstlere dur denemiyor. rekabetçi sanayiler, iyi zamanlarında kar ederler, kötü zamanlarında ise açık verirler. ama tekelci sanayide izlenen model farklıdır. iyi zamanlarda muazzam karlar elde etmek, kötü zamanlarda ise biraz daha az kar etmek.şimdilk bunların hepsine tekelci diyeceğim.

Tekelci kapitalistlerin, fiyatları diledikleri gibi saptamak durumunda olduklarını görüp analmak güç değildir. ve böyle yapıyorlar da, bazen ani zamlarla bazen aşamalı zamlarla. fiyatları, en fazla karı elde edebilecekleri düzeyde saptıyorlar. bunu ya kendi aralarında anlaşarak yapıyorlar, veya en güçlü şirket fiyatı ilan ediyor, diğerleri de "kaptanı izle" oyununa katılıyorlar. bir de sık sık olduğu gibi, temel patentleri denetimleri altında bulunduruyrlar ve gerekli üretim iznini ancak kendi çizgilerinde gitmeyi kabul edenlere veriyorlar.

Ne zaman güç ve servetin birkaç elde tehlikeli bir biçimde toplandığı öne sürülse, büyük iş çevrelerinin savunucuları, manzaranın çizildiği kadar karanlık olmadığını öne sürerler. bunlar, karların gereksiz şekilde yüksek olması halinde bile, bu karların küçük bir grupta değil, hisse senetleryile milyonlaraca insana dağıtıldığını ileri sürerler. yani dev karlar, yalnızca Bay Kodaman'a değil, aynı zamanda birçok insana da gitmektedir. bu, akla yatkın bir kanıttır ve pekçok kişiyi aldatır. ancak bu sav da boştur. hisse senetlerinin sahiplerinin sayısı çok olabilir. ama bu önemli değildir, önemli olan kaç kişinin nekadarlık bir hisseye sahip olduğudur. ve karın ortaklar arasında nasıl bölüştürüldüğüdür. bu rakamları gördüğünüzde halkın, bu hisselere mikroskobik düzeyde sahip olduğunu görebilrisniz. oysa Bay Kodaman onun büyük bir kısmına sahiptir.

Gelir Dağılımı

Birçok kapitalizm yanlısı, "eğer kapitalizm yanlış bir yolsa ABD ne kadar bu kadar zengin" diye sorarlar. bu da Amerikan filmlerinin aldatıcılığına kanan birçok insanı etkiler. halbuki amerikalıların iyi yaşadıkları doğru değildir. küçük bir azınlık, lüks içinde gerçekten de kimisinin hayal edemeyeceği bir lüks içinde yaşamaktadırlar, bu doğru ama çoğu sefalet içindedir. "yüksek hayat standardı" geyikleri halkın büyük çoğunluğu için geçerli değildir. ulusun üçte biri kötü konutlarda oturuyor, kötü giyiniyor kötü besleniyor.
Ancak şu da bir gerçektir ki, ABD halkının birçok ülke halkına göre daha yüksek bir hayat standardıyle yaşadığı doğrudur. fakat bu onların varlık içinde olduğunu değil, diğer ülke halklarının yoksul olduğunu gösterir.

Bunalım ve Depresyon

Kar sağlayabilmek için, kaptialistler işçilerine mümkün olduğu kadar az ücret ödemek durumundadır. oysa ürettiklerini satmak içinse, kapitalisler işçilerini mümkün olduğunca fazla ödemek zorundadırlar. ikisini birden yapamaz. düşük ücret yüksek kar sağlar, ama aynı
zamanda mal talebini azalttığı için karı olanaksız hale getirir. çözümlenemez bir çelişki. kapitalist sistemin çerçevesi içinde çıkar yol yoktur. depresyon, bunalım ve şu sıralarda adını daha sık duyduğumuz şekliyle kriz kaçınılmazdır.


Ancak gene de kapitalist sistemin iş sağlayabileceği bir yol vardır. kapitalizmi kötürümleştiren kusurların, yani yetersiz tüketim ve aşırı üretimin giderilebileceği bir yol vardır. tepede sallanan aşırı üretimin korkusundan kurtulmanın, üretilen herşeyi karla satabilmenini bir yolu vardır. kapitalizmin öldürücü hastalığı olan bunalımın ve depresyonun tadavi etmenin bir yolu vardır: SAVAŞ. 1929 bunalımından sonra, ancak bir savaşın hazırlanması ve yürütülmesi ile kapitalist sistem, insanlara tam istihdam, malzeme, makine ve para sağlamak üzere, işlemesine devam edebilirdi. I. dünya savaşı da benzer sebeplerden çıkmamış mıydı?

