Go Back   Aleviweb.com - Alevi Alevilik ve Aleviler Forumu > Aleviler ve Alevilik > Aşiretler / Ocaklar / Köken Araştırmaları

Aşiretler / Ocaklar / Köken Araştırmaları Aşiretleriniz, bağlı bulunduğunuz ocaklar vb ile ilgili araştırmalar, tartışmalar.

Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 27.12.2007, 15:21   #21
Yazar
Rojin
Forumu İyi Bilen
 
Rojin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 21.12.2006
Yaş: 30
Mesajlar: 312
Memleket: ERZİNCAN
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 0
İtibar Puanı: -48
Rojin hakkında olumsuz fikirler mevcut

Ettiği Teşekkür: 117
93 Mesajına 129 Kere Teşekkür Edlidi


Standart

[quote=Aw Munzur;157737]Aslında çok önemli derin ve tartışmalı bir konuya degindin ister istemez Rojin can ben izlenimimi duyduklarımı şöyle anlatayım.Kureyşan ve Baba mansur gibi bazı aşiretler Evlad-u Resül Ehlibeyt yani Peygamber soyundan geldigine inanırlar..

Zaten alevi toplumu içindede bu yüzden hürmet ve saygı görürler..Dedelere anadoluda seyitte derler.Anadoludaki dedelerin büyük bir bölümünün tezi şudur
.

1) Evlad-u Resül yani Ehlibeyt soyunun tükenmediğini ellerindeki yüzlerce yıllık secere nameleriyle ispatlamak isterler.

2) Kerbelada olayı yaşanmadan ehlibeyt soyundan olan bir takım insanların katliamdan kurtulmak için Türkmen ülkelere dağıldığıda söylenir..
[/QUO


açıklamalr için çok sağol

___________________İMZA___________________
Eğer bir adam marşla uyum içinde yürüyebiliyorsa, o değersiz bir yaratıktır. kendisine yalnızca bir omurilik yeterli olabileceği halde her nasılsa yanlışlıkla bir beyni olmuştur onun. Uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir. Emirle gelen kahramanlıktan, bilinçli ve bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten, tüm bunlardan nefret ediyorum. Ben savaşı ve o soğuk silahları öylesine tiksindirici ve aşağılayıcı buluyorum ki böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi yok ederim daha iyi...benim anlayışıma göre sıradan bir cinayet, savaşta adam öldürmekten daha kötü değildir.
Albert EİNSTEİN
Rojin Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 29.12.2007, 00:13   #22
Yazar
cigerxun
Forumla Bütünleşmiş
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 14.10.2007
Mesajlar: 1.144
Memleket: ERZİNCAN
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 52
İtibar Puanı: 107
cigerxun yakında sevilen bir üye olabilircigerxun yakında sevilen bir üye olabilir

Ettiği Teşekkür: 1.261
470 Mesajına 809 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Ben kendim de Dersimde Nazmiye ilcesinde Kurys Baba ocagini ziyaret etim.

Bu yörede Halkin konustugu dil Zazaki.

Nazmiyein cogu Köyleri Kureysan Asiretindeler.

Kurysanlilarin anna dilleri zazaca dir.

Hata yaslilar Türkce bile bilmiyorlar yada sonradan ögrendikleri icin kötü konusuyorlar.
Cogu insanlar dualarini zazaca dilinden yapiyor.
Bu yörlerde video cekimi de yaptik.


