PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : kocaeli Hereke


Çetin Aktaş
06.04.2008, 00:21
Bölgenin bilinen en eski sahipleri Sitler, Amazonlar ve Aslardır. Gerçekte üç ayrı isim taşıyan bu halk aynı topluluklardır. M.Ö. 1927 tarihinde yaşamış Mısır Firavunu III. Ramses'e ait yazılarda bütün Anadolu ve bu bölge Sit diyarı olarak gösterilmiştir. Hatta III. Ramses'in bu bölgede Sitlerle yaptığı savaşı da kaybettiği aynı yazılardan anlaşılmaktadır. Amazonlar, Sitler ve onlardan bir kabile olan Asların bugünkü Türklerin öz ataları olduklarında bütün alimler müttefiktirler. Bu konuda güvenilir çalışmaları olan Fr. Lenortman bu husus hakkında Ön Asya kitabında " Sit dediğimiz zaman bunların bugünkü Türklerin babaları olduklarını bilmemiz lazımdır " demektedir. Sitlerin iddia edildiği gibi Yunan asıllı olmadıklarını Yunan tarihçisi Ksenephon'un İnabasis adlı eserinde de anladığımız gibi, aynı eserin 274. sayfasında Kefken dolaylarında Bithynialıların yaşadığı, bunlarında yakaladıkları Yunanlılara iyi muamele etmediklerini ve Yunan dilini bilmediklerini açıkça izah etmektedir.

Sitler bölgede M.Ö. 1659 yılında Bithynia krallığını kurmuşlardır. Bithynilerin dünyanın her tarafı ile hemen hemen ilgisi vardı. Dört bir yandan gelen kervanlar İzmit körfezinden gemilerle diğer taraflara naklediliyordu. Sitlerin zenginlik ve medeniyetleri Yunanlıların dikkatini çekmiş ve Yunanlıların deniz yolu ile yaptıkları korsanlıklarla bu sahillere gelmişlerdir. O zamanlar bu sahillerde gür ağaçlı ormanlarla kaplı Hereke vadisi bu korsanlık hadiselerine sahne olmuştur. Korsan saklayıcı özelliğinden dolayı bu ormanlardan faydalanmışlardır.
Sitlerin Bithynia devleti ülkesi M.Ö. 1232 yılında Asur kralı Münis oğlu Aigon'u Bithynia tahtına oturtarak geri dönmüştür. Asurlar idaresi M.Ö. 727 yılında Lidya Kralı Kandut'un Asur kralı Giges'i öldürmesiyle Lidyalılara geçer. Fakat milli benliklerini kaybetmeyen Sitler M.Ö. 680-640 yıllarında Lidyalılara isyan ederler. Ama bunda başarılı olamazlar. M.Ö. 571-557 son Lidya kralı Kreyzuz'un M.Ö. 546 tarihinde Pers hükümdarı Keyhüsrev'e mağlup olmasıyla bölge İranlıların eline geçer.Bununla beraber Bithynialılar İranlılara vergi ile bağlı olarak kalırlar. İstiklallerini kurtarmak için zaman zaman Atinalılarla savaştıkları görülür.
Nihayet M.Ö. 334 tarihinde Büyük İskenderin buraları fethetmesiyle İran hakimiyeti sona erer. İskender'in imparatorluğu kısa sürmüş ve ölümü ile son bulmuştur. Bundan sonra Zpeotes M.Ö. 326-278 Bithynia krallığını devam ettirir. İskender'den sonra bölgeye Suriyeliler sahip olmak istemişler ama başaramamışlardır.
Zpeotes'in oğlu Nikomedes ( M.Ö. 278-250) devrinde Bitini çok önemli bir yer olmuştur. Orta Anadolu'da yerleşmiş olan Galatlar buralar gelerek Hereke'de dahil olmak üzere idareleri altına almışlardır. Nikomet Galatlarla yaptığı savaşı kazanmış fakat Hereke'yi geri alamamıştır. I. Pliniusden sonra II. Plinius ve oğlu II.Nikomedes'ten sonra müstakil Bithynia hükümdarlığının son kralı III. Nikomedes'i krallıkta görüyoruz. Bu kralla Bitini hükümdarlığı son bulmuştur. Bölge müstakil olarak yalnız Yunanlıların idaresinde hiç kalmamıştır.M.Ö. 1264 yıllarında bu bölge ile ilk defa temasa geçen Yunanlılar bölgeyi işgal ederek idareleri altına almışlardır. Münasebetleri daha ziyade korsanca olmuş ve bölge koloniler (şehirler) kurmuşlardır. Fakat Hereke'de bir kuruluşlarına rastlanmamıştır.
Bölge M.Ö. 74 tarihinde tamamen Romalıların eline geçmiştir. M.Ö. 30 yılında Roma İmparatoru Augustos Bithynia'ya verilen bütün imtiyazları kaldırmış ve bütün bölgeyi bilfiil esaret altına almıştır. Roma İmparatoru Tarjan zamanında meşhur Plinius İzmit'te bölgenin valiliğini yapmıştır (M.Ö. 103-105). Hereke Romalılar döneminde Anacirum adı ile bir sayfiye yeri olarak bilinir. İklimin yumuşaklığı, körfezi, denizi, ormanları ve akarsuyu ile o dönemlerin İmparatorlarının da ilgisini çekmiş olmalı. M.S. 306 yılında Roma İmparatoru olan Büyük Konstantin'in annesi Helen, Kudüs'ten dönerken Yalova'ya uğramış, Herekeye'de gelerek burayı da yazlık olarak seçmiştir. Bütün bunlar Büyük Konstantin'in sık sık Hereke'ye gelmesinden ve M.S. 337 yılında burada uzun süre hastalığını tedaviye çalışmasına rağmen annesinin yanında ölmesinden anlaşılmaktadır. Bugün hali hazırda kalıntıları bulunan Hereke Kalesinin Helen tarafından yaptırılma ihtimali mevcut ise de kalenin kasabaya adı verilen Heraklius (M.S. 610-641) tarafından yaptırıldığı daha kuvvetli bir ihtimal sayılmaktadır.
Roma İmparatorluğunun M.S. 395 yılında ikiye ayrılması ile Hereke, Doğu Roma İmparatorluğunda kalmıştır.Bizans İmparatoru Heraklius'un gelişi M.S. 684 yılında olmuştur. Heraklius Müslümanlarla Ecnadinde bir savaş yapmış, mağlup olarak Antakya'ya kaçmıştır. Bu dönüş sırasında Hereke'ye uğramış ve burada devletin durumunu görüşmek üzere devlet büyükleri ile bir toplantı yapmıştır. Roma devrinde sayfiye yeri olarak kullanılan Hereke Bizans devrinde bir karakol kalesi hüviyetine bürünmüştür. Heraklius zaman zaman gelerek Avrupa'ya geçen İpek ve Baharat yüklü kervanlara kervansaraylık yapmıştır. Bizans imparatoru Jüstinyen'in (M.S.527-564) Kadıköy İzmit arasındaki ve Hereke'den geçen bu yolu askeri düşüncelerle kapatmış olduğu anlaşılıyor. Böylece ulaşım Gemlik - İznik üzerinden geçerken Hereke'de eski önemini kaybetmiştir.
Heraklius'un Müslümanlara mağlup olmasından sonra bölgeye VIII. asırdan sonra Pers ve Arap orduları gelmiştir. IX. Asrın sonlarında Selçuklular diğer bölgelerle beraber Hereke'yi de idareleri altına almışlardır. Fakat bölgeyi Bizans imparatoru Aleksikommen, Kutalmışoğlu Süleyman'dan geri almıştır. Bundan sonra Haçlı seferleri başlar. Dördüncü Haçlı seferi ile birlikte Bizans'ta 1204 tarihinde Latin imparatorluğu kurulmuş Hereke'de böylece Latin imparatorluğuna geçmiştir.
Hereke'nin Türkler tarafından kesin olarak alınışı 1326 yılına rastlar. İzmit'in kuşatmasına Akçakoca tarafından başlanmış fakat 1328 yılında Akçakoca ölünce kuşatmaya diğer kumandanlar devam etmişlerdir. İzmit'in fethi Osmanlı kaynaklarına göre 1326, Batılı kaynaklara göre 1337 olarak gösterilmektedir. İzmit'in fethinden sonra Derince, Yarımca, Kalburcu, Hereke, Eskihisar ve Gebze bölgesinin fetih işini İlyas bey yapmıştır. İlyas bey komutasındaki Türk kuvvetleri Hereke'ye gelerek bugünkü mağara burnundaki mağaralara ve Küllük tepesindeki siperlere yerleşmişlerdir. Fakat Bizans askerleri ok atışları ile Türk askerlerinin ilerlemesini güçleştirmişlerdir. Bu işin böyle olmayacağını anlayan İlyas bey guruplar halinde savaşmayı uygun görmüş, Ali bey adlı bir bahadırı ve iki yüz arkadaşını bu işe seferber etmiştir. Bir hücum sırasında Ali bey'in gözüne bir ok rastlamış, bunu gören serdarlardan biri "Gözünüze ok saplandı geri dönelim " demişse de Ali bey oku eliyle çıkararak " Bir başa bir göz yeterli" demiş, dolayısıyla serdarlar bu manevi etki üzerine son bir hücumla düşmanı bastırmış ve kaleyi fethetmişlerdir. Bazı rivayetlere göre de Ali beyin gözüne ok saplanması, kalenin yamaçlarında yapılan savaş esnasında olmuştur.Kalenin Osmanlılara geçmesinden sonra stratejik önemi kalmamış ve dolayısıyla kale bugünkü halini almıştır. Hereke bundan sonra 5 km. kuzeydeki Yukarı Hereke'nin deniz iskelesi durumunu almıştır.

Çetin Aktaş
06.04.2008, 00:39
Tarihçe
Asya ile Avrupa´yı birbirine bağlayan yolların kavşak noktasında bulunan Kocaeli, ilkçağdan itibaren insanların yerleşmek için uygun bulduğu önemli alanlardan biri olmuştur. Buna karşın Kocaeli içinde ve yakın çevresinde günümüze kadar tarihöncesine ait yalnızca birkaç yerleşim yeri saptanabilmiştir. Yerleşmeye böylesine elverişli bir alanda yalnızca birkaç yerleşim yerinin belirlenmiş olmasının en önemli nedenlerindenbiri yeterli arkeolojik araştırma olmaması diğeri de geçmişe ait izlerin buralarda oturanlar tarafından sürekli olarak tahrip edilmesidir.

Kocaeli ve çevresinde sınırlı olarak yapılan araştırmalarda insanoğluna ait en erken izler, Kefken´in doğusundaki Kovanağzı ve batısındaki Sarısu ağzı ile Pembe Kayalar ve Cebeci sırtlarında görülmektedir. Kovanağzı ile Cebeci sırtlarından elde edilen buluntular Alt Paleolitik Çağ´a, Sarısu ağzından elde edilen buluntular ise Orta Paleolitik Çağ´a tarihlenmektedir.

Ayrıca yine Kefken burnunda, çeşitli dönemlerde kullanıldığı anlaşılan ve geniş bir alana yayılan çakmaktaşı işlik yerleri bulunmaktadır. Yörede Kalkolitik Çağ´a tarihlenen yerleşim yerlerinden ilki Karamürsel ilçesinin Yalakdere beldesine bağlı Valideköprü Höyüğü´dür. Diğer bir yerleşim yerine ait olabilecek izler Derince ilçesindeki Çene Dağı´nda tespit edilmiştir. Ancak her iki yerleşim yerinde de kapsamlı bir araştırma yapılmamıştır. Bunların dışında MÖ 1200´lere kadar geçen süre içinde başka bir yerleşim yeri tespit edilmemiştir.