Emperyalizm ve Savaş

Büyük boyutlu tekelci sanayi, üretici güçleri, daha önce görülmeyen bir ölçüde geliştirdi. sanayicilerin mal üretme güçler, yurttaşlarını tüketim güçlerinden dah büyük bir hızla artıyorsdu. bu, onları, mallarını anayurdun dışında satmak zorunda bırakıyordu. üretim fazlasını tutabilecek yabancı pazarlar bulmak zorundaydılar. bunları nereden bulacaklardır? tabiki sömürgelerde.

Üretilen fazla mal için pazarlar bulmak zorunluluğu, sömürgeler edinme konusunda duyulan baskının ancak bir kısmıydı. büyük çaptaki kitle üretiminin çok miktarda hammaddeye gereksinmesi vardı. kauçuk, petrol, nitrat, kalay, bakır, nikel ve bunlara benzer daha bir
yığın şey, tekelci kapitalistlere her yerde gerekli olan hammaddelerdi. bunlar, bu gerekli hammaddelerin kaynaklarına sahip olmak veya bunları denetimleri altında bulundurmak isterlerdi. emperyalizmi yaratan ikinci etken buydu. ama bu baskından daha da önemlisi, bir
başka fazlalık için de pazar bulmak zorunluluğuydu: sermaye fazlalığı için.

Emperyazlimin ana nedeni buydu. tekelci sanayi, sahibinde çok büyük karlar getirmişti. aşırı karlar. sahibinin ne yapacağını bilemeyeceği kadar çok büyük para. bu para, yurt içinde gelir getirici yatırım için kullanılabileceklerden de fazlaydı. sermayenin bir fazla birikimiydi. mal ve sermaye için pazarlarda karlar arayan bu mali ve sınai birlik, emperyalizmin başlıca kaynağı olmuştur.

20.yy'da her büyük sanayi ülkesinde, tekelci kapitalizm gelişmiş ve onunla birlikte sermaye fazlası ile ürün fazlasınını ne yapılacağı sorunu da ortaya çıkmıştır. kendi ulusal pazarlarının denetim altında bulunduran çeşitli devler, uluslararası pazarlarda karşı karşıya geldikleri zaman önce amansız bir rekabete girişirler, ardından da anlaşmalar, birleşmeler, uluslararsı karteller kurulur. dünya piyasasını bölüşmek üzere aralarında anlaşmalar yapan bu büyük uluslararası birleşmeler ile rekabetin sona ermesi ve uzun bir barış döneminin başlaması beklenir. ama böyle olmaz, çünkü kuvvet oranları sürekli değişmektedir. bazı şirketler gittikçe büyür ve kuvvetlenirken, ötekiler zayıflar ve geriler. böylece eskiden haklı ve yerinde görülen bölüşüm, artık yerinde olmaz. güçlü grup tarafında bir hoşnutsuzluk başlar ve bunu daha büyük bir pay alma savaşı izler. her hükümet kendi uyruklarını korumak için ayağa kalkar. bunun kaçınılmaz sonucu savaştır.

Emperyalizm savaşa yol açar. ne var ki, savaş da hiç bir şeyi kesin olarak çözemez. bir masa etrafında çözülemez hale gelen kırgınlıklar,anlaşmazlıklar, şimdi pazarlığın yerini yokedici atom bombalarınını, sakat insanların, parçalanmış cesetlerin alması ile ortadan kalkmış olmaz. Hayıııır! pazar avı sürüp gitmelidir. tekelci kapitalizm, mal ve sermaye fazlası için alan bulmak zorundadır ve tekelci kapitalizm varoldukça yeni savaşlar olacaktır.

Savaşın tek çıkış sebei bu da değildir, dev şirketler arasında değil de, devletler arasında doğup büyüyen anlaşmazlıkar yüzünden çıkan savaşların ana kaynağı da hammaddeleri ele geçirmektir(Körfez savaşı, Bosna-hersek savaşı). hadi savaş çıktı diyelim, süper güçler
tarafından 1-2 günde bitirilmesi gereken bu savaşlar neden aylarca yıllarca sürmektedir. neden biliyormusunuz. tabiki ürettikleri silahları gizlice savaşan ülkelere satmak için.

Devlet ve Din

Üretim araçlarındaki özel mülkiyet, kendine özgü bir mülkiyettir. bu mülkiyet, ona sahip olan sınıfa, sahip olmayan sınıf üzerinde bir güç verir. sahip olanın yalnız çalışmadan yaşamasını sağlamaz, bir yandan da sahip olmayanların çalışıp çalışmayacağı ve hangi koşullar altında çalışacaklarını saptama hakkını da verir. yani bir çeşit efendi ve hizmetçi ilişkisi kurar; kapitalist sınıf, emirler verme mevkiinde, işçi sınıfı ise bunları yerine getirme durumundadır.