Konu cigerxun tarafından (29.12.2007 Saat 11:56 ) değiştirilmiştir.
cigerxun Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
cigerxun Kullanıcısına bu mesajı için 2 üye teşekkür etti:
Alt 07.04.2008, 22:45   #23
Yazar
hüseyin yanmaz
Üye
 
hüseyin yanmaz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 02.01.2008
Bulunduğu yer: istanbul
Yaş: 45
Mesajlar: 32
Memleket: ERZİNCAN
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 40
İtibar Puanı: 50
hüseyin yanmaz yakında sevilen bir üye olabilir

Ettiği Teşekkür: 19
7 Mesajına 11 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

merhaba tercan esenevlerdede var gureşanlı derler bilmem sizin dediğiniz gureyş mi yoksa gureşanlı olması lazım

hüseyin yanmaz Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 10.09.2008, 13:02   #24
Yazar
grls24
Yeni Üye
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.09.2008
Bulunduğu yer: ist
Mesajlar: 3
Memleket: ERZİNCAN
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 0
İtibar Puanı: 10
grls24 iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 4
1 Mesajına 1 Kere Teşekkür Edildi
Standart

ben erzincan abigedeki kureyş ocağından derviş murtezanın torunlarındanım yani dedelik yolunu yürütmesi ve yolu gösterip bilgilendirmesi gerekenlerdenim ama ne yazıkki bizler bu yolu yürütemediğimiz gibi bir de dedelikle alakası olmayanları cemlerde posta oturtanlardanım.şu sıralarda cem vakıfı kureyş ve baba mansur ocağına bağlı olan kişilerin kaydını ve geriye dönük seceresini yapıyor gidip kayıt olalım yolumuza sahip çıkalım buralarda dedelik kurslarıda var onlarada üye olalım .GELİN CANLAR BİR OLALIM YOLUMUZU İLERİ NESİLLERE BİLGİ OLARAK AKTARALIM

grls24 Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
grls24 Kullanıcısına bu mesajı için 1 üye teşekkür etti:
Alt 30.09.2008, 12:20   #25
Yazar
Amistofes
Forumla Bütünleşmiş
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 06.06.2008
Mesajlar: 2.456
Memleket: İSTANBUL
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 68
İtibar Puanı: 639
Amistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üye

Ettiği Teşekkür: 5.807
1.202 Mesajına 2.257 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Makale yazarı: Ali Polat.akt.. Tarih, gün ve saat : 22. Nisan 2007 02:19:20:

Dedeler Evlad-ı Resul Değildir

Ali Polat



Dedelerin saf seyid soyundan olduğu veya olmadığı konusunda genel yaklaşımı din ve dinin içindeki çeşitli doğmatik söylem ve inançlara bağlı olarak aydınlatmaya yerine sosyal ve kültürel boyutlarından da bakmak gereklidir diye düşünüyorum.

Bu düşünce ile hareket ederek konuya sosyal, kültürel ve din bakarak değerlendirme yapmak gerekir.

İlk değerlendirme yapmamız gereken peygamber ve ehl-i beytin durumu ile Anadolu'da yaşayan seyid olduğuna inanılan/kabul edilen dedelerin sosyal ve kültürel olarak bulundukları durum.



Toplumları ve bireyleri ırk, kabile, soy ayrımları anatomik yani bedenin dış görünüşü ve fizyolojik yapısı ile alakalı olduğu kadar kültür ile de doğrudan bağlantılıdır.

Kültür genel anlamda içerisinde din ve inancı, gelenekleri, erkek-kadın ilişkilerini, günlük davranışları, miras ve aile toplumsal bakışını, bireysel davranışlar şekillerini, yerleşim şeklinden dile kadar bir çok alt katmanları içerisinde barındıran bir küredir.

Bireyin hangi ırk, millet veya ulustan olduğunu belirleyen bir kriter nasıl ki dış görünüşü, anatomik yapısı olduğu kadar en az bir o kadarda kültürüdür.

Bireyi doğumdan sonra farklı bir kültür ortamında yetiştirmeniz durumunda kültürel olarak gen bağı bulunan anne-babasından farklı bir kültürde yetişmesi sonusu yeni bir kültürel kimlik kazanır, ancak bu kazanım fizyolojik yapısı ile uygun mudur veya gerçekçi midir?

Bütün bunların ışığında Hz.Muhammed’e, Hz.Ali, Hz.Fatma, imam Hasan, İmam Hüseyin ve diğer imamların içinde bulundukları kültürel ve anatomik bağlarına bakıp ırksal açıklamayı yapmak gerekir.