KOCAELi ILININ COÄ?RAFi KONUMU

Kocaeli, Marmara Bölgesi’nin Çatalca-Kocaeli Bölümü’nde, 29°22′-30°21′ doğu boylamı, 40 D 31 ‘- 41*13′ kuzey enlemi arasında yer alır. Doğu ve güneydoğuda Sakarya, güneyde BurÂ_sa illeri, batıda Yalova ili, izmit Körfezi, Marmara Denizi ve istanbul ili, kuzeyde de Karadeniz’le çevrilidir. il merkezi izmit’in doğusundan geçen 30° doğu boylamı Türkiye saati için esas kabul edilir. Kocaeli ilinin yüzölçümü 3.505 km 2 ‘dir. Asya ile Avrupa’yı birleştiren önemli bir yol kavşağında bulunmaktaÂ_dır. Doğal bir liman olan izmit Körfezi işlek bir denizyoludur. ilin kuzeybatı yüzündeki istan bul il sınırı, Gebze ile istanbul arasında akan Kemiklidere’nin doğusundan geÂ_çer. Güneybatıda istanbul-Kocaeli sınırı izmit Körfezi’nin karşı kıyısında Yalova topraklarıyla son bulur. Bursa sınırını SaÂ_manlı Dağları’nın tepelerinden geçen hat oluşturur. GüneyÂ_doğuda bu sınır Maşukiye’nın hemen yanındaki Sapanca Gölü kıyısında Sakarya iline dayanır.
iKLiM

Körfez kıyılarıyla Karadeniz kıyısında ılıman, dağlık kesimlerde daha sert bir iklim hüküm sürer. Kocaeli ikliminin, Akdeniz iklimi ile Karadeniz iklimi arasında bir geçiş oluşturÂ_duğu söylenebilir. il merkezinde yazlar sıcak ve az yağışlı, kışlar yağışlı, zaman zaman karlı ve soğuk geçer. Kocaeli’nin Karadeniz’e bakan kıyıları ile izmit Körfezi’ne bakan kıyılarının iklimi arasında bazı farklılıklar göze çarpar. Yazın körfez kıyılarında bazen bunaltıcı sıcaklar yaşanırken Karadeniz kıyıları daha serindir- il merkezinde ölçülen en yüksek hava sıcaklığı 41,6 D C (11 Ağustos 1970), en düşük hava sıcaklığı -8,7°C (4 Å?ubat 1960), yıllık ortalama sıcaklık ise 14,8°C’dir. Karadeniz kıyısında yıllık ortalama yağış miktarı 1.000 mm’yi aşar. Bu miktarı güneye doğru gidildikçe azalır, izmit’te 800 mm’nin de altına düşer (784,6 mm). Samanlı Dağlan’nın körÂ_feze bakan yamaçlarında iklim Karadeniz kıyılarına benzer. Yağış miktarı da bu kesimde farklıdır. Rüzgârlar kışın kuzey ve kuzeydoğudan, yazları ise kuzeydoğudan eser.

BiTKi ÖRTÜSÜ

Kocaeli’nde bitki örtüsü, genelde Marmara Bölgesi özelliğini taşımakla birlikte, kıyısıyla dağlık alanlar arasında önemli farklılıklar görülür. Ayrıca kuzeyden güneye doğru gidildikçe Karadeniz kıyısına özgü bitki topluluklarının yerini Akdeniz bitkileri almaya başlar. Samanlı Dağları ile Karadeniz kıyısı ardındaki alanlar sık ve nemcil ormanlarla kaplıdır. Bu ormanlar daha çok kayından oluşur; bazı kesimlerde kayına gürgen, kestane ve meşe de karışır. Samanlı Dağlan’nın yüksek kesimleri iğneyapraklılarla örtülüdür. izmit Körfezi’nin kuzey ve doğuÂ_sunda Akdeniz iklimine özgü makilere rastlanır. Eskiden körÂ_fezin kuzey kıyılarında yaygın olan zeytinlikler kent ve sanayi alanı elde edilmesi amacıyla yok edilmiş durumdadır. Tahrip edilen ormanlık alanlar step bitkileri ve yalancı makilerle kapÂ_ lıdır.

[Only Registered Users Can See Links]

Çetin Aktaş
06.04.2008, 00:47
Hereke'de halıcılığa ilişkin ilk çalışmalar, 1891 yılında Hereke dokuma fabrikası'na Gördes, Demirci ve Sivas'tan getirtilen ustalarla başladı. Bu ustalar çevre köylerde bu sanatı öğretti ve halıcılık kısa sürede yaygınlaştı. Saray halıları ve yabancı devlet adamlarına armağan edilecek değerli halılar burada dokunmaya başladı. Özellikle 1943'ten sonra Hereke halıcılığında büyük bir canlanma görüldü. Önceleri Gördes, Demirci türü halılar dokunurken daha sonra Uşak, Gördes, Bergama ve Saray halıları örnek alınarak özgün motifler oluşturuldu.


Hereke asıl ününü ipek halılarla yapmıştır. Bursa ipeğinden dokunan bu çok değerli halılar yurtiçinde ve yurtdışında kolaylıkla alıcı bulmuşlardır. İpek Hereke halılarında santimetre karede ortalama 100 düğüm bulunur. Çok ince ve çok değerli olan bazı halılarda santimetre karedeki düğüm sayısı 400'ü geçmektedir. Bu halılarda gül, karanfil, lale, erik ağacı motifleri çoğunluktadır. Kimi halılarda çerçeve içine alınmış eski harfli yazılara ya da çiçek motifleri arasına yerleştirilmiş hayvan motiflerinden oluşan değişik kompozisyonlarda bulunur.


Hereke halıları büyüklüklerine göre küçük yastık (25 x 40 cm.), yastık(60 x90 cm.), seccade(120 x180 cm.), karyola(150 x225 cm.), kelle(200 x 300 cm.) gibi değişik adlar almaktadır.


1970'li yıllarda özel sektörün ipek halıya yatırım yapmasıyla hızlanan sektör 1980'li yıllarda zirveye varmıştır. Fakat 1990'lı yıllarla birlikte gerek bazı kişilerin işin sanat yönünü bırakıp sadece para yönüyle ilgilenmesi, gerekse yurtdışında dokunan kalitesiz halıların Hereke halısı adı altında piyasaya sürülmesiyle halıcılık sektöründe belli bir gerileme söz konusudur.
Sanatın doruğa eriştiği noktada HEREKE HALILARI

Atalarımızın büyük önem verdiği bir halk sanatı halıcılık.... Geçmişten günümüze özenle yaşattığı bir sanat. Dünyada bilinen ilk el halıları Orta Asya'da Türkler tarafından dokunmuştur. Bu halıların günümüze kadar ulaşabilmiş en eski örneğinin MÖ 6-5. yüzyıllarda yapılmış olduğu ve halen Leningrad müzesinde saklandığı bilinmektedir. Orta Asya'nın kurak bölgelerinden batıya göç eden Türkler, kültürlerini, sanatlarını, folklörlerini de yanlarında taşımışlar ve yeni yerleştikleri bu verimli topraklarda yeni motiflerle, yeni renklerle geleneksel olan bu halk sanatlarını daha da zenginleştirmişlerdir.

Günümüzde 36 değişik yörede dokunan Türk halılarının en nadide örnekleri tarihi ipek yolu üzerinde yer alan İstanbul'un 65 km. doğu uzantısındaki sahil kasabası Hereke'de hayat bulmuştur. 1843'te dönemin padişahı Sultan Abdülmecit tarafından kurulan Hereke Fabrika-i Hümayun 'undan günümüze dek, Hereke halısı, kalitenin ve görkemin simgesi olma özelliğini sürdürmüştür. Hereke halıları, geleneksel Anadolu halıcılığının yüzyılımızdaki sentezidir. Geçmişte Dolmabahçe, Yıldız, Beylerbeyi ve daha bir çok görkemli sarayımızın bütün halıları ve döşemelik kumaşları Hereke'de dokunmuştur. Saf İpekten veya pamuk çözgülük üzerine yünden dokunan Hereke halıları için İmparatorluğun dört bir yanına haber salınmış; birbirinden yetenekli desinatörler, çiniciler, tesbihçiler, dokumacılar saraya çağrılmış; ve yoğun bir çalışmayla devrin bu estetik ustaları birbirinden güzel motifler tasarlamışlardır. Hereke halılarında, sanatının her dalında doğayı kucaklayan Osmanlı toplumunun bu özelliklerini gösteren motifleri ve diğer geleneksel sanatlarımızda olduğu gibi tasavvuf kültürümüzden gelen sonsuzluk temasını bulmak mümkündür. Desenler, sonsuzdan gelirmişcesine bordürden halıya girmekte ve tekrar öteki bordürden sonsuza doğru gidercesine kaybolmaktadır. Hereke halılarında başta lale, goncagül, yaprak, karanfil, sümbül, badem, çiçek buketleri olmak üzere ikiyüzden fazla çiçek motifi kullanılır; ve bu motifler bir araya gelerek eşsiz desenler oluşturur. Bir çiçek cümbüşüne dönüşmüş Hereke halılarına her dokunuşta bir çiçek yumuşaklığı; üzerinde her gezinişte bir gülistan ferahlığı hissedilir.

Dünya halı experlerinin kalitesini hayranlıkla dile getirdikleri Hereke halılarına, dokunuş tekniği ve malzeme kalitesiyle diğer pek çok halı üreticisi yabancı ülkelerce gıpta edilmiş ve her ne kadar kalitesine ulaşamamışlarsa da, desenlerini kendi ürünlerine yansıtmaya çalışmışlardır. Günümüzde Avrupa ve Amerika gibi, el halılarının büyük miktarda alıcı bulduğu pazarlarda Hereke halılarının kopyalarını dahi görmek mümkündür. Bir çok halı üreticisi ülkelerce kopyalanmaya çalışılan Hereke halıları, kopyalanamaz özelliğini sadece desenlerinden değil; Bursa ilimizin yemyeşil ve tazecik dut yapraklarıyla beslenmiş ipek böceklerinin kozalarından elde edilen dünyanın en yüksek kalitesindeki filatör ipeğinden de almaktadır.

Bıkmadan, usanmadan metrekaresine bir milyon çift düğüm atılarak yaklaşık on ayda dokunan Hereke halılarının her aşaması kendine has bir takım teknik özellikler ve çalışmalar da gerektiriyor. Hereke ve civarında yeteneklerini ve bilgilerini nesillerinden alan genç kızlarımızın dokudukları, dokurken de ayrılığı ve kavuşmayı; acıyı ve sevinci; hasreti ve sevgiyi; dileklerini ve özlemlerini her bir ilmeye işledikleri halıların orijinal olma özelliği ancak bu yörede dokunan halılara ait kalıyor. Dokudukları halılara bir de eski dilde geleneksel olarak yazılmış Hereke imzasını da gururla atıyorlar. Bu çalışma da ancak bu el sanatının küçük yaşlarda öğrenilmesiyle başarılıyor. Dört nesildir aile geleneğini sürdüren " Ör Kardeşler " " Han Halı " imzasıyla, renk ve motif özgünlüğüyle dünya pazarında yerini almış Hereke halılarının bu haklı övgüsünü geleceğe taşıyorlar. Dün atalarından dedelerinden aldıkları mesleki becerilerini, bugün, bütün incelikleriyle gelecek nesillere aktarmaya kararlılar.İmal ettikler eserlerini, Hereke kasabasının merkezindeki görülmeye değer bir sanat evi itinasıyla düzenlenmiş butiklerinde, sanatseverlere sunuyorlar.

Yedi Dağın Çiçeği, Badegül, Kırçiçeği, Binbir Çiçek, Lalezar, Kristal, Karpuzlu, Zümrüt-ü Anka, Çeşm-i Bülbül, en meşhur desenleri olarak yerini almıştır Hereke halısının tarihinde. Her desen, her motif bir simge olmuştur. Örneğin, Yedi dağın çiçeği.... yedi tepe üzerinde kurulu İstanbul şehrinin çiçeklerini; lale,sevgi ve barışı; sümbül, aşkı; beyaz gül, sevgiyi; yabani gül, hasreti anlatmıştır genç kızların elleriyle dokudukları halılarda. Kırmızı ve laciverdin geleneksel olduğu halılarda motif renkleri olarak çok zengin bir renk ahengi ilk bakışta göze çarpmaktadır. Her halıda otuzu aşkın rengin ahenkle dans edişinin uyumudur bu...

Haydarpaşa Garı'ndan bir saatlik tren yolculuğuyla varabileceğiniz Hereke kasabası büyük şehrin gürültüsünden kaçıp doğayla, tarihle, sanatla kucaklaşmak isteyen kültür hayranları için ideal bir mekan. Geleneksel el sanatının doruğa eriştiği bu güzel beldemiz, kıy şeridinde sıralanmış çay bahçeleri, balık lokantaları, parkları ve sıcacık insanlarıyla görülmeye değer.

Çetin Aktaş
06.04.2008, 00:52
İzmit, Kemalpaşa Mahallesi’nde Av Köşkü ile Atatürk Heykeli arasında, tepe üzerinde yer alan Saat Kulesi'ni, İzmit Mutasarrıfı Musa Kazım Bey tarafından Sultan II. Abdülhamit'in tahta çıkışının 25. Yıldönümü nedeniyle yaptırmıştır. Saat Kulesi’nin mimarı, Mimar Vedat Bey’dir.

Saat Kulesi’nin üç tarafında bulunan sebillerin alınlığında ve kapısı üzerinde kitabeler bulunmaktadır. Bu kitabelerde “1318 Belediye etti inşa bu kule ile çeşme-i Seyit Kamari’ye” yazılıdır. Orta kattaki yuvarlak kartuş içerisinde de Sultan II.Abdülhamit’in tuğrası bulunmaktadır. Kulenin giriş kapısı yanındaki Türkçe bir kitabeden de SEKA tarafından 1970’te onarıldığı yazılıdır.

Saat Kulesi, köşelerinde ikişer sütun ve kenarlarında yuvarlak kemerli sebiller bulunan kare bir kaide üzerinde yükselmektedir. Sebiller basık yuvarlak niş şeklinde olup, silmelerle çevrelenmiştir. Ayrıca sebillerin profilli birer teknesi bulunmaktadır. Buradaki sebilli kaide üzerinde yükselen kulenin köşeleri pahlanmış kare prizma şeklindedir. Kaide ile gövde arasına bir balkon yapılmıştır. Bundan sonra gövde enine üç silme ile dört kata bölünmüş, üzeri de piramidal bir külah ile örtülmüştür. Geniş saçakları olan bu külahın altında dört yöne yönelik birer saat kadranı yerleştirilmiştir. Neo-Klasik üslupta yapılan Saat Kulesi’nin her köşesinde silmeli, ince uzun birer pencere bulunmaktadır.