Bu durumda doğal olarak iki sınıf arasında sürüp giden bir çatışma olacaktır. bu durumda, mevcut mülkiyet ilişkisinin -azınlığın bu denli yararına, çoğunluğun bu denli zararına olan bu mülkiyet ilişkisinin- devamını sağlamak için bir yol, bir yöntem bulunması gerekir. zengin azınlığın, emekçi çoğunluk üzerinde, toplumsal ve ekonomik egemenliğinini sürüp gitmesini sağlayacak güce sahip bir kurumun varlığı zorunludur.

Bu kurumlardan ilki devlettir. kapitalist sınıfın işçi sınıfı üzerinde egemenlik kurmasını sağlayan devletin, özel mülkiyet ilişkilerinin tümünü korumak ve sürdürmek görevidir. üretim araçalarının özel mülkiyetine sahip olanlar ile olmayanlar arasında bir çatışma olduğu zaman, mülk sahipleri, devletin kişiliğinde, mülksüzlere karşı güçlü bir silah bulurlar.

Bizi, devletin, bütün sınıfların üzerinde olduğuna inandırmaya çalışırlar. O, zengin yoksul, yüksek alçak, herkesi temsil eder derler. ama aslında, kapitalist toplum, özel mülkieyete dayandığından, özel mükiyete karşı yapılacak her davranış karşısında, gereğinde şiddet
kullanmaya kadar varan devleti bulacaktır. kaptalizmin kurucusu sayılan Adam Smith bile şöyle demiştir: "sivil hükümet, mülkiyetin güvenliğini korumak için kurulduğu sürece, aslında zenginliğin yoksula karşı veya biraz malı mülkü olanını olmayan karşı savunulması
için kurulmuştur". yani ekonomik egemenliğe sahip sınıf, devlet yönetimine de sahiptir.

Aklınıza şu soru gelebilir: madem ki devlet mekanziması kapitalist sınıfını denetimi altındadır ve onun çıkarına işlemektedir, kapitalistlerin gücünü düzenlemek ve sınırlandırmak için hazırlanan kanunlar, neden yasalarda yeralmaktadır? Cevap: devlet, ancak zorlandığı taktirde, mülksüzler adına, mülk sahiplerine karşı harekete geçer. şu veya bu çatışma noktasında boyun eğmek zorunda kalır, çünkü işçi sınıfndan gelen baskı okadar büyüktür ki, ödün vermek zorunludur. yoksa "yasa ve düzen" tehlikeye girdiği gibi, daha da kötüsü (tabiki egemen sınıf açısından daha da kötüsü) devrim bile olabilir. ama unutulmaması gerekn nokta şudur; böyle dönemlede elde edilen bütün ödünler, mevcut mülkiyet ilişkileri sınırları içerisindedir. kapitalist sınıfın ana çerçevesi, hiç dokunulmadan öylece durmaktadır. ödünler bu çerçeve içinde verilmektedir. egemen sınıfın ortak amacı, bütünü kurtarmak için bir noktada boyun eğmektir.

Devlet, bir sınıfın öteki sınıf üzerinde egemenliğini kurmak ve sürdürmek için bir araç olduğuna göre, ezilen çoğunluk için gerçek özgürlük var olamaz. duruma ve koşullara bağlı olarak şu veya bu derecede özgürlük verilecektir, ama son tahlilde, özgürlük ve devlet sözcüklerii sınıflı bir toplumda bir araya getirilemez.

Sadece devlet midir, bu iki sınıfın arası ilişkiyi düzneleyen, hayır. bir de zaten varolan dini kullanama düşüncesi. kapitalistler, kimisi kasıtlı oalrak kimisi farkında olmadan dini kullanır ve isyan edecek potansiyele sahip insanların bu aşırı duygularını bastırırlar veya bunu din adamlarına yaptırılar. din adamlarından bazıları da bunu bilerek bazıları da bilmeyerek yapar. onlara öteki dünya düşüncesini aşılarlar. önemli olanın bu dünyadaki varlık değil, öteki dünyadaki cennet ödülü olduğunu ve aslında yüce bir varlığın onları sınava tabi tuttuğunu anlatırlar. insanlar da pek tabiki bu haksızlıklara öteki dünyada alacakları mükafat için razı olurlar. kendilerinin ödüllendireleceğini, ezenlerin ise cezalandırılacağını düşünürler.






LibraLizm Nedir?