Gerek peygamber gerekse imamlar doğal olarak Arap ırkının anatomik görüntüsünü taşımaktadırlar. Yani fizyolojik açıdan Arap'tırlar.

Kültürel açıdan baktığımız zamanda Arap ırkının kültürel özelliklerini taşıdıklarını çok rahat görürüz.

Gerek inanç, gerekse kültürün diğer kriterleri bakımından incelediğimizde peygamber ve soyu bütünü ile Arap olduğu yadsınamaz bir şekilde görülür. Bunu örnekleri ile sunmakta mümkündür.

Hz.İbrahim'İn oğlu Hz.İsmail ile birlikte Mekke şehrinde Kabe'yi inşa etmiş ve ibadet yeri olarak kullanmıştır. Kendilerini Hz.İsmail'den geldiğini kabul eden Araplarca da Kabe kutsal sayılmış, yılın belli dönemlerinde hac olayının gerçekleştiği merkez kabul edilmiştir. Bu duruma peygamberin bir itirazı karşı çıkması bir tarafa bizzat kendisi ve aile tarafından kutsal sayılmış, ibadetin merkezi kabul edilmiş, hac görevinin yapılacağı merkez olarak benimsenmiştir.

Diğer bir noktadan peygamber ve ailesi konuştuğu dil, kadın-erkek konusuna bakışı, miras ve aile olayına yaklaşımı gibi bir çok açıdan tipik Arap özelliklerini taşımaktadırlar.

Buraya kadar peygamberin ve Ehl-i beytin ırksal açıdan konumlarını gerek anatomik gerekse kültürel olarak kısaca açıklamaya çalıştım.

Genelde üzerinde özellikle durulan konu değerlendirme kısmı olan dinsel ve dogmatik bakış açısı ile değerlendirme çalışalım.

Bu konudaki genel tanımlama ve görüşlerden örnek vermek gerekir ise;

Irk,soy,boy,kabile bunlar toplumsal,sosyal içerikli kavramlardır.Olaya aşk boyutundan bakmak gerekir. Akıl aşk boyutuna ulaşamaz. Peygamberlerin soyları Adem’den sonra Şit peygamber ve onun eşi Naciye den gelmiştir. Adem her milletin atası ama sonradan Dünyaya nur olarak zuhur eden NACİYE'dir. İşte nurun ikinci kez tecelli ettiği ve ondan sonraki Peygamberlerin Velilerin hepsi bu nurdan gelmiştir. Yani bu nurun oluşturduğu kavim olan GÜRUHU NACİ kavminden gelmişlerdir. Dolayısı ile dedelerin Güruhu Naci soyundan olan Muhammed - Ali soyundan olması gerekir. Bunlara evladı resul de denir. Eğer dede soylu olup bilgisi yoksa zaten onun mürşid i yoktur. Mürşitsiz menzile varılmaz.

''73 MİLLETİN 72 si NARA YALNIZ GÜRUHU NACİ'YE ŞEFAATİM VAR'' Hz. Muhammed (sav) işte bu güruhtan Muhammed - Ali nuru aynı anda zuhur etmiştir. Dünya döndükçe o kavmin nuru (dedeler,seyidler) devam edecektir. Ve Aleviler bu kavime nur gözüyle bakıp hak bilmişlerdir.

Hz. Peygamber ve İmam Ali, Haşimi soyudur, bu soy yine Naci kavmine çıkar. Arap dünyasına bilerek zuhura geldiler ancak Arap değillerdir.

Bu noktada temel alınan vahyi kitapları olan Kuran, Tevrat ve İncil olmak aşıkların söz ve yazıları.

Güruhu Naci kavminin, Şit peygamber ve onun eşi Naciye'den kaynaklandığını, Adem her milletin atası ama sonradan Dünyaya nur olarak zuhur eden Naciye'nin nur olarak ikinci kez tecelli ettiği ve ondan sonraki Peygamberlerin Velilerin hepsi bu nurdan geldiğini beyan edilir.