Çetin Aktaş
06.04.2008, 01:00
Kestane ağacının çubuğundan örülen, kendisine özgü özelliği ile gayet pratik, kullanışlı basit bir el taşıma aracı olan Karamürsel sepetinin özelliği, ağaçtan toplanan yaş meyveyi zedelemeden kabına ulaştırmasıdır. Üne kavuşması ise, Osmanlı padişahlarından Abdülaziz'in gezi için Hereke'deki av köşküne gelmesiyle olur. Padişah'ın Hereke'ye geleceğini duyan Karamürsel eşrafı, âdet olduğu üzere bir hediye götürüp sunmaya karar verirler. Mevsimin yaz olması sebebiyle hediye olarak kirazı seçerler. Padişahın huzuruna çıkacak olan kasaba temsilcileri, itina ile toplanan kirazları bir sepete doldurarak sandalla Hereke'ye geçerler. Padişahın huzuruna kabul edilirler ve hediye sepetini sunarlar. Oldukça değişik ve sade hediyeyi gören Abdülaziz, biraz şaşırarak birazda küçümseyerek hediye sepetini şöyle bir süzer. İçinde ne olduğunu merak etmekten kendini alamaz. Derhal gümüş bir tepsi getirilir, sepetin içindeki kirazlar tepsiye boşaltılır. Sepetin içindeki kirazlar tepsiye sığmayıp taşınca, Abdülaziz hayretle şöyle mırıldanır " Sepeti ufak tefek gördük amma, içindekini tepsiye sığdıramadık!". Abdülaziz'in bu sözü daha sonraları halk arasında, bir nevi deyim olur çıkar.


Karamürsel sepetinin tabanı 15–20 cm.dir. Ağız genişliği 40.45 cm , boyu ise 60–65 cm.yi bulur. Yarım koniyi andıran sepet iyi kesilmiş ve kurutulmuş kestane çıtalarından örüldüğünden iç hacmi, dış görünüşünün aksine geniştir. Sepetin tek hammaddesi, düzgün ve budaksız kestane çubuğudur. Bu çubuğun "şah" denen körpe devresi vardır ki, bu devre içinde kesilip kurutulmaya bırakılan çubuktan daha sağlam ve kaliteli sepetler yapılır. Ormandan getirilen kestane (yabani olanı makbuldür) çubukları, en az bir hafta süreyle kurumaya bırakılır. Daha sonra usta, özel çok keskin bıçağı ile çubukları çıtalar halinde keser, kesilen çıtalar suya batırılarak yumuşatılır. Sepetin örülmesi için ana malzeme böylece tamamlanır. Usta sepeti tabanından tıpkı bir örümcek ağı gibi örmeye başlar. Çıtalara kazandırdığı esneklik, maharetli elleri arasında şekillenir ve bir süre sonra sepetin iskeleti ortaya çıkar. Usta ölçü kullanmaz, ama şaşılacak bir uyum ve alışkanlıkla sepete koni biçimini verir. Usta sepetin dik durabilmesi için ona bir denge kazandırmak sorundadır; bunu da bilgi ve tecrübesiyle ama el yordamıyla yapmayı başarır. Sepetin ortasına ağaç kabuğundan bir kuşak döşer; kuşak üstü örmesine de, kamalarla ayrı bir biçim, ayrı bir desen verir. Üst kuşakla orta kuşak arasında örgünün çözülmemesi için yine çıtalardan yapılmış bağcıklar kullanılır ki, böylece kamalar ve bağcıklar sepetin uzun süre dağılmadan dayanmasını sağlamış olur.
Kurutulmuş kestane çıtalarından yapılan Karamürsel sepeti yüzyılların birikimiyle ortaya çıkan ölçülere sahip. Sepetçilik tarımın bölgede yaygınlaşmasıyla birlikte gelişmiş. Ustalar da bu ölçüleri yıllar boyu el ve göz yordamı ile yakalamış. Bir zamanlar bahçelerde çalışanlar İstanbul'a sandıkla taşınan meyvelerin bozulup, ezilmeden toplanması amacıyla sepetleri iple bellerine bağlarmış. Günümüzde de kiraz toplamada bu sepetler kullanılıyor ama eskisi kadar rağbet görmüyor.

yağmur8189
06.04.2008, 10:08
bizim için tarihi değeri olan saat kulemizi buraya taşıdığın için çok sağol sevgili can

'Serhan'
06.04.2008, 12:02
özledim be izmit'i :(

benim evim saat kulesine yürüyerek 10 dakika.

gülgüzeli
06.04.2008, 12:18
serhan sen sus asker adam özlemez:)
izmir in saat kulesi kadar olmasada güzelmiş:)

12 İMAMLAR
06.04.2008, 13:30
güzelmiş ama izmirin simgesi saat kulesinide görmenizi isterdim

yağmur8189
06.04.2008, 16:48
sevgili serhan can bitir şanlı askerliğinide dön yuvana dön aramıza

'Serhan'
12.04.2008, 14:42
izmirli arkadaşlar bize laf atacagınıza tanıtım yapın bakın aktif bir kocaelili üyemiz üzerine düşen görevi yapmış eleştireceğinize katkı yapın şunuda unutmayın beni kızdıdınız :p:p askerlik dönüşü forumu izmitin güzelliklerine boğacağım :D:D

Çetin Aktaş
12.04.2008, 15:36
Pişmaniye, Tel Helva olarak da bilinir. Kocaeli yöresinde çok meşhur olan bir tatlı türüdür. Kocaeli'de tüm yöresel şenliklerin, şölenlerin de vazgeçilmez yiyeceklerindendir. Özgün bir tatlı çeşidi olması, hafifliği, pişmaniyenin il dışında da aranmasını ve ilgi görmesini sağlamıştır. Pişmaniyeyi ilk yapan kişi Kandıra'lı Hayri Usta'dır.

Margarin, vanilya (türüne göre kakao), limon tuzu, şeker, un ve sudan yapılır. Pişmaniye yapmak için ağda haline gelinceye kadar eritilen şeker, dondurulduktan sonra büyükçe bir halka biçimine getirilir. Büyük bir sininin üstüne konan kavrulmuş una eritilmiş tereyağ yedirilir. Sonra tepsinin çevresinde duran birkaç kişi halka biçimindeki ağdayı unun üstünde çevirmeye başlar. Her çevirişten sonra ağda yeniden halka biçimine sokulur ve bu işleme sinideki unun tümü ağdaya yedirilinceye, ağda tel tel helva biçimine girinceye değin devam edilir. Çevirme sırasında ağdanın kopmamasına özen gösterilir.

Pişmaniyenin Tarihçesi ...

Kesin tarihi bilinmemekle beraber 1400 ‘lü yıllarda Fatih Sultan Mehmet İstanbul;u fethetmeden önce ev ahalisinin soğuk kış günlerinde bir araya gelerek, yapımı oldukça zahmetli olan bu tatlı türüne, araştırmalara istinaden çeşitli isimlerle bahsedildiği görülmüştür. Eskişehir bölgesinde pişmaniyenin (tel tel) olarak bilindiği hatta bir türünün met helvası olarak halan günümüzde devam ettiği; Kastamonu bölgesinde (çekme) adıyla anıldığı günümüzde de çekme helvası olarak devam ettiği; Osmanlı döneminde evlerde yapıldığı gibi zamanla yaygınlaşarak saraylarda da sosyal ve kültürel etkinlik olarak yapıldığı: hatta şu anda İZMİT bölgesinde üretimi devam eden pişmaniyenin yapılışına Saray Helvası isminin o dönemlerden kaldığı rivayet edilir. Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde ise yağımı gerçekten zahmetli olan bu tatlıyı, bazen tutturamadığından ; atılarak ziyan olması nedeniyle PİŞMAN tatlısı olduğu rivayet edilir.

En son haline ise yapılan PİŞMAN tatlısını YE denilmesi ile PİŞMANİYE olduğu, 1601-1611 yıllarında Padişahların fermanları doğrultusunda İzmit yöresine gelen ve kısa zamanda yerli halk ile iyi ilişkiler içerisinde uyum sağlayan, ticarete önem veren Ermeni ustalar öğrenmişlerdir. Bunlardan birinin ismi Şekerci Hacı Agop DOLMACIYAN ‘dır.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında sosyal ve etkin kişiliğiyle bilinen çeşitli zamanlarda Türkçe ve Fransızca dilleri üzerine eğitim yapan aynı zamanda Muhasebe Başkatipliğine görevli İbrahim Ethem Efendi halen Kapanönü olarak bilinen sokakta bir şekerci dükkanı açmıştır. Botanik kültürü, müzik yeteneği ile de tanınan ve Soyadı Kanunu çıktıktan sonra Çınar soyadını alan, 1892-1953 yılları arasında yaşamış bu renkli kişiliğin imalathanesi adeta pişmaniye ustası yetiştiren bir okul gibi olmuştur.

Pişmaniye kente özgü bir tatlı türü olarak ün kazanmıştır. Yolculuklarda İzmit’ten geçenleri önce pişmaniye satıcıları karşılar. Kutular içinde ak pamuk görünümü veren bu tatlı ilin simgesi gibidir. Tüm yöresel şenliklerin, şölenlerinde vazgeçilmez yiyeceklerindendir. Özgün bir tatlı çeşidi olması, hafifliği, pişmaniyenin il dışında da aranmasını ilgi görmesini sağlamıştır. Pişmaniyenin ilk standardı (TSE 8787) ile 1987 yılında TSE ye geçmiştir.

Şu anda Türkiye’nin çeşitli illerinde pişmaniye üretimi yapılmaktadır. Fakat havasından mı suyundan mı bilinmez İzmit Pişmaniyesinin nefaseti damaklarda yer etmiştir. Pişmaniyenin günümüzde 4 kıtada 160 ülkeye ihracatı yapılmaktadır.

'Serhan'
12.04.2008, 15:39
bir yiyen pişman bide yemiyen :D:D

Çetin Aktaş
12.04.2008, 15:44
1957 yıllarında Baçspor kulübünün yöneticileri İzmit Belediyesine müracaat ederek, şehrin doğu kesiminde bulunan gençlerin spor yapmalarına cevap verecek bir arsanın verilmesini isterler.Belediye başkanı Osman GENCAL konuya yakın ilgi gösterir.Bu yakin ilginin temelinde Gencal'ın eski bir sporcu olması aynı zamanda Baçsporun üyesi olması rol oynar. Sonuçta Belediye eski teyyare meydanında 28 bin dönümlük bir araziyi 1 lira gibi sembolik bir ücretle Baçspor'a verir.Bu arsanın satılmasından kazanılan 283.000 TL ile Baç semtinde bir arsa satın alınmıs ve hemen inşaata başlanarak,bina bitirilmiş.Güzel bir tesise kavuşan Baçspor yöneticileri, ilk kez, 1964 yılında profesyonel bir takim kurmayı ve 2. ligde yer almayı düşünürler ve bu yönde çalışmalara başlarlar.Bu yıllarda yasal mevzuat 2. ligde yer alacak kulüplerin en az üç takımın birleşmesiyle ortaya cıkacak bir kulüp ve ve yeterli tesisler olması koşullarını arıyordu.
1966 yılında Baçspor,İzmit Gençlik ve Doğanspor takımları birleşerek KOCAELİSPOR'u kurarlar.Üç kulüp yöneticisi tüm konularda anlaşarak yeşil siyah renkleri benimseyerek,ortak kongrelerini yapar ve yönetim kurulunu seçerler.


kocaelispor eski yönetimi
-------------------------
BASKAN ISMAIL KOLAYLI
2. BASKAN CEMAL ILGAZLI
G.SEKRETER BAHRI GOK
G.KAPTAN NASUT KAYALI
I.AMIRI KENAN AKGUN
MUHASIB MUSTAFA KURUCAY
VEZNEDAR CEVAT ADEMOGLU
Y.K.UYESI MUZAFFER DANYER
KENAN DANYER
HASAN ULUGUN
IHSAN SANAL
NAZIF DOKEN
ISMET DURAN
----------------------------
Baçspor'a arsa tahsisiyle başlayıp bugüne gelinmesinde etkisi olan birçok kişiyle birlikte bu aşamaya gelişte maddi manevi desteğini esirgemeyen KOCAELİSPOR taraftarı ve İzmit halkının yarattığı KOCAELİSPOR artık bir semt takımı değil tüm kentin takımıdır.Yönetim ilk olarak tranfer işine girişir ve 175.000 TL harcayarak ilk kadrosunu oluşturur.KOCAELİSPOR 1966/67 sezonunda artik Türkiye 2. ligindedir.