Gerek ekonomi felsefesinde gerekse siyaset felsefesinde devlet, toplum ve birey arasındaki tüm ilişkilerde bireyin hak ve özgürlüklerini öne çıkaran; her bireyin vicdan, inanç ve düşünce özgürlüğünün tanınması gerektiğini savunan ekonomik ve siyasal öğreti. Bu bağlam- da, devletin ekonomiye müdahalesinin en alt düzeye çekilmesi gerektiğini savlayan, daha ideal olanın ise devletin bireyler, sınıflar ve uluslar arasındaki ekonomik ilişkilere hiçbir şekilde karışmaması olduğunu öne süren ve somut anlatımını "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" "Laiseez faire laisez passer” savsözünde bulan öğreti,iktisadl liberalizm diye adlandırılırken; devlet yetkesinin her anlamda ve her alanda kısıtlanması, bu yetkeyi elinde tutanların toplumun yapıtaşları bireylerin yaşamlarını nasıl yönlendireceklerine herhangi bir gerekçe ileri sürerek hiçbir şekilde karışmaması gerektiğini savunan, devletin toplumsal ve kültürel yaşamın düzenlenmesinde hiçbir belirleyici rol üstlenmemesi gerektiğinin altını koyultarak çizen ve somut anlatımını "En iyi hükümet en az hükümet edendir" sav- sözünde bulan öğretiye ise siyasal liberalizm denmektedir.

Siyaset felsefesi, liberal siyaset kuramı ile yakından ilişkili özgürlük, hoşgörü, kişisel haklar, kurumsal demokrasi ve hukuk yasaları gibi ilkelerin felsefece dayanaklarını inceler. Liberallere göre, siyasal kuruluşlar siyasal ve toplumsal çıkarlardan bağımsız olarak kişisel çıkarların korunmasına ve sağlanmasına yaptıkları katkılar bağlamında meşrulaşırlar.

Liberal düşünürler, gerek her toplum ve kül- türün kendi sonunu kendi içinde taşıdığı düşüncesine gerekse siyasal ve toplumsal kuruluşların insanı daha iyiye doğru dönüştürme gibi bir amaç taşımaları gerektiği görüşüne karşı çıkarlar. Liberal felsefecilere göre, maddi olsun manevî olsun her kişinin kendi amaçları vardır ve bu amaçlar başkalarınınkiyle doğal olarak uyum içinde olmadığından bireylerin a- maçları uğruna neleri yapabilecekleri ile başkalarının amaçlarını hangi bakımlardan göz önüne almaları gerektiğini belirleyen kurallar belirlenmelidir. Bu bağlamda siyaset felsefesinin yapması gereken, bir yandan bireylerin ayrı ayrı isteklerine yanıt veren, bir yandan da toplumu güvence altına alan bir yaşam biçimi tasarlamaktır.

Liberalizm ile felsefesi, "sol" tarafından refah ve iktidarın birkaç kişinin elinde toplanmasına karşı hiçbir savunması olmayan ve insanın toplumsal ve siyasal doğasına ilişkin herhangi bir çözümlemeden yoksun "özgür pazar ideolojisi" olmakla eleştirilir. Liberalizme yöneltilen bir başka temel eleştiri de liberalizmin toplumsal etkeni arka plana iterek toplumlardan ayrı bireylerin ya da soyut kuralların bulunduğunu kabul etmesidir.

"Sağ"ın liberalizme yönelik en temel eleştirisi ise yerleşik kurumlara ve geleneklere duyarlı olmaması ve bireysel özgürlüğün artırılmasında toplumsal yapılara ve sınırlamalara gereksinim olduğunu göz ardı etmesidir.



Feodalizm nedir?

Büyük toprak mülkiyetine ve toprak köleliğine dayalı, kapitalizm öncesi üretim tarzıdır. Sosyo-ekonomik olarak feodalizm, her derebeyinin başka bir derebeyine bağlı olduğu, toprak mülkiyetinin asil veya derebeyine aktarıldığı, karşılığında belirli hizmetlerin beklendiği, pazar ekonomisinin özgür ve ücretli emek dolaşımının gerçekleşmediği, toprakta çalışan köylünün yer değiştirme özgürlüğünün bulunmadığı toplumsal, hiyerarşik bir düzendir.

Köleci bir toplum düzenin çöküşünden sonra siyasal, ekonomik ve toplumsal bir düzen olarak ilk kez Batı Avrupa'da IX. ve X. yyda ortaya çıktı. Feodalizmin ilk izlerine daha MÖ III. yyda Roma'da rastlanır. Ekonomik ve siyasal baskıların artmasıyla küçük toprak sahibi köylüler, topraklarını en güçlü komşularına satıyorlar, buna karşılık onların korumasını ve maddi yardımlarını görüyorlardı. Merkezi imparatorlukların çöktüğü ve Avrupa'nın parçalandığı yıllarda bu toprak köleliği ve egemen aristokrasi sınıfı gelişti. Burjuva sınıfının güçlenmesi ve 1789 Fransız Devrimi ile sosyo-ekonomik formasyon olarak tüm Avrupa'da hızla çöktü.