Bu noktada değerlendirmemiz gereken diğer kavramlar ise vahdet-i vücut, vahdet-i mevcut, tenasüh, hulul/zuhur, devriye. Bu kavramlara kabaca bakarsak;

Vahdet-i vücut: Bu inanca göre her şeyi var eden, şeylere hayat veren "vücudu mutlak" yani Allah'tır. Bu inanca göre insan ruhu Tanrı'nın ruhunun bir parçasıdır, İnsan ve evren Tanrı'nın bir "tecellisi" , görüntüsüdür. İnsanla tanrı birlik içindedir. Yaratılış, Tanrı'nın evreni ve insanı yoktan var etmesi değil, kendisini görünür hale getirmesidir.

Vahdet-i mevcut: Buna göre Tanrı evrenin, bireylerin, doğanın birliğidir. Yaratmak ve yaratılmak edimleri Tanrı'nın "her şeyin birliği" olarak adlandırıldığı bu inanışta kaybolmuştur. . Tanrı göğün yedi katında değil, tüm varlıktadır. Tanrı’ya yakın olmak, Tanrı’yla bir olmak ve Tanrı- evren- insan üçlüsünden oluşan “birliği” Tanrı olarak algılamaktır.

tenasüh: Ruh göçü.

hulul: Tanrı ruhunun herhangi bir bedene girdiğine inanmak.

devriye: İnsan ruhunun asıl kaynağı olan gerçek varlıktan (Vücud-u Varlık) ayrılıp, tekrar ona dönünceye kadar geçireceği evrelerdir. İnsan baba beline ve ana rahmine gelmeden evvel, önce cansızlar, sonra bitkiler ve hayvanlar aleminden geçer. Bunlardan geçmeden önce dört kuvvetin içindedir. Bu dört kuvvet toprak, su, hava ve ateş'tir. İnsanın dört kuvvetten önceki hali ise NUR'dur (Işık'tır).

Baba ve anne'nin çocuğuna vereceği kromozomları, genleri ve fiziksel özelliğidir. Beden bir anlamda Can'ın üzerindeki elbiseden ibarettir, Can'ın görülen halidir, gözün görebileceği, algılayabileceği beynin şekilsen tarifini yapabileceği bir örtüdür.

Çocuk yani insan, babadan ve anneden kişi fiziksel yapısını, anatomik özelliğini, bedeninin şekillenmesini sağlayan genleri ve kromozomları alır.

Bedeni asıl yapan onu anlam katan Can ise ne annedendir ne babadandır.

Tenasüh, yani ruh göçüne ve buna bağlı olarak devriye kuramına ve bunların çıkış noktası olan vahdet-i vücut/vahdet-i mevcut'a inanıyorsak, doğru kabul ediyorsak bunların sonucunda Can'ın anne ve babadan özellik almayacağını da kabul etmemiz gerekmektedir.

Aksi halde ne devriye ne tenasüh ne de vahdet-i vücut/vahdet-i mevcut bir anlam ifade etmez.



21 asrın ilk çeyreğinde yer aldığımız bir dönemde erkek ve dişi'nin birleşmesi ile meydana gelen canlıda baba ve annesinden neleri alacağı bellidir.

Siz çocuğunuza ancak fiziksel yapı taşlarını verirsiniz, onun taşıdığı Can'ı veren, var eden veya oluşturan siz değilsiniz.

Siz çocuğunuza kültürünüzü verisiniz, eğitirsiniz, Can'ın kamil insan olması varlığa ulaşması ve onunla bütünleşmesinde asıl olan eğitimdir, taşıdığı fizyolojik genlerin hiç bir önemi yoktur. Çünkü Can gözün gördüğü beynin algıladığı değildir. O gerçek dolayısı ile mutlak varlık olan Tanrı'nın bir parçası, onun yansımasıdır.