Çetin Aktaş
12.04.2008, 16:00
Karamürsel Kocaeli'ne bağlı bir ilçedir. Kocaeli körfezinin güneyinde yer alır. Gölcük ile Yalova arasındadır. Karamürsel sahilinin güzelliğiyle tanınmıştır. Ayrıca balık lokantaları, meyva bahçeleri (kiraz, erik, şeftali, armut, incir vb) ve zeytinciliğiyle bilinir. Karamürsele ait olan ve başka bir benzeri olmayan Karamürsel sepeti mevcuttur. Karamürsel sepeti " Ufacık tefecik gördünde Karamürsel sepetimi sandın" ifadesiyle çok kullanılan bir nama sahiptir.Ayrıca Karamürsel'e ait sadece Karamürsel'lilerin bildiği kendine özgü yemeği de (özellikle ramazan ayında yapılır) simit dolmasıdır. Yıllardır 4 Temmuz Karamürsel'in Kurtuluşunun yıldönümünde her sene yapılan şenlikleriyle bilinir. Ayrıca Karamürsel'de Osmanlı zamanında ilk kurulan kumaş fabrikasına ait bir baca bulunur. Bu tarihi baca günümüze dek yıkılmadan kalabilmiştir. Bu kumaş fabrikasının kurucularının daha sonra kurdukları Yeni Karamürsel Mağazaları adını buradan almıştır.


Karamürsel adı [değiştir]Orhan Gazi'nin büyük oğlu Koca Eli Sancak Beyi Süleyman Paşa (1337'de sancak beyi olmuştur), İzmit'i almak için baskı kurarken, İzmit'in güney sahilini fethetmesi için Türklerin ilk Kaptan-ı Deryası olan Deniz kumandanı Kara lakaplı Mürsel Alp'i memur tayin etmiştir. Böylece uygun bir limanda gemiler inşa edilecek bu da İzmit'in haberleşme ve ulaşımını kesmeye yarayacaktır. Kaptan-ı Derya Karamürsel Alp tarafından [1326]'da kurulan ilk donanma ile [1327]'de görev yerine getirilmiş ve bu bölgede kendisi tarafından kurulan kasabaya Karamürsel denilmiştir. Zamanında ilk kez burada yapılan küçük gemilere de Karamürsel denmesi bundandır.


Tarihi [değiştir]Karamürsel tarihi ve coğrafi yapısından ve Anadolu’daki çeşitli uygarlıklara köprü olma konumundan dolayı değişik kültürlerin de merkezi halini almıştır. Bu nedenle ‘Uygarlıkların Bahçesi’ olarak adlandırılır. Güzel Anadolu’nun tarihi süreç içindeki yaşam çeşitliliği, bizlere bugüne kadar kesintisiz intikal eden kültürel zenginlikler sağlamıştır. Sonra Anadolu da dışarıdan gelen göçlerinde onun kültür birikimlerine yeni lezzetler kattığını belirtmek gerekir. Karamürsel’in de bir Anadolu kenti olarak kültürel bağlamda kendisine özgü özellikleri mevcuttur.’Ufacık tefecik gördün de Karamürsel sepetimi sandın?’ deyimi bile halk el sanatının edebi bir hicivle kültürel mesajlara dönüşmesine katkı sağlayabilecek güzel bir örnektir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Karamürsel’in kimlik dokusunun ilk oluşumunda halk dilinde Manavlar diye tabir edilen Oğuzların Kayı boyundan gelme Türkmen – Yürük Etnik yapısı mevcuttur. Osmanlıların ‘reaya’ dedikleri Rum ve Ermeni varlığı da, bu bölgenin soysak ve kültürel yapısına tesir etmiştir. Önemli ölçüde göç alan Karamürsel, hiç şüphesiz Çerkez, Boşnak ve Lazlar diye adlandırılan diğer etnik kimlikli ailelerin gelenek ve ananeleriyle daha da güçlü bir sosyal yapıya ulaşmıştır. Bu zengin kültür mozaiğinin giyim kuşamdan yiyeceklere, inanç ve günlük hayattan, toplumsal yaşam biçimine kadar her alanda ayırım ve kayırımdan uzak karma bir bütünlük sergilemiştir.

Karamürsel de giyim kuşamda en gözde kostüm bindallı olmuştur. Has kadife ya da saten üzerine özel simlerle hazırlanan bu tören kıyafeti, özel günler ve bayramlar için sandıklarda saklana gelmiştir. Bu tip kostümler artık bugün çok azalmıştır. Onun dışında bilhassa Çerkez ve Laz köylerinde bu tip kostüm ve kıyafetler kullanılsa da bugün bu tür giysilere pek rağbet edilmemektedir. Eski tarihlerde Karamürsel'de önemli ölçüde yaş koza üretilmesine rağmen ipek halıcılık ancak 1975li yıllardan sonra ilçenin köylerinde gelişme göstermiştir. Komşu belde Hereke’nin bunda etkisi büyüktür. Ancak oya ve sarma gibi ince el ve oya işlerinin Karamürsel’in köylerinde yoğun bir şekilde gerçekleştiği yıllar yaşanmıştır. Öyle ki, ‘Sarma İşi İşlemeciliği’ bu ilçede kendine özgü bir şekilde oluşmuş, gelişmiş el emeği göz nuru olarak, Karamürsel’in el sanatlarında, seçkin yerini almıştır. Karamürsel 17 ağustos 1999'da meydana gelen Mw 7,6 büyüklüğündeki depremde hasara uğramış 164 can kaybı olmuştur, ilçe depremden sonra önemli bir yapılanmaya girmiş tekrar canlı günlerine kavuşma yoluna hızla girmiştir.


Belde ve Köyler [değiştir]İnebeyli[1].Yalakdere,Ereğli[2],Pazarköy[3],Karapınar*[4],Suludere*[5],Akçat *[6], Safiye*[7], Senaiye*[8], Tahtalı*[9],Kızderbent,Fulacık*[10],Semetler [11],Çamdibi,Kadriye[12],Karaahmetli*[13],Hayriye*[14],İhsaniye*[15],Merdigöz,Oluklu,*[16] Dereköy[17]

'Serhan'
12.04.2008, 16:00
2 kez türkiye kupasını almış ligde fırtınalar estirmiş büyük klüplere birçok transferler vermiş efsane bir takım.

Çetin Aktaş
12.04.2008, 16:03
Gölcük´ün, tarihi gelişimine İzmit ve çevresinin de içinde bulunduğu, eski Yunanlılar ile Romalıların Bitinya (Bithynie) dedikleri bölge ile başlamak daha doğru olur. Gölcük´ün bir garnizon şehri olmasının ilk adımı 1927´de atılmıştır. 1925 Yılında yaralı olan Yavuz zırhlısının tamir kararı ile beliren teknik ihtiyaç, Gölcük´te askeri tersanenin kurulmasına sebep oldu.Aynı yıl bir havuz inşa edildi.Almanlar barakalar kurup Yavuz´un tamirini yaptı.Daha sonra Almanların kurmuş olduğu bu tesisler satın alınarak tersanenin tersanenin çekirdeği kurulmuştur.Deniz Kuvvetlerimizin gelişmesine paralel olarak esaslı çalışmalara 1938 yılında başlanmışsa da II. Dünya Savaşı bu çalışmalara engel olmuş ve Gölcük Tersanesinin hakiki kalkınması 1950 yılından itibaren gerçekleşmiştir. Gölcük gerçek anlamda Cumhuriyet´ten sonra kurulmuş bir şehirdir. Gölcük köylerinden Halıdere, Ulaşlı ve Yazlık köyleri hariç 21 köy İzmit sancağına bağlı Bahçecik Nahiye Müdürlüğü´nce idare edilmekteydi. Cumhuriyet´in ilanından sonra 1930 yılında İhsaniye köyünde nahiye merkezi ile Jandarma teşkilatı kuruldu. Yavuz zırhlısının tamiri nedeni ile kurulan atölyelerde çalışmak üzere İstanbul tersanelerinden gelen işçi ve aileleriyle Gölcük şehrinin nüfusu hızla artmaya başladı.Bu arada 9 Haziran 1936´da kabul edilen ve 15 Haziran 1936´da yürürlüğe giren 3012 sayılı kanunla Gölcük kazası kuruldu. Kaza teşkilinde Devlet dairelerine elverişli binanın Gölcük´te bulunmaması nedeniyle geçici olarak, Yalı Değirmendere köyünde kiralanan binalarda vazife görmeye başlanıldı. Kısa zamanda inşası bitirilen Hükümet Konağı´na 1938 yılında geçilmiş ve Devlet teşkilatı Gölcük´te yerleşmiştir.Kazanın kurulması ile İhsaniye´den de Nahiye Müdürlüğü kaldırılmış, yalnız Jandarma Teşkilatı bırakılmıştır. 1942 Yılında çıkarılan 3887 sayılı Özel İstilak Kanunu ile yapılan istimlaklarda, Hükümet Konağının istimlak sahası içinde kalması nedeniyle İl Genel Meclisince alınan bir kararla Hükümet Teşkilatı 1944 yılı Şubat ayında yine Değirmendere´ye nakledilmiştir. Hükümet Değirmendere´de 10 yıl kaldıktan sonra 4 Mart 1954 tarihinde çıkarılan 6322 sayılı kanun gereğince tekrar Gölcük´e taşınmıştır. Hükümet Konağı´nın Gölcük´e gelmesi nedeniyle Değirmendere´de Nahiye ve Nüfus Teşkilatı ile Emniyet Teşkilatı kurulmuştur.21 köyü olan Gölcük´ün Halıdere ve Ulaşlı köylerinin Karamürsel´den alınarak bu sayı 23´e yükselmiştir. Fakat Değirmendere´nin nahiye olmasıyla köy adeti 22´ye inmiştir. Saraylı köyünün Damlar Mahallesinin 1959 yılında müstakil köy haline gelmesi köy sayısını tekrar 23´e çıkarmıştır. İhsaniye köyünde 06.09.1966 tarih ve 4636 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla Belediye Teşkilatı kurulmuştur. Bugün Gölcük ilçesi, biri (merkez) Gölcük, diğerleri; Değirmendere, İhsaniye, Halıdere, Ulaşlı, Hisareyn, Yazlık olmak üzere 6 beldesi ve 23 köyü bulunmaktadır.

Çetin Aktaş
12.04.2008, 16:09
Izmit Körfezi’nin kuzeyinde Karadeniz sahilindedir. Ilçe, kuzeyde Karadeniz'in engin sularina yaslanirken, doguda da Sakarya iline bagli Kaynarca ilçesi ile sinirlidir. Bati sinirinda Istanbul'un Sile Ilçesi, Agva kasabasi ile komsu olan Kandira'nin güney sinirini il merkezine bagli olan köyler olusturur. Izmit’e 45 km uzakliktadir. Ilçenin nüfusu 50.214'tür.

Bizanslilar ilçeye santral anlamina gelen "Kentri" adini vermislerdir. Ilçeye bu ismin verilmesinin sebebi, ilçenin Üsküdar ile Tarsus arasinda gece yapilan bir haberlesme sisteminin bir santrali niteligi tasimasidir.Kerpe Bitinya Kralliginin ardindan Roma Bizans ve Ceneviz gemilerinin ugragi haline gelmistir. Osmanli döneminde Istanbul'un ihtiyaçlarindan odun kömürü, tomruk ve tahtanin bir kismida Kerpe'den ulastirilmistir. Kandira Orhan Bey zamaninda 1308-1317 tarihleri arasinda Kocaeli fatihi adiyla anilan Akçakoca Bey tarafindan Osmanli topraklarina katilmistir.1868 yilindan önce Kandira, Üsküdar kazasina bagli bir nahiyeydi. Kaza olunca Bagimsiz Izmit Sancagina baglandi.Milli mücadele içinde de aktif rol alan Kandira Kurtulus Savasi sirasinda da isgallere maruz kalmistir. 1918'de Ingilizlerin, 1920'li yillarda Yunanlilarin isgallerini yasayan ilçe, bir dizi Rum, Ermeni, Abaza, Çerkez çetelerinin saldirilarina maruz kaldi. Bu dönemde Kuva-i Milliye ve Atatürk'e gerekli destegi veren Kandira, Milli Mücadele yillarinda da üzerine düsen onurlu görevi en iyi sekilde yerine getirmistir.

Bölgenin en yüksek tepesini Babadagi (400 m.) olusturur. Ilçenin en önemli akarsulari Sarisu, Seyrek ve Kumcagiz dereleridir. Ilçede Pinarli köyünde tabii göl, Karaagaç ve Kaynarca ilçesinin Arifaga köyleri arasinda Kamis gölü, Ütük'te bir gölet, ayrica Ahmethacilar ile Kaymas Erikli köyleri arasinda Toramanlar göleti vardir. Yilda ortalama 900-1000 mm. civarinda yagis alan ilçede tabii bitki örtüsünü gür ormanlar olusturur.

Kandira, ilimizdeki temiz sahilleri nedeniyle yaz aylarinda turizm faaliyetlerinin yogunlastigi bir ilçedir. Ayrica Babadag Tepesinde Kocaeli fatihi Akçakoca’nin anitmezari bulunmaktadir. Yöreye özgü Kandira bezi dokuma tezgahlarinda dokunur ve peçete, köse yastigi, masa örtüsü v.b. isler eski Türk motifleri ile islenerek begeniye sunulmaktadir. Hindi ve yogurdu ile hakli bir üne kavusan Kandira meshur süsleme taslariyla da ayrica çok iyi taninmaktadir.