Enternasyonalizmden ne anlaşılmalıdır?


Enternasyonalizm en basit ifadeyle nasyonalizmin, yani milliyetçiliğin zıddıdır. Onu şu ya da bu biçimde milliyetçilikle bağdaştırma yolunda atılmadık takla kalmadıysa da gerçekte bu iki şey birbirine taban tabana zıttır. Enternasyonalizm dediğimiz zaman bizim anladığımız işçi sınıfı enternasyonalizmidir. İşçi sınıfı tüm dünya üzerinde çıkarları ortak olan evrensel bir sınıftır ve varlığı ve mücadelesinin özü enternasyonalisttir. İşçi sınıfı enternasyonalizmi, her ülkedeki işçi sınıfının en başta kendi ülkesindeki egemen sınıf olmak üzere tüm dünya burjuvazisine karşı ortak mücadelede kendisini daima tek bir dünya işçi sınıfı ordusunun parçası olarak görmesidir. Ve bunun da en yüksek ifadesi, diğer ülkelerdeki sınıf kardeşleriyle birlikte uluslararası düzeyde örgütlenmesidir. Bu nedenle işçi sınıfı enternasyonalizmi, halkların kardeşliğinden söz etmekten, uluslararası dayanışma çağrıları yapmaktan ya da hatta ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımaktan daha fazlasını ifade eder. Bir ülkenin işçileri başka bir ülkenin işçilerine karşı kendi ülkesinin burjuvalarıyla hangi şekilde olursa olsun işbirliği ya da ittifak yapıyorsa, bu işçiler enternasyonalizm ilkesine aykırı davranıyorlar demektir.


Öte yandan enternasyonalizm, işçi sınıfı açısından, olmasa da olur kabilinden bir süs, ya da tali bir sorun veyahut keyfi bir tercih değil, nesnel temeli olan bir zorunluluktur, vazgeçilmez bir ilkedir. Tüm tarihsel deneyimin kanıtladığı gibi, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi, ancak ve ancak enternasyonalizm ülküsüne bağlı kaldığı ölçüde başarı elde etmiştir.



Enternasyonalizmden ne anlaşılmalıdır?


Enternasyonalizm en basit ifadeyle nasyonalizmin, yani milliyetçiliğin zıddıdır. Onu şu ya da bu biçimde milliyetçilikle bağdaştırma yolunda atılmadık takla kalmadıysa da gerçekte bu iki şey birbirine taban tabana zıttır. Enternasyonalizm dediğimiz zaman bizim anladığımız işçi sınıfı enternasyonalizmidir. İşçi sınıfı tüm dünya üzerinde çıkarları ortak olan evrensel bir sınıftır ve varlığı ve mücadelesinin özü enternasyonalisttir. İşçi sınıfı enternasyonalizmi, her ülkedeki işçi sınıfının en başta kendi ülkesindeki egemen sınıf olmak üzere tüm dünya burjuvazisine karşı ortak mücadelede kendisini daima tek bir dünya işçi sınıfı ordusunun parçası olarak görmesidir. Ve bunun da en yüksek ifadesi, diğer ülkelerdeki sınıf kardeşleriyle birlikte uluslararası düzeyde örgütlenmesidir. Bu nedenle işçi sınıfı enternasyonalizmi, halkların kardeşliğinden söz etmekten, uluslararası dayanışma çağrıları yapmaktan ya da hatta ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımaktan daha fazlasını ifade eder. Bir ülkenin işçileri başka bir ülkenin işçilerine karşı kendi ülkesinin burjuvalarıyla hangi şekilde olursa olsun işbirliği ya da ittifak yapıyorsa, bu işçiler enternasyonalizm ilkesine aykırı davranıyorlar demektir.


Öte yandan enternasyonalizm, işçi sınıfı açısından, olmasa da olur kabilinden bir süs, ya da tali bir sorun veyahut keyfi bir tercih değil, nesnel temeli olan bir zorunluluktur, vazgeçilmez bir ilkedir. Tüm tarihsel deneyimin kanıtladığı gibi, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi, ancak ve ancak enternasyonalizm ülküsüne bağlı kaldığı ölçüde başarı elde etmiştir.



Mitolojide Narsizm

Mitolojiye göre, dünya üzerinde birçok tanrı bulunmaktaydı. Bunlar çeşitli doğa olaylarından ya da canlı-cansız varlıkların kontrolünden , davranışlarından sorumluydular. İnanışa göre bu tanrılar insan şeklindeydi ve insanlarla ilişki içine de girerlerdi.