Bedensel özelliğini anne ve babasından alan kişinin nasıl bir Can/ruh taşıdığını, devriyenin hangisinde olduğunu, hangi tenasüh ile bedende bulunduğunu kim bilebilir ki.

Asıl olan kişinin yani Can'ın kendisini eğitmesidir, kamil insan olmaya yönelmesidir, gerçeğe mutlağa ulaşmak için çabalamasıdır.

Kuran'da peygambere "sadece bir uyarıcı, elçi olduğu" vurgulandığı gibi, kendisini eğitmesi ile gerçeğe ulaştığı belirtilir. Buyruk'da yaşanmış bir olaya değinilerek Tanrı katında imamların bile soylarından dolayı üstün olmadıklarından bahsedilir.

Bütün bunların ışığında hangi bedenin sizin deyiminizle Güruhu Naci kavminden Can taşıdığını kim bilebilir ki?

Ancak hayır Can'ı veren, Can'ın özelliklerini belirleyen, Can'ı oluşturan babadır diyenlere elbette ki sözümüz olmaz. Bu da ne Kuran'a ne vahdet-i vücut’a/mevcut’a, ne devriyeye ne tenasühe uyar. Bu ancak kendinizi yaratıcının parçası görmek yerine kendinizi yaratıcı kabul etmek olur.

Av.Ali Güvercin'in "Yaratılış ve İnsan, Peygamberler ve Hz. Muhammed, Dinler ve Alevilik" isimli makalesinde yazdığı gibi "Tanrı'nın Nur’unun İnsan-ı kamil olan insanda tecelli etmesi" ve de "Kuran da söylendiği gibi, Tanrı yüzlerce nebi göndermiştir. Kitabı olmayan ve 4 adette kitabı olan peygamber gönderilmiştir. Bu cümlenin ışığında ve bilimin de yardımıyla, Buda Konficyus ve Brahmanin bu Nebilerden birileri olmuş olduklarını kabul etmemiz gerekir"

Görüleceği üzere nebileri, velileri, pirleri bir ırkın, bir soyun tekeline sokmak, belirlemek yanlıştır.

Kuran, Tevrat ve İncil'de ismi geçen bütün nebiler ve kişiler Ortadoğu, Arap yarımadası kökenlidir. Bu sadece bütün nebilerin bu bölgeye veya bu topluma geldiğini mi gösterir? Dünya'nın başka hiç bir toprak parçasına ve toplumuna nebi gelmemiş midir?

Vahyi gökten kelimelerin dökülmesi midir yoksa Can'ın ulaştığı noktada kelimelerin diline gelmesi midir?

Nebiler sırr-ı hakikat'e ulaşmış ve ulaştıkları bu noktada içinde bulundukları topluma sır'dan bir parça vermek ve de eğitmek amacı ile içlerindekini dışarıya yansıtmış Can değiller midir?

Ehl-i beyt kelimesi iki anlam içermektedir. Görünen yani zahiri anlamı ile ehl-i beyt Hz.Muhammed'in ev halkını, soyunu temsil etmektedir. Ancak Batıni anlamı ile ev halkı onun yolundan gidenleri temsil etmektedir. Onun kurduğu inşaa ettiği din ve inancı kabul edip layığı ile uygulayandır. Bu yolun esası ise ahlak, erdem ve tevhittir. Bu yol sadece peygamberin oluşturduğu bir yol'mudur yoksa kamil insan mertebesine ulaşan, vahdet-i mevcut olan, varlık birliğinde mutlak varlığa ulaşan bütün Can'ların yol'umudur?

Dedelerin kan ve ırk bakımından ehl-i beyt'en olup olmadığı konusuna bir bütün içerisinde sosyal, kültürel ve inançsal anlamda değerlendirmeye yeniden dönersek.

Ehl-i beyt soyundan Horasan bölgesine en büyük göç 18 erkek 19 kız çocuğu olan yedinci