AKÇAKOCA BEY (...../1328)

Osman Gazi'nin silah arkadaslarindan olan Akçakoca'nin, babasi Abdülmelik bin Abdülfettah'dir. Ailesi muhtemelen Anadolu Selçuklulari döneminde uç bölgelere yerlestirilmis bir Türkmen boyuna mensuptur. Akçakoca'nin da Asiret beyi oldugu ve Ertugrul Gazi'ye bagli bulundugu sanilmaktadir. Osman Gazi tarafindan, Orhan Gazi'nin emrinde Konuralp, Abdurrahman Gazi ve Köse Mihal gibi meshur beylerle Sakarya ve Izmit yöresine akinlar yapmakla görevlendirildi. Bu bölgedeki bazi kaleleri ele geçiren Akçakoca, Sapanca gölünün bati tarafindaki bir hisari kendine karargah yapmis ve Izmit yöresine akinlar düzenlemistir.

1326 yilinda Kandira ve civarini zaptetti. Ayrica Konuralp ve Abdurrahman Gazi ile birlikte Kartal civarindaki Aydos'u, ardindan da Samandira hisarini fethetti. Samandira bölgesi kendisine mülk olarak verildi. Birkaç yil daha Izmit-Üsküdar arasindaki yerlere akinlarda bulunan Akçakoca, Izmit'in fethinden önce, 1328 yilinda Kandira yakinlarindaki bir tepede öldü ve buraya gömüldü. Ölümünden sonra, adamlari Karamürsel'in etrafinda toplandi. Uç beyligi yaptigi bölge ise önemi dolayisiyla Sehzade Murad'a (Sultan Murad Hüdavendigar) verildi. Fetihlerde bulundugu Izmit ve çevresine, sonradan Koca-ili denildi. Ayrica bugün Bolu iline bagli Akçakoca ilçesi de onun adini tasir. Haci Ilyas adinda bir oglu vardir. Torunu Fazlullah da önce kadi, sonra vezir olarak Osmanli Devleti'nde önemli görevlerde bulundu

Çetin Aktaş
12.04.2008, 16:15
Gebze´nin de içinde bulunduğu, eski Yunanlılar´ın ve Romalılar´ın Bitinya (Bithynie) dedikleri coğrafi bölgenin bilinebilen en eski tarihi, M.Ö. XII yüzyıla kadar dayanır. Bölge, özellikle Kocaeli Yarımadası, coğrafi konumunun öneminden dolayı, tarihin hemen hemen bütün dönemlerinde, birçok ulusa yurt olmuştur. Asya ile Avrupa kıtaları arasındaki en önemli geçit yeri olan Kocaeli Yarımadası ya birçok ulusun yurdu, ya da gelip geçtikleri, medeniyetlerinden izler bıraktığı bir yer olmuştur.Bilinen ilk ulus göçü de M.Ö. XII. yüzyılın başlarındadır. Bu ulus Yunan kökenli Frikler´dir. Boğaz (Bosforos) yoluyla Anadolu´ya inmişlerdir. XII yüzyıla kadar Trakya´dan İzmit dolaylarına göçler devam etmiştir. Fakat bu dönemde eski Gebze´nin yerine dair hiçbir bilgi edinilememiştir. Kısaca antik çağ Gebze´sinin yeri kesinlikle bilinememektedir.Bugün Gebze´nin olduğu yerde, M.Ö. 281-246 yıllarında Kral 1. Nicomede´nin egemenliğindeki Bitinya Krallığı döneminde Dakibyza ve Libyssa adında yerleşmeler vardır. Eski Gebze´nin yerine dair söylenenler, işte bu tarihlere aittir. Daha eski tarihlere ait bilgiler ise çelişkilidir. Bu yerleşim alanlarının araştırmalara konu olmasının en önemli nedeni ise, ünlü Kartacalı komutan Hannibal´ın krallık döneminde burada yerleşmiş olmasıdır. Hannibal Zama harbindeki yenilgisinden sonra ülkesinde itibar görmemiş ve Bitinya Krallığı´na iltica etmek zorunda kalmıştır. Bitinya Kralları I. ve II. Prusias´ın savaş danışmanlıklarını yapmıştır. II. Prusias´ın ihaneti sonucu düşmanın eline düşmemek için intihar etmiş ve Lybissa´ya gömülmüştür. İşte birçok tarihçinin ve araştırmacının eski Gebze olduğu iddia edilen bu yeri araştırmasının en büyük nedeni budur. Hannibal´ın burayı seçmesinin birçok nedeni vardır. Devamlı izlenme kuşkusu, Nicomedia başkent olduğu için gelenin gidenin çok olması ve tanınma ihtimalinin fazla olması, yönetime güvenmemesi bu nedenlerin başlıcalarıdır. Roma kuvvetlerinden gizlenen Hannibal, korunaklı, kaçışı kolay ve denizle ilişkili bir yer aramıştır. Sonunda bu özelliklere haiz Libyssa´yı seçmiştir.O dönemde Libyssa´nın kurulduğu yer, hem denize hem de karaya hakim bir tepe üzerindedir. Tepenin bulunduğu yer körfezin en dar yeridir.1330 yılında Osmanlılarla Bizans arasında yapılan savaştan sonra Gebze´nin de içinde bulunduğu bölge Osmanlı idaresine dahil edilmknsagggghdggiştir.Bugünkü Gebze´nin kurucusu Orhan Gazi´dir. Gebze´de kendi adına cami de yaptıran Orhan Gazi bölgeye damgasını vuran ilk Türk büyüğüdür. Orhan Gazi, bölgenin imarı ve yaşaması için büyük çabalar göstermiştir. Bu amaçla işletmeler kurup, onlara vakıflar tesis etmiştir. Osmanlıların devlet olma çabaları sırasında, Gebze yine ordugah yerleşimi olarak kullanılmıştır. Osmanlı Beyliğinin kurulmasında büyük emekleri geçen Akçakoca Bey´in oğlu olan İlyas Çelebi de hem Gebze´nin fethinde hem de kuruluşunda büyük rol oynamıştır.Gebze Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarına kadar kimi zaman İstanbul´a, daha çok da Kocaeli´ye bağlı bir kaza olarak, önemli bir yer niteliğini uzun yıllar korur. 1. Dünya Savaşı´nda Osmanlı İmparatorluğunun yenik düşmesi üzerine Anadolu ve Trakya´nın birçok yöresi gibi Gebze´de düşman kuvvetleri tarafından işgal edilmiştir. 1920 yılında İngilizler´in bölgeyi işgaline, 1921 yılının başlarında Yunanlılar da katılmışlardır. Daha sonra Anadolu içerisinde yenilgiye uğrayan Yunan kuvvetleri amaçlarına ulaşamamanın üzüntüsüyle geldikleri yoldan geriye kaçmışlardır. Bu yıllarda Gebze, Anadolu´nun en dikkate değer yerlerinden biridir. Türk kuvvetlerinin biraz ilerisinde İngiliz askerleri bulunmaktaydı. 18-19 Ocak 1923 tarihli Hakimiyet-i Milliye-Ankara Gazetesi´nde Atatürk´ün bölgeyi ve Gebze´yi ziyaret ettiğinden bahsedilir. Atatürk Gebze´deki askeri birliklerin durumundan memnun kalarak geri dönmüştür. İstanbul´un terkedilmesinden sonra Gebze ve Çevresi tamamen emniyet altına alınmıştır. Cumhuriyet´in ilanına kadar kimi zaman İstanbul, kimi zaman da Kocaeli´ye bağlı bir kaza olan Gebze, Cumhuriyet´in ilanından sonra yeni iller kanununa göre il olan Kocaeli´ye bağlanmıştır.


Sözlük Anlamı:Gebze adı köken olarak, diğer eski yerleşmelerin ismine bağlanmaktadır. Araştırmacıların bir çoğu bu görüştedir. Bazılarıysa Libyssa ve Dakibyza isimlerini bazı ufak değişikliklerle kullanmışlardır.Antik çağ araştırmacılarının hemen hemen hepsi Libyssa adını kullanmışlardır. Roma ve Bizans döneminde Dakibyza adı da kullanılmaya başlanan bir diğer isimdir. Okunuş açısından da bu isimlerin Gebze sözcüğünü andırması, kelimenin kökeninin çok eski olduğunu kanıtlamaktadır.Bazı araştırmacılar da yöreden bahsederken, Gebseh, Gebisseh, Gjabseh isimlerini kullanmışlardır.Gekbuze, Ghviza, Gavize, Dschebse, Dschebize, Gebize de kullanılan diğer isimlerden bazılarıdır. Diğer araştırmacılardan bazıları da, "Gebze"nin bir zamanlar Osmanlı ve Bizans savaşçıları arasında sık sık el değiştiren ve özlenen bir yöre olması itibariyle "Gel bize" veya "Bize gel" ifadelerinden oluşan ve zaman içinde değişerek, halkın öz dilinde "Gebze"ye dönüşen bir ad olduğunu belirtmişlerdir. Evliya Çelebi´nin Seyahatnamesi´nde bir kez Kekbeziye ismini kullanmış, Erzurum Seyahatı esnasındaysa Gebze kelimesinin Gelbize´den kaynaklandığını yazmıştır (Gebze, Gelbize'den galattır). İbrahim Hakkı Konyalı ise, eski Osmanlı arşiv kaynaklarında Geybüyze, Geybüveyze, Geyibüveyze, Geyiboyze, Geykivize şeklinde yazıldığını, halen yaşayan ismininse Gebze olduğunu vurgulamıştır. Dacybza, Dacibyza, Geubize, Geliboş, Gekboze kullanıldığı söylenen diğer isimlerdir.

Çetin Aktaş
12.04.2008, 16:24
Halıları ile ünlü olan Hereke'deki Sümerbank Fabrikası sınırları içinde kalan Kaiser Wilhelm Köşkü, ilk günkü güzelliği ve çizgileri içinde yaşamaktadır. Köşk 1884 yılında Alman İmparatoru Kaiser Wilhelm'in Osmanlı İmparatorluğu'nu ziyaret edişi nedeniyle Yıldız Sarayında yaptırılarak bu alana üç günde monte edilmiştir.

Çetin Aktaş
12.04.2008, 16:28
Beldenin orta yerinde ve sahilden 100 mt. Kadar içerde 25-30 metre yüksekliğinde Hereke Kalesinin kalıntıları vardır. Bu gün daha ziyade kalenin tekel surları gözükmektedir. Ayrıca Kaleyi Ulupınar Menbaası'na bağlayan bir yer altı tüneli vardır. Ancak bu tünelin içine girilememektedir. Kalenin devrendi Büyük Konstantin’in annesi Helen tarafından veya Bizans Kralı Herekliüs tarafından bir karakol kalesi olarak kurulduğu tahmin edilmektedir.

Çetin Aktaş
12.04.2008, 16:32
Derince 60 evler sahilinde yapılan Harikalar Sahili masal kahramanlarının donattığı bir yerdir. Bir çok masal kahramanının var olduğu yapılar mevcuttur. Örneğin Nuhun Gemisi şeklinde bir kafe, mantardan büfeler...

Çetin Aktaş
12.04.2008, 16:37
Akçakoca Bey Anıtı
Akmeşe Tümülüsü
Arap Çeşmesi
Aytepe Tümülüsü
Ballıkayalar Vadisi
Banara Çeşmesi
Başdeğirmen Mesire Alanı
Belen Köyü Cami
Beşkayalar Tabiat Parkı
Bostan (Su) Dolabı
Büyük Tümülüs
Canfedâ Hâtun Çeşmesi
Çarşı Camii (Yukarı Camii)
Çoban Mustafa Paşa Hamamı
Çoban Mustafa Paşa Külliyesi
Çoban Mustafa Paşa Şadırvanı
Darıca Kuş Cenneti Ve Temalı Parkı
Demirciler Konağı
Düzmeşe Orman İçi Dinlenme Yeri
Emine (Tüysüz) Çeşmesi
Eskihisar Çeşmesi
Eskihisar Kalesi
Fabrika-i Hümayun
Fevziye Camii
Galipağa Çeşmesi
Gar Çeşmesi
Gazi Lisesi
Gaziler Orman İçi Dinlenme Yeri