Size narsisizm sözcüğünün köken aldığı narkissos'un mitolojik öyküsünü aktaracağız. Kendine aşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür . Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda 'eko' dediğimiz yankılara dönüşür.

Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissosu cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü . O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, ayni Ekho gibi Narkissos ta günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür.

İşte narsisistik kişilik bozukluğu olan kişiler, başkalarının düşünce ya da isteklerine gereken ilgiyi gösteremeyen kişilerdir. Plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında, gereken ilgiyi göremediklerinde aynı Narkissos gibi erirler, çökerler. Başkalarının hakkına saygı göstermeden ve gerçeklerle bagdaşmasa bile daima kendilerini haklı göstererek ve o hedefi, gerekli emeği vermeden bile haketmiş sayarak en onde, en gözde ve tek olmak isterler.Kendilerini başkalarının yerine koyamaz ve başkalarini anlayamazlar.Sanki hersey sadece kendileri için vardır ve ne olursa olsun herşeyin kendi amaçlarına hizmet etmesi gerekir. Başkalarının fikir ve hareketleri kendi amaçlarına hizmet ediyorsa vardır, aksi halde bu fikir ve hareketler tahammül edilemez düşüncelerdir. Gerçekle bagdaşmayan, başkalarinin zararına olup sadece kendi çıkarlarına uygun, kendi plan ve hedeflerine hitap eden maddi ve manevi kazanç sağlayabilecek plan ve hedeflerine ulaşamadiklarinda öfkelerine hakim olamaz, saldırganlaşır ,çöker hatta ağır psikotik tablolara girerler .




ÖZGÜRLÜK

Günümüz devletlerinde, insanlara anayasalarla çeşitli özgürlükler sunulur. bunlardan güvenlik altına alınanlardan bazıları şunlardır. konuşma özgürlüğü, keyfi yere tutuklanmama özgürlüğü, yargılanmadan cezalandırılmama özgürlüğü v.s. bu özgürlükler gerçekten değerli
özgürlüklerdir.

Ancak, anayasayla bize verilen bu hakların ve özgürlüklerin gerçek hayatımızda daima var olduğunu sanmak budalalık olur. kitaplardaki özgürlükler, gerçek hayatta daima bizim olmamışlardır. kapitalistler, kendi sistemlerinde zor ve baskının bulunmayışıyla övünürler, sanki sosyalistler bunu sağlamayacakmış gibi. bunlar, sosyalistler için de kuşkusuz çok önemlidir ancak kendiliğinden özgürlüğü sağlayamıyor. size birşeyi yapmayı yasaklayan bir yasanın bulunmayışı veya sizin yapabilceğinize dair bir yasanın oluşu, sizin o şeyi yapabilecek durumda olduğunuz anlamıa gelmez. yani, atatürk havaalanından uçağa binip avruapya uçma hakkınız ve özgürlüğünüz vardır ancak cebinizde paranız yoksa, aslında bunu yapma özgürlüğünüz de yok demektir. kullanamadıktan sonra, hakkınızın ve özgürlüğünüzün
bulunması neye yarar.

Öyleyse, özgürlük, zor ve baskının bulunmamasından çok daha fazla şeyi ifade etmektedir. özgürlük, hayatı bütünyle yaşamak demektir; yeterli beslenme, giyinme ve barınma konusunda, bedenin gereklerini karşılamak için ekonomik olanak, ayrıca aklın faaliyet alanını
gerçekleştirmek ve kimliğimizi ortaya koymak için yeterli fırsat ve olanaklara sahip olmak demektir. kısacası Maslowun ihtiyaçlar hiyerarşisindeki 5 ihtiyacın beşini de karşılayabilme durumunda insan gerçekten özgürdür. bu hiyerarişik ihtiyaç konusu için herhangi bir
psikoloji veya yönetim kitabına bakabilrsiniz.

Şimdi sorumuz şu? işsiz ve aç bir insan özgür müdür? kitap ve kültür dünyasının kapıları kapanmış ve alfabesiz bir insan özgür müdür? yılın 52 haftasında çalışmak zorunda olan, dinlenme, tatil, gezmek için birkaç günü biraraya getiremeyen insan özgür müdür? her an işini kaybetme korkusunda olan insan özgür müdür? yetenekli ama yeteneklerini geliştirecek öğrenim olanaklarından yoksun bir insan özgür müdür? çocuğunun iyi bir eğitim alabilmesi için uğraşıp, didinen senelerce hiç tatil yapmayan bir baba özgür müdür? bolluk, güvenlik ve gezip tozma anlamındaki bu geniş özgürlüğün tadını sadece zenginer çıkartabilir? yoksullar özgür değildir.