Gebze Kervansarayı
Gültepe Nekropolü
Hacı Hasan Taş Çeşmesi – (Ali Ağa Çeşmesi, Nev Çeşme)
Harikalar Sahili
Hereke Kalesi
Hünkar Çayırı (Fatih Sultan Metmet Otağı)
Hünkâr Çeşmesi
Hüseyin Fikri Efendi Çeşmesi (Hacı Hasan Çeşmesi)
İbrahim Paşa Çeşmesi (Gebze çarşı)
İbrahim Paşa Çeşmesi (merkez)
İlyas Bey Camii
İzmit Surları
Kaiser Wilhelm Köşkü
Kanuni Sultan Süleyman (Dil İskelesi) Köprüsü
Kapanca Sokak
Kapanca Sokak Çeşmesi
Karamürsel Bey Anıt Mezarı
Kasr-ı Hümayun (Sultan Abdülaziz'in Av Köşkü)
Kerpe Orman İçi Dinlenme Yeri
Kilezdere Köprüsü
Kocaeli Kent Ormanı
Kurşuncubaşı Çeşmesi
Kutluca Köprüsü (Taş Köprü)
Kuzuyayla Orman İçi Dinlenme Yeri
Malkoçoğlu Mehmed Bey Türbesi
Maşukiye
Maşukiye Şifalı Suyu
Menzilhane Hamamı
Namazgah (Köşklü) Çeşmesi
Nâzır Hüseyin Ağa Çeşmesi
Oluklu Tepesi
Orhan Camii
Osman Hamdi Bey Evi Ve Müzesi
Papaz Çeşmesi
Pembe Köşk
Pertev Paşa Camii (Gebze Yerli Cami)
Pertev Paşa Külliyesi
Pertevpaşa Şadırvanı
Redif Dairesi
Saat Kulesi
Saatçi Ali Efendi Konağı
Saraylı Köyü
Soğuksu Piknik Alanı
Soğuksu Şifalı Suyu
Sultan Baba Türbesi
Sultan Hamid Camii (Aşağı Camii)
Sultan Orhan Camii
Süleyman Paşa Hamamı
Sümer İlköğretim okulu
Sümerbank Çeşmesi
Sırrıpaşa Konağı
Şehitler Korusu
Tarihi Çınar Ağaçları (İzmit Merkez)
Tarihi Gar Binası - Arkeoloji ve Etnografya Müzesi
TCG Gayret Müzesi
TCG Hızırreis Denizaltı Müzesi

Çetin Aktaş
12.04.2008, 16:41
Osmanlı öncesi dönemlerdeki durumu hakkında bilgi sahibi olmadığımız Çenesuyu, ismini, Derince'nin kuzeyinde bulunan Çenedağ'dan alır. Kendine has damak tadı ve kalitesiyle bardağınıza kadar gelen Çenesuyu; Çenedağı'nın 1500 yıllık hazinesinden, hiçbir işlem görmeden yeryüzüne kendiliğinden çıkar. Şöhreti Osmanlıdan beri gelen bu su o dönemlerde İstanbul'a Kocaeli'nden hediye olarak götürülürdü. Evliya Çelebi seyahatnâmesinde bahsetmese de Çenesuyu en az 2-3 asırdır bilinen bir su.

1863 yılında Sultan Abdülaziz tarafından İzmit‘te yaptırılan Kasrı Hümayun'un en önemli bölümlerinden birisi saat kulesi yanındaki taç kapının üstünde bulunan kitabededir. Bu leziz su, kitabede İzmitli şair Savfet tarafından yazılan şiirde “Acebi sözlerim olup Çenesuyu gibi ihla” (Toy sözlerim Çenesuyu gibi tatlı oldu) mısrası ile kendine yer edinmiştir.

1930'lu yıllardan önce at-eşek sırtında veya at arabası ile getirilen Çenesuyu'nun dağıtımı ihaleye verilirdi. Su dağıtımını elinde bulunduran son kişi, Moralı ailesinden Hayri Bey idi. Ahşap damacanalara doldurulan su, arabalarla Yemeniciler Sokağı başında Sucu Hayri'nin yerine getirilir, su satın almak için burada kayıt yaptırılarak sıraya girilirdi. Ö zel sakalar tarafından ahşap fıçılar içerisinde şehre getirilerek satılan su, 1932 yılında şehre gelen isale hattının bir kısmı ile Donanma'nın gemi kazanlarında kullanılmak istendi ise de, sonradan suyun azlığından dolayı Donanma bu inşaattan vazgeçti. Bir yıl sonra Belediye 2 parmak bitünlü borularla şehre suyu getirdi. Kozluk Muhtarlık Binası'nın bulunduğu yerde Çenesuyu deposu yapıldı. Çenesuyu çeşmelerinden biri istasyonda, diğeri Yalı Hamamı Sokağı'nın doğusundaki ilk sokağın başında, biri de açılış töreni için belediye önüne yapıldı. Ancak; Ankara-İstanbul karayolunun yapımı sırasında isale hattının yol güzergâhında kalmasıyla suyun şehirde akıtıldığı depo ve çeşmeler iptal edilerek halkın su ihtiyacı Çınarlı Köyü altında inşa edilen tevzi merkezinde karşılanmaya başlandı. Çene Dağı'ndan itibaren yaklaşık 8 km'lik bir hatla tesislere ulaşan suyun 1995'e kadar Kaşık Tesisleri'nde dağıtımı yapılıyordu. Mart 2002'den itibaren ise yeniden inşa edilen halihazırdaki tesiste 19 lt. PC damacana ile 250 cc'lik ve 200 cc'lik bardaklara dolum yapılmaya başlandı.

Hiçbir suni işleme tabi tutulmayan Çenesuyu Sağlık Bakanlığından ruhsatlı doğal kaynak suyudur. 1.2 (Fr) sertlik derecesiyle ülkemizin en yumuşak suları arasında yer alır ve şişkinlik yapmaz . Doğal yapısında kireç bulunmayan, yumuşak olması nedeniyle böbreklerin dostu, zengin ve dengeli mineral içeriği ile şifa kaynağı olan su, 0.25 mg/lt doğal florür oranıyla çocukların diş sağlığı ve kemik gelişimi için faydalıdır. Hamile ve yaşlılar için idealdir. Yıllardır değişmeyen Çenesuyu, 3.22 mg/lt'lik sodyum oranıyla sodyum diyetine de uygundur.

Çenesuyu, zengin ve dengeli minarellere sahip, eski tabir ile- bir “mâ-i lezîz”dir.

Çetin Aktaş
12.04.2008, 16:44
Bir bahar günü Kandıra'ya yolunuz düşerse İzmit-Kandıra otoyolu etrafında masmavi keten tarlalarını görebilir özlenen mavilikleri daha Karadeniz sahillerine ulaşmadan seyredebilirsiniz. İsterseniz yol kenarında bir tarladan birkaç keten çiçeğini alıp gölgede kurutabilir mavi çiçekleri, narin yeşil yaprakları ile yıllarca evinizin bir köşesinde saklayabilirsiniz. Elbette ketenle yapılacaklar çiçeğini bir köşede kurutup saklamaktan ibaret değil. Yazın serin, kışın sıcak tutucu özelliği ve sağlamlığı için tercih edilen, deseni ve dokuma tekniği ile Kandıra'ya has karakteri olan “Kandıra Bezi”nin kaynağı da yine keten.

“Kandıra bezi”nin öyküsü keten bitkisinin ekimi ile başlar. Keten, sonbaharda ya da ilkbaharda ekilen, tohumu ve lifi için yetiştirilen yıllık bir bitkidir. Tohumundan beziryağı yapılan ketenin lifi de Kandıra Bezi yapımında kullanılmaktadır. Rengi sarımtırak, beyaz ve esmer olan keten lifi, bitkinin sap ve gövdesini oluşturur.



Keten bitkisinde dışta görülen kabuk tabakasının iç kısımlarında, odunsu hücreler arasında, demetler halinde lif hücreleri vardır. Bu lif hücreleri demetleri birbirine ve kabuktaki diğer dokulara pektin denilen bir maddeyle bağlıdır. Olgunluğa erişen keten bitkisinin hasadı, kesilmeden topraktan elle yolunarak yapılır. Kökler bir tarafa saplar bir tarafa olmak üzere demetler haline getirilir. Tarlada kurumaya bırakılan keten, üzerindeki yapraklar kuruyup döküldükten sonra, yine tarlada birbirine çatılarak, beş ile yedi gün süreyle kuruma işlemi devam ettirilir. Bu bekleme süresi sonunda kendi saplarıyla bağlanarak oluşturulan keten demetleri harmana getirilerek sırayla serilip kurumaya bırakılır. Tohumlarından ayırmak için yivi denilen silindir şeklindeki taş bir aletle ve öküzler yardımı ile üzerinden geçilir. Keten liflerinin yapışık olduğu dokulardan ayırmak için derede ıslatılarak çürütme işlemi uygulanır. Yedi gün bekletilen lifler, dereden çıkartıldığında yabancı maddelerden uzaklaştırılmış olur. Harmana getirilen keten demetleri kurutularak tokmak denilen odundan yapılmış bir aletle dövülür. Dövme işlemiyle keten bitkisinin içindeki odunsu parçaların kırılması sağlanır. Sonrasında keten demetleri tutamlanarak (bir avuç içerisine sığacak kadar) mengenez denilen aletten geçirilir. Mengenez'de keten lifinin içindeki odunsu parçalar temizleninceye kadar işlem yapılır. Bu odunsu parçalara keçin denir. Mengenezden çıkan keten lifleri yivi tarağı denilen tarakla taranır ve iki parça halinde birbirine dolanarak burmalar oluşturulur. Tokmakla dövülen burmaların yumuşaması sağlanarak tekrar yivi tarağı ile taranır. Taranan lifler çıkrık yardımı ile büküm verilerek iplik haline getirildikten sonra ılgıdır denilen çatal bir sopaya dolanarak çile haline getirilir.

Çileler kül ile 4-5 saat kazanlarda kaynatılarak ipliğin beyazlaması sağlanır. Kaynatılma sonra kurumaya bırakılan çilelere ipliklerin tüylenmesini önlemek ve dokumada kolaylık sağlamak için çiriş yada haşıllama denilen işlemler yapılır. Bu işlem sırasında düğümlenip karışan iplikleri ayırmak için çileler, kelebe denilen tahtadan yapılmış aletlere geçirilir. Ilgıdır yardımı kelebedeki ipler, zincir atılarak kazıklardan toplanır. Yücüler ve taraktan geçirilerek düzen denilen el tezgahına yerleştirilir. Kumaşın boyuna olan ipliklerine çözgü ipliği, enine olan ipliklerine atkı ipliği denir. Bu uzun ve kademeli süreç sonunda yapılan iplikler Kandıra Bezi'nin çözgü ipliğini, pamuk ipliği ise atkı ipliklerini oluşturur.

Keten iplerinin ekiminden itibaren yapılan bu zor ve meşakkatli işlemlerden sonra kumaşın dokunması işlemi de kendine özgü ve zordur. Dokuma tezgahında dokunan kumaşın sıklaşmasını ve ipliklerin üzerindeki çirişi (Haşıl) gidermek için kumaş dokunduktan sonra yıkanır. Bütün bu işlemlerden sonra el emeği ile dokunan bu kumaşlar gerek tekstilde, gerekse el işlemelerinde kullanıma hazır hale gelmiştir.

Kandıra'daki keten dokumaları, ipliğinin özelliğine göre temelde kalın ve ince olmak üzere ikiye ayrılır. Kalın dokumalar, Çöp-kıtık ipi dokumalarıdır ve dokumalardan çuval, yaygı bezi gibi ürünler elde edilir. İnce bez dokumalarının ipliklerine, desenlerine ve karıştırıldığı diğer dokuma ipliği cinslerine göre farklı çeşitleri vardır. Bunlar; yalıngat, çezme, üskülü-idare, kirli dudu gibi adlar alır.

Kandıra bezi, kundak bezinden, kefen bezine kadar hayatın tamamında kullanılan bir üründür. Bu kumaştan gömlek, iç çamaşırı, hırka, gelinlik, elbise, şalvar, yatak-yorgan çarşafı, yastık kılıfı, sedir örtüleri, masa ve minder örtüleri, perdeler, kilimler, sofra puğları gibi ürünler yapılır. Ketenden dokunarak yapılan Kandıra Bezinin diğer bir özelliği ise çeşitli ip ve sim kullanılarak üzerine yapılan işlemelerdir.

Günümüzde Kandıra ve yakın köylerde keten ekimi az da olsa devam etmektedir. Diğer yandan önceden dokunmuş sandıklarda saklanan bezler artık gün yüzüne çıkmış, modern hayatın getirdiği bir çok üründe keten bezleri malzeme olarak kullanılmaya başlanmıştır. Meslek Liseleri el sanatları bölümlerinde Kandıra Bezinden el işlemeleri yapılarak çıkan ürünler sergilenmektedir.

Çetin Aktaş
12.04.2008, 16:47
Körfezin İncisi olarak adlandirilan Degirmendere, ayni zamanda findigi ile de taninir. Karadeniz findiginin aksine, Degirmendere findigi sivri, veya yassidir ve taze olarak yenir.

İri, kalin kabuklu, turfanda ve çok lezzetli bir findik çesidi olup daha ziyade Degirmendere civarinda yetistirilmektedir. Iç meyve randimani % 47-48 yag orani % 52-56'dir. 520 - 590 adet kabuklu findik 1kg. gelmekte olup zuruflari oldukça uzun ve meyve boyunun iki kati büyüklüktedir.

Yaklasik 150 yil önce “Degirmendere Findigi” olarak meshur olan bu taze findik, belde halki tarafindan bu dönemlerde kayiklarla Istanbul´a götürerek satiliyor ve halk geçimini bu yolla sagliyordu.

20-25 yil öncesine kadar Degirmendere'nin büyük bölümü, findik bahçeleri ile doluydu. Ancak artik Degirmendere findigi çok sinirli bir alanda varligini sürdürüyor.

Şimdilerde Degirmendere Findigi üreticileri genellikle D-130 karayolu kenarinda, Gölcük ile Halidere arasindaki alanda satış yapıyorlar.