Ne anayasa, ne insan hakları, ne cumhuriyet, ne anayasal monarşi, üretim araçlarını ellerinde tutan küçük bir sınıfın lütuf ve merhametine bağlı kaldıkça, insanları özgür kılabilir. sosyalist bir toplumda işçiler, yalnız teorik haklara kavuşmazlar, özgürlüklerini
kulanmak için günlük fırsatları da ellerinde bulundururlar. sadece çalışmazlar, yaşamaya da fırsat bulurlar.

Sosyalizm, halk yığınları için özgürlüğün koşuludur, ama kapitalist sınıfı da keyfini sürdüğü özgrülükten yoksul kılar. işte bunun için, kapitalistlerin, sosyalizm ile özgürlüğün bağdaşmaz şeyler olduğu konsundaki öfkeli çığlıklarını şu souyla karşılamak gerekir: kimin
özgürlüğü? Sosyalizmin, onların alıştığı cinsten özgürlükle bağdaşamayacağı doğrudur. Sosyalizm, bunların kendi refahlarını, genel refahın üzerine koyma özgürlüklerine son verir. başkalarını sömürme özgürlüklerine son verir. çalışmadan yaşama özgürlüklerine de.





----kizil.org---

OzaN35
24.04.2006, 18:19
TERÖR NEDİR?

Bireysel ve kitlesel iletişim araçları geliştikçe psikolojik savaş stratejileri ve taktikleri de o ölçüde gelişmiş, çok karmaşık düzeylerde bir bilim ve sanat dalı haline gelmiştir. Bu yönden, içinde bulunduğumuz iletişim çağı "psikolojik savaşlar çağı" olarak da nitelendirilmektedir.

Değişen dünya dengeleri ve uluslararası ilişkilerdeki farklılaşmalar sonucunda, sıcak savaşlar, yerini soğuk savaş metodlarına bırakmıştır. Soğuk savaşın gereği olarak ortaya çıkan psikolojik savaş türü ve bu savaşın vazgeçilmez unsuru düşük yoğunluktaki çatışmalar (Low Indensity Conflict), terör kavramını da beraberinde getirmiştir.

Psikolojik savaşın bir unsuru olan terörizm, genel olarak, zaten var olan yada suni olarak oluşması sağlanan ihtilalci fikir ve hareketlerin, belirli bir amaç için harekete geçirilmesi neticesinde ortaya çıkmaktadır.

Terörizm gelişen ve değişen dünya koşulları ile birlikte, değişiklik göstermekte, gelişen teknolojiye bağlı olarak elde ettiği yeni imkan ve kabiliyetleri ile etkisini ve gücünü her geçen gün arttırmaktadır. Demokratikleşme alanında atılan adımlar terörü nicelik olarak azaltmakla birlikte, demokratik ortamlarda terör eylemlerinin etkinliği özellikle kitle iletişim araçlarının etkisiyle daha da artmaktadır.

Toplumun sosyo-ekonomik şartlarından ve mevcut yapının eksikliğinden kaynaklanan terör faaliyetleri, bir süre sonra bazı güçlerin kontrolüne girmekte veya birtakım çevrelerce suni bir şekilde, istismara açık sorunlar üzerine bina edilmektedir.

Terör hareketleri, günümüzde periyodik olarak ve dalgalar halinde ortaya çıkmakta, zamanla önemini yitirmekte ve bilahare yeniden hız kazanmaktadır. Terörün hız kazandığı bu dönemler ile uluslararası siyasal ilişkiler, bölgesel ve ülke düzeyindeki siyasi ve toplumsal sorunlar arasında yakın ilgi gözlenmektedir.

Sağlıklı bir değerlendirme yapıldığında terör örgütleri ileri sürdükleri şekilde, hedeflerine ulaşamayacakları gibi zamanla marjinalleşmeye de mahkumdurlar. Buna rağmen toplumlardaki dengesizlik ve aksaklıkların, hoşnutsuz kişilerin ortaya çıkmasına yol açtığı ve birtakım güçler ve devletlerin terörü, hedeflerine ulaşmada bir araç ve baskı unsuru olarak gördükleri müddetçe terörizm varlığını devam ettirecektir.

Toplumlarda, hoşnutsuzlukların oluşturduğu küçük grupların varlığı kaçınılmazdır. Ancak, siyasal sistem dengesini ve gücünü koruduğu sürece, bu durum çok fazla korku verici olarak kabul edilmemektedir.