Çetin Aktaş
12.04.2008, 16:55
Körfez, Kocaeli´nin 7 ilçesinden biri olup, son nüfus sayımına göre nüfusu 107.058´dir. İlçe merkezinin nüfusu ise, 83.174´tür. 15 adet köyü, 11 adet mahallesi ve 865 adet cadde ve sokağı vardır.

395 Denize 13.500 metre kıyısı ve çok eski tarihe sahip olan ilçemiz tarih içerisinde; brunga, Grünge, brunca, Satryas gibi isimleri taşıdıktan sonra 1420 yıllarında Türklerin eline geçmesiyle, yarım kalmış konut yerlerinde oluşmasından dolayı Yarımca ismini almıştır. 27.05.1964 yılında belediye teşkilatının kurulmasıyla çalışmalarına başlamış ve son olarak da 1988 yılında Körfez ismini alarak ilçe olmuştur.

bölgeye sanayi gelene kadar uğraş olarak (sebze, meyve) bahçıvanlığı ve tarımı seçen yöre halkı 1950´li yıllarda başlayan ve hızlanan sanayileşme sonucu, Körfez´de tüten ve yükselen fabrika bacalarının çoğalmasıyla halkın geçim kaynağı hemen hemen sanayiye kaymış durumdadır. Artık ilçemiz kirazıyla ve sanayisiyle tanınır hale gelmiştir.

Şimdilerde kiraz üretimi Yukarı Yarımca´nın dağlık bölgelerinde yetiştirilmektedir. İlçemiz, toprak, hava, su, ulaşım bakımından uygunluğu endüstriyel alanda gelişmenin nedenleri olmuş, bunun sonucunda kırsal, durgun yaşamdan hızla planlı bir şehirleşmeye gidilmiştir.

Körfez İlçemizden; TEM Otoyolu, D-100 Karayolu ve Demiryolu geçmektedir. Karayollarının İlçemiz boyunca uzunluğu 10,000 metreyi bulmaktadır. Deniz ulaşımı da bulunmaktadır.

Körfez ilçemizde denize açık; rıhtım, iskele ve gezi yerleri bulunmakta, turistik Deniz Köşkü ve Sahil Çay bahçeleri halkımıza çağdaş hizmetler sunmaktadır. Tütünçiftlik Fener Gölü çevre düzenlemesi kapsamında Uluslararası standartlara (Formula yarışlarının da yapılabildiği) uygun oto yarış pisti, yapay göl, halka açık 3 km´lik kıyı bandı ve parklar halkın hizmetindedir. Yine Yarımca´da bulunan Açık Hava Tiyatrosu 12.000 m2´lik alanda 5000 kişilik antik üslup ile kültür faaliyetlerinde büyük hizmet vermektedir.

Çetin Aktaş
12.04.2008, 17:02
KANDIRA YOĞURDU

Kandıra, çevrede yoğurdu ile ünlü olan bir ilçemizdir. Kandıra Yoğurdu’nu ünlü yapan en önemli özellik; geçmişte çok sayıda bulunan, günümüzde ise sayısı azalmakla birlikte hala varlığını devam ettiren manda sütü katkılı yapılıyor olmasıdır.

Bu nedenle hem Kandıra’yı hem de yoğurdunu tanıtmak, yoğurt üreticilerini teşvik etmek amacıyla, Kandıra’da 2000 yılından bu yana her yıl Ağustos ayında, Kandıra Yoğurdu Festivali düzenlenmektedir. İlçeyle adı özdeşleşmiş Kandıra Yoğurdu, yine ilçeye has yöntemlerle yapılmaktadır. 2005 yılı itibari ile Kandıra Kaymakamlığı girişimi ile Kandıra Yoğurdu patent çalışmaları başlatılmıştır. 24/04/2005 tarihinde resmi gazetede tescil ilanı verilmiştir.Ve Kandıra Yoğurduna Patent alınmıştır.
-------------------------------------------------------------------------
KANDIRA HİNDİSİ

Orijinal adı “Amerikan Bronzu” olan siyah renkli hindi, İlçemizle bütünleşmiştir ve “Kandıra Hindisi” olarak anılmaktadır.




1979 yılında açılan “Hindi Üretim İstasyonu” nun 2002 yılında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından kapatılması sonucu halkımız önemli bir gelir kaynağından yoksun kalmaması için İl Özel idaresince hindi palazı getirilmekte ve üreticiye dağıtılmaktadır.
-------------------------------------------------------------------------

Çetin Aktaş
12.04.2008, 17:22
1976 yılında Kocaeli Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi adı altında Elektrik ve Makine Fakülteleri, Temel Bilimler Fakültesi ve Yabancı Diller Enstitüsü kurulmuştur. Kurulan bu kurumlar, 1982 yılında Yıldız Üniversitesi'ne Kocaeli Mühendislik Fakültesi olarak bağlanmış 3 Temmuz 1992 tarih ve 3837 sayılı kanun ile Kocaeli Üniversitesi adını almıştır.

Temmuz 2006 tarihi itibariyle; 171 profesör, 84 doçent, 434 yardımcı doçent, 282 öğretim görevlisi, 163 okutman, 704 araştırma görevlisi, 52 uzman olmak üzere toplam 1890 akademik, 975 idari personeli olan Kocaeli Üniversitesi'nin 11 fakülte, 7 yüksekokul, 1 devlet konservatuvarı, 18 meslek yüksekokul ve 3 enstitüsü bulunmaktadır. Şubat 2007 itibariyle 50.476 öğrencisi ile eğitim-öğretimini sürdürmektedir.

web adresi:[Only Registered Users Can See Links]

yağmur8189
15.04.2008, 17:08
valla kocaeli üniversitesinin umuttepe kampüsü görülmeye değer güzellikte bir kampüs oldu bütün izmitin ayaklarının altında olduğu güzellikte bi manzaraya sahip gerçekten güzel

Çetin Aktaş
18.04.2008, 01:28
1843 yılında Hereke Fabrika-i Hümâyûnu adıyla Hereke’de kurulan fabrika, Osmanlı İmparatorluğu’nun o tarihe kadar halı ve ipekli dokuma alanında kurduğu en kapsamlı fabrikasıdır.

1800’lü yıllarda başlatılan Türk sanayiinin geliştirilmesi çalışmaları kapsamında açılan bu fabrika, kuruluşundan başlayarak sürekli yenilik ve değişiklikler yaşamıştır. Fabrika, o yılların öncü teknolojisini kullanmakta ve Osmanlı devleti adına milli dokumacılık ürünlerinin geliştirmesi ve çağdaşlaştırılmasına öncülük etmekteydi. Öyle ki, Hereke Fabrikası’nın en üst kalitedeki ürünleri; Osmanlı sanayisi’nin bir vitrini niteliğindeki başta Dolmabahçe olmak üzere padişaha ait saray, köşk ve kasırlarda yer alıyordu. Öte yandan bu konuda kolaylık sağlaması için Dolmabahçe Sarayı yapılırken, “Hereke Dokumahanesi” adıyla sarayın bünyesinde bir de atölye kurulmuştu.

Cumhuriyet Dönemi’nde de çalışmasını sürdüren Hereke İpekli Dokuma ve Halı Fabrikası; günümüzde bir Müze-Fabrika olarak üretimini sürdürmekte ve konumuyla benzerleri arasında özel bir yer tutmaktadır.

zeliş
21.04.2008, 16:49
Hmm ben böyle bir yerin varlığından haberdar değilim..:S
Depremi Derince'de yaşadığım için o taraflara hiç gidemedim..:( Neyse cesaret edebilirsem uğrayım..:) sağol...

yoldaş06
21.04.2008, 16:57
Hmm ben böyle bir yerin varlığından haberdar değilim..:S
Depremi Derince'de yaşadığım için o taraflara hiç gidemedim..:( Neyse cesaret edebilirsem uğrayım..:) sağol...


Zeliş' im sen bi uğra sana yakın nede olsa
Ankara'ya gelince de yediğin içtiğin senin olsun gördüklerini anlatırsın :)

eyL
21.04.2008, 17:03
bi türlü gidemedim su dreinceyee bizede yakın sayılır :))

zeliş
21.04.2008, 17:11
Zeliş' im sen bi uğra sana yakın nede olsa
Ankara'ya gelince de yediğin içtiğin senin olsun gördüklerini anlatırsın :)


Canım ya güldürdün beni bugün sağol.. Tamam gidebilirsem anlatırım gördüklerimi..:)

Çetin Aktaş
11.05.2008, 22:48
işte arkadaşlar benim oturdugum belde hereke:) :) :) :)

başak06
11.05.2008, 22:51
vayyy çok güzel biyer... teşekkürler can

DeNiz_MaVisİ
11.05.2008, 23:07
Ne güzel yer emeğine sağlık can...tşk.

ruzgar
11.05.2008, 23:29
bencede mükemmel bir yer
böyle bir yerde oturuyo olsam töbe bırakmam memleketimi
ama ankaradayım nerdeee:(

hakikat
11.05.2008, 23:29
Gerçekten hoş.

rayber özgür
11.05.2008, 23:49
denizin ol duğu her yer güzel can

Çetin Aktaş
11.05.2008, 23:59
İlimizde dağ turizmi açısından çok elverişli bir konumda olan Kartepe. İzmit'in güneydoğusundadır. Yüksekliği 1606 m'dir. Çam, kayın, ıhlamur ağaçlan ve rengarenk çiçeklerle çevrilmiş yoldan Kuzu Yaylası'na gelindiğinde temiz havanın, panoramik manzaranın ve vahşi doğanın birbiriyle kaynaştığı görülür.

Kış sporlarının yapıldığı diğer turistlik bölgelerimizden deniz manzaralarına sahip birkaç dağdan biri olması nedeniyle ayrı bir gü_zellik taşıyan Kartepe, yaz ve kış faydalanılabilecek bîr özelliğe sahiptir.

Kartepe ormanları ve Kuzu Yaylası, günübirlik turizme hizmet vermekte, düzenleme çalışmaları halen sürdürülmektedir. Ayrıca Türki_ye'nin en nefis alabalık cinsi Kartepe üzerindeki küçük göllerde mevcuttur. Günümüzde bahar ve yaz aylarında gezilmeye daha elverişli olan Kartepe'nin bu özellikleri dikkate alınarak kış sporlarının yapılabileceği bir turizm merkezi haline getirilebilmesi İçin çalışmalar devam etmektedir.





31.12.2004 tarhinde turizmin hizmetine açılan Kartepe Dağ Turizm Merkezi 5 yıldızlı ve 650 yatak kapasiteli bir otel ve 200 yatak kapasitesi olan 50 müstakil odalı 4 bloklu bir apart Otel'den mevcuttur. Önümüzdeki yıllar hedef 3.200 yataklı bir turizm merkezi oluşturmaktır.

Çetin Aktaş
12.05.2008, 00:08
arkadaşlar burası sanayi kenti kocaeli

Çetin Aktaş
14.05.2008, 22:08
izmitte 5 tane alevi köyü vardır.bunların 4 tanesi merkeze bağlı köyler.en büyükleri ve en bilineni bayraktar köyüdür.izmit merkeze 15 km uzaklıkta 250 haneli yaklasık 1200 nüfuslu bir köydür.köy yaklasık 200 250 yıl önce kurulmustur.köy orta anadoludan göç almıstır.tokat artova ilçesi dinar köyünden 3 kardeş ilk kurucular arasındadır. tokat niksardan eskisehirden sivastan aileler gelmiştir 200 yıılık sürecte .. halada orta anaodoludan göç almaktadır son 50 yılda çorumdan 2 aile amasyadan bir alie yerleşmiştir.5 km mesafede hacı ibrahimçftliği köyü vardır bu köy karısık bir köydür ve asimile olmustur.10 km mesafede belen (belören resmi adı) köyü vardır bu köy eskisehirden gelen türkmenler tarafından kurulmustur köye yerlestiklerinde hala göçer durumdaymıslar o yüzden bayraktarlılıar onlara yörük der.bu köyde büyükcedir 200 haneye yakındır. belen yakınlarında mecidye köyü vardır bu küçük bir köydür.bunların dıısnda izmitin kandıra ilçesinde karedeniz kökenli çepni olan ballar köyü vardır. ayrıca izmite çok yakın olan yalovada 1935 romanya göçmenlerinin kurduğu subası köyü yine tokmak ve altınova köyleri vardır subası en büyükleridir beldedir çoğunluğu alevidir...izmit merkezde kozmopolit olması ve türkiyenin her yerinden göç almıs bir sehir olması nedeniyle alevi nufüs vardır ama oran olarak rakam vermek olanaksız .ben özelikle kocaeli ilinde yerlesik alevi köyleri olduğunu söylemek istedim çünkü hiç tahmine edilmez ve az bilinir

izmitteki alevi köyleri ,özellikle de bayraktar köyü izmitin mutassıp yerlileri tarafından çok iyi bilinmektedir.bu acıdan ünü çoktan il sınırlarını aşmıştır .ayrıca son seçimlerde izmit kırsalından tulum çıkartan akpye nerdeyse hiç oy çıkmamış tek köydür. köyde sağ partilerde önemli bir varlık gösteremiştir

bayraktar ,hacıibrahim çiftliği, belen (yeni resmi adı belören ) köyü izmit merkeze bağlı yaklaşık 250 yıl kadar önce kurulmuş coğrafi olarak birbirine yakın köylerdir.kurulduklarından bu yana yakın ilişki içinde bulunmuşlardır.

hubyar ocağına bağlı alevilerin yaşadığı hacı ibrahimçiftliği zaman içinde sünnilerin köye yerleşmesiyle asimile olmuştur. artık ayin erkan , cem cemeat yapılmayan köyün, bayraktarda hala akrabaları bulunmaktadır. özü hakka yakın olsun , rahmetli babaannemden çok eskiden bu köyden insanların bayraktar köyüne olan 5 km mesafelik yolu , kundaktaki bebeklerini de yol üzerindeki yatıra bırakarak , katedip ceme katıldıklarını çok dinlemişimdir. aleviliğe bu derece bağlı insanların nasıl olupta asimile oldukları , yolu erkanı bıraktıkları gerçekten çok düşündürücü.

bayraktara daha uzak olan yaklasık 10 -15 km uzaklıktaki belen köyüde nerdeyse 200 haneye ulaşan oldukça büyük bir köydür. söylemez ve mehtili ocaklarına bağlı bu köydede malesef 2-3 yıldır cem yapılmamaktadır.

bu köyde yeniden cem yapılır erkan tututulur mu ,bilemiyorum .ama bu köyünde yolu bırakıp yozlaşmaması için bir şeyler yapılmalıdır ...

bayraktar köyü yola bağlılığını sürdürmektedir. alevi inancına sahiplenme ve bu inancı sürdürme isteği eski kusaklarda ve yaşı 50 yi bulan orta kuşakta daha fazla olup , malesef gençlerin hem bilgi düzeyi hemde yolu sürdürme istekleri yaşlılar tarafından sıkça eleştirilmektedir.kültürel ve inançsal erezyon ,aşınma belirgin olsada ,bunun türkiye genelinde yaşananlardan daha fazla olmadığını düşünüyorum.

bayraktar köyünde çoğunlukla pirsultanlı talipleri yaşamakta olsada


- karababalı

- söylemezli

- hubyarlı

- mehtili

- keçecili

olmak üzere toplam 6 ocak talibi bulunmaktadır. ayni cem diğer talipleride vekaleten gören çorum alacanın çomar köyünden gelen pirsultan ocağı dedelerince yapılır.

pir sultan ocağının mürşidi hace bektaşta oturan çelebilerdir

geçmişte bizim efendi dediğimiz çelebiler köyümüze çok sık gelirlerdi . ama günümüzde malesef bu ziyaretleri yapmamaktalar

bayraktar köyünde hıdırellez hala çok önemlidir. yüzyıllardır olduğu gibi her yıl hıdırellez köye hakim bir tepede mezarlığın ve elif ana yatırının bulunduğu asırlık çınar agaçlarıyla bezenmiş yemyeşil alanda kutlanır

günümüzde karacaahmet sultan dergahından semah ekibinin de katıldığı büyük bir kültürel etkinlik olarak kutlanmaktadır .

izmitteki ve tüm türkiyedeki canları ve alevi inancına saygılı , bu inancı merak eden tüm insanları özellikle hıdırellez şenlikleri zamanı olmak üzere yılın hergünü köyümüze bekleriz .

yüzyıllardır alevi inancını büyük bir içtenlikle ve bağlılıkla yaşatan bayraktarlı canlar izmit gibi kozmopolit bir metropolün hemen yanıbaşında alevi olsun olmasın tüm insanlarımıza büyük bir misafirpervelikle kucak açacaktır.

Çetin Aktaş
14.05.2008, 23:59
Darıca, ismini sahilden 200 m. Kuzeyde bulunan, günümüzde bir burcu ayakta kalan Darıca Kalesinden alır.

Bizanslılar döneminde dışarıdan gelebilecek taarruzlara karşı bir tevkif kalesi olarak kullanılan kalenin tarihteki en eski adı "TARARİON" olarak bilinmektedir. Bu kaleden daha sonraları "TORİCİON" olarak bahsedilir. Bizans döneminde antik dönem "BİTHYNİESİNE" özel önem verilirmiş. Bu dönemde şehir ve kiliseler bir yol örgütüyle birbirine bağlanmıştır; önem derecesine göre sıralanan kent ve kiliseler yol örgütü listesinde Darıca; "KALOS AGROS" ismiyle anılır. Danca'nın (1329) Pelekonon savaşıyla Türklerin eline geçmesinden Cumhuriyet dönemine kadar geçen sürede burada oturan yerli Rumlarca Darıca, "ARECU" ismiyle anılmıştır. Evliya Çelebi Seyehatnamesinde Danca'dan "DAR UCA" olarak bahseder. Cumhuriyet döneminde "DARUCA" Halk dilinde DARICA şeklinde isimlendirilerek günümüzdeki ismini almıştır.

TARİHTE DARICA : İzmit ile İzmit Körfezi M..Ö. XII y.y'ın başlarında Yunan kökenli kavimlerin istilasına uğramış; bu kavimlerin istilasıyla birlikte bu bölgede başlayan yerleşik düzenle tarihi gelişmelerinde başlandığı söylenebilir.

Trakyadan Anadolu içlerine göçen "FRİGLER" daha sonra "MİSYALILAR" Kocaeli bölgesinin ilk yerleşik Halkı oldukları kabul edilir. Osmanlılar döneminde Kocaeli adı verilen yarımadayı bir ara "TİNYALILAR", daha sonra "BİTHİNYENLER" ele geçirerek M.Ö. 378'de "BİTHİNYEN" krallığını kurmuşlardır. Bu krallık döneminde Darıca, nin kurulduğu söylenebilir. Bitinye krallığının Eyalet olarak Roma İmparatorluğuna bağlanmasından sonra 1329 Pelekonon savaşına kadar Darıca Bizanslıların yönetiminde kalmıştır, Bizans hükümdarı III. ANDRANİKOS'un Osmanlı Hükümdarı Orhan Bey tarafından 1329 Haziranında Pelekonon denilen yerde yenilgiye uğratılınca Darıca Osmanlı imparatorluğunun hakimiyetine geçmiştir. Sultan Yıldırım Beyazıt'ın Ankara Savaşıyla 1402'de Timur'a yenilmesiyle altı oğlu arasındaki taht kavgaları Osmanlılarda Fetret Devrini başlatmış Şehzade Süleyman Çelebi tahta oturabilmek için kendine destek sağlamak açısından Gebze, Hereke, Eskihisar, Danca'yı Bizans İmparatorluğuna verdi. Böylece tekrar Bizans hakimiyetine giren Darıca Sultan Mehmed'in komutanlarından Gazi Timurtaşoğlu Umurbey tarafından yeniden fethedilerek Osmanlı topraklarına katıldı. Fethedilen bu toprakları Sultan Mehmed Bursa'daki imaretine vakıf etmiştir. Darıca'daki arazilerin bir kısmı bu vakıf aracılığı ile alınıp satılmaktadır.

Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı 1914-1921 yılları arasında Darıca bazı azınlıklar ve yerli çetecilerin yağmasına maruz kalmış, bunlar (Küçük Aslan Bey) vs. 28 Nisan 1921 yılında Darıca Yunan ve İngiliz birliklerince işgal edilmiş bu işgali küçük yaşta yaşamış olan Şakir Yapıcı, işgallerin başlamasıyla Danca'da oturan Türklerin buradan göç ederek Üsküdar, Kartal, Tavşancıl'a yerleştiğini ifade etmektedir. İşgal kuvvetlerinin 26 Haziran 1921'de Darıca'dan çekilmesiyle göç eden Türklerin tekrar Darıca'ya döndüğünü belirtmektedir. Kurtuluş Savaşı yıllarında yerli Rumlarla çeteci (Küçük Aslan Bey)'in Darıca yöresindeki olumsuzlukları bastırmak için (Büyük Aslan Bey) Kara Aslan, Arnavut Kaplan Ağa (Kaplan Sönmez Yıldız) Kuvayi Milliye ile birleşerek Danca'nın Kurtuluş Mücadelesine katkıda bulunmuşlardır.

yağmur8189
15.05.2008, 17:29
hemşeri canım.. ben kocaeli bayraktar köyündenim orda yaşıyorum..
tokat artova dinar köyüde asıl memleketimiz
bu paylaşımın ve verdiğin bilgiler için sağol can..

Çetin Aktaş
15.05.2008, 23:30
Oturanlar (Soldan sağa)
1- Sapanca Üyesi Müderris Mehmet Hilmi Efendi, 2- Adapazarı Üyesi Şakir Kâzım, 3- Adapazarı Üyesi Kerim Bey, 4- İzmit Üyesi Osman Nuri, 5- Kocaeli’nin İlk Valisi Vehbi (Demirel) Bey, 6- İzmit Üyesi Hüseyin Bedrettin, 7- Geyve Üyesi Hoca Bekir, 8- Kandıra Temsilcisi Edip Paşazade Ruhi (Saner) Bey, 9- Geyve Üyesi Hafız Fuat Efendi, 10- Karamürsel Üyesi Hafız Sebahattin Efendi



Ayaktakiler (soldan sağa)
1- Memur, 2- İzmit Belediye Başkanı Abidin (Aral) Bey, 3- Encümen Başkâtibi Demiroğlu Haydar.





fotoğrafta oturan on kişi, 1922 yılı sonbaharı tarihi bir karar alır. Tutanaklarda kaydına rastlanmayan* bu kararın öneri cümlesinin bir yerinde büyük bir olasılıkla şöyle bir ifade yer alır:



“A D I N A İ Z F E T E N "
Rıfat SEZERALP





1922 yılının sonbaharı.

O günkü adıyla “İl Yönetim Kurulu”, bugünkü adıyla “İl Daimi Encümeni” toplantı halinde.



Yer: o zamanlar vilayet binası olan Hünkâr Kasrı. Tam ortada oturan ve daha sonra Demirel soyadını alacak olan zamanın mutasarrıfı Halil Vehbi Bey, biraz sonra oturumu açacak ve bir öneride bulunacak…



Yaşadığımız şehre bugüne kadar hangi isimler verilmiş ve yönetim açısından nasıl bir süreç geçirmiş? Bu sorunun cevabını aramak için, tekrar geri dönmek üzere, toplantı salonundan ayrılıp tarihin sayfalarını geriye çevirmekte yarar var.



Bizans İmparatorluğu zamanında içinde yaşadığımız yöreye Optimatom Thema, merkezine de Nikomedia deniyordu. Osmanlı fetihlerinden sonra, merkezi “İznikomid” olan Kocaili Sancağı, sırasıyla:



— 1391–1533 yılları arasında Anadolu Eyaleti’ne bağlanır.



— 1533–1844 yılları arasında Kapudan Paşa Eyaleti’ne bağlanır. 1840 yılında, sancağın merkezine İzmid denilmeye başlanır.



— 1844–1845 yılları arasında Bolu Eyaleti'ne bağlanır.



— 1846 yılında Kastamonu Eyaleti'ne bağlanır.



— 1856–1867 yılları arasıda Hüdavendigâr yani Bursa Eyaleti'ne bağlanır.



— 1867 yılında adı İzmid Müşirliği olur.



— 1887 yılında adı İzmid Sancağı Mutasarrıflığı olur.



—1888 yılında İstanbul Hükümeti’ne bağlandıktan sonra adı, İzmid Müstakil Mutasarrıflığı olur.



— Osmanlıcada “d” ve “r” harfleri birbirine çok benzediğinden özellikle yazışmalarda İzmir ile karıştırılmaması için “d” harfi “t” harfiyle değiştirilerek “İzmit” denilmeye başlanır. Yıl: 1906



Toplantı Salonu'na dönmenin zamanı geldi. Mutasarrıf Halil Vehbi Bey oturumu açtıktan sonra, İzmit’in Vilayet olmasını ve isminin de bu yöreyi fetheden Orhan Gazi’nin komutanlarından Akçakoca Bey’in “adına izafeten” vilayetin “Kocaili” olmasını önerir. Bu isimdeki “il” yurt anlamındadır. 11 Şubat 1922 günü il özel idare meclisi de bu öneri doğrultusunda karar verir ve alınan karar Ankara’ya bildirilir.



“Kocaeli” adı, 28 Ocak 1923 günü İçişleri Bakanlığı tarafından onaylanır. Halil Vehbi Bey artık “vali”dir. Kocaeli’nin ilk valisidir.



Kocaeli iline bağlı olan Yalova, kaplıcaları nedeniyle turizm açısından gelişsin diye, 1930 yılında Atatürk’ün talimatıyla İstanbul’a bağlanır. 1954 yılında da Adapazarı, il olduktan sonra Sakarya adını alır ve Kocaeli’den ayrılır.

Çetin Aktaş
15.05.2008, 23:48
[Only Registered Users Can See Links]

Revival
21.05.2008, 23:57
Konuları birleştirdim lütfen KOCAELİ ile ilgili tüm konuları bu başlık altında toparlayın. Yeni konu açmayınız.