Teröre başvuran grupların, eylem taktikleri ve yürüttükleri gizli faaliyetin bir gereği olarak, hedef seçimi ve eylem zamanı konusundaki insiyatiflerini kullanmada sınırsız davranabilmeleri onları avantajlı hale getirmektedir. Sebep sonuç ilişkisinden uzak bir şekilde gerçekleştirilen terör eylemlerinin, zamanından önce haber alınarak önlenmesi veya faillerinin yakalanmasının güçlüğü, terörün etkisini arttırmaktadır.

Ayrıca teröristler, eylemlerinde kendilerini sınırlayan ahlaki veya insani çok fazla engel tanımadıklarından dolayı, psikolojik bir üstünlüğe sahip olmaktadırlar.

Terörün anlaşılmasında dikkat edilmesi gereken önemli bir husus ise, terörün tamamen dış etkilere bağlanıp kolaycılığa kaçılmasıdır. Terör mevcut veya istismara açık bir zeminin olmadığı yerlerde yaşama imkanı bulamaz. Dolayısıyla bir yerde yaygın olarak terör mevcut ise orada gerçekten bir şeylerin de yanlış gittiğini kabul ve tespit etmek gerekir. Sosyal yapının zayıf düşmesi veya buna ait belirtileri taşıması terörün arz ettiği tehlike açısından önemlidir. Bir vücut ne kadar sağlıklı olursa, o kadar dirençli ve mikroplara karşı dayanıklılığı ve bağışıklılığı yüksek olur.

Bu bağlamda, olayın tamamen dış dinamiklere bağlanarak iç dinamiklerin göz ardı edilmesi, kendi kendimizi kandırmaktan başka bir şey olamaz. Bunun bir de tersini düşünürsek, terörü yorumlarken, sadece iç dinamikleri ele alıp, dış dinamikleri dikkate almamak da başka bir hatadır. Ülkemizde çok sık telaffuz edilen dış güçler, yabancı mihraklar, düşman ülkeler gibi yaklaşımlar toplumda olumsuz etkilere neden olmakta, dış mihrakların olduğundan fazla güçlü olduğu düşüncesi oluşmakta, iç barışı ciddi bir şekilde tehdit eden bu durum karşısında dış güçlerin varlığına dayandırılan olaylar kamuoyunu dış güçlere karşı daha etkili tavır alınması yönünde beklentilere itmekte, böyle bir yaklaşım devlet tarafından ortaya konmadığı taktirde de inandırıcılık ve otoriteye güven duygusu zayıflamakta, devletin güçsüz ve aciz kaldığı imajı uyanmaktadır.

Terörist bizim insanımız, hedef aldığı bizim insanımız ve faaliyet gösterdiği yer bizim sınırlarımızın içi olduğuna göre, çözümü de büyük ölçüde aynı topraklar içerisinde aranacaktır. Daha önce de belirttiğimiz gibi buradan, dış etkinin göz ardı edilmesi anlamında bir sonuç çıkarılmamalıdır.

Bir toplumda sorun oluşturan veya sorun olmaya uygun konu ve kavramlar ele alınmak suretiyle, bu kavramlara farklı anlamlar yüklemeye çalışıp, insanları, mevcut sorunları çözebilmek için bir araya getirmekten alıkoyacak bir zeminin oluşturulması, terör ortamına katkıda bulunmaktadır. Toplum içindeki insanları gruplaşmalara iten sorunların çözülebilmesi için, öncelikle sorun olan kavramlara netlik kazandırılması gerekmektedir. Kavram üzerinde bile anlaşılamayacak bir ortamın varlığı, her grubun kendi ideolojik yapısı içerisinde çözümler aramasına, dolayısıyla birbiriyle çelişen yaklaşımların ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

Kavram etrafında bile bir araya gelinemeyen sorunlarda çözüm üretilebilmesi ve belli bir toplumsal birliğin oluşturulması çok zordur. Toplumsal barışın sağlanması ve demokrasi kuralları içerisinde her düşüncenin ifade bulabilmesi açısından kavram karmaşasının ortadan kaldırılması zorunludur. Bunun için ise, toplumun önderlerine ve aydınlarına büyük görevler düşmektedir. Toplumu yönlendiren kişilerin sorumlulukları bu noktada oldukça önem kazanmaktadır.

İnsanların, objektif ve bilimsel olmaktan uzak bir şekilde kendi düşünceleri içerisinde sıkışıp kalmaları ve başkalarına hayat hakkı tanımaktan kaçınmaları veya bu durumdan korkmaları bu sonuçları meydana getiren en önemli etkenlerdir. Kavram kargaşası, başkalarının fikrine saygı duyulmaması ve kendi fikirlerimiz dışında ileri sürülen şeylerin ön yargı ile karşılanması sonucu ortaya çıkmaktadır



----kizil.org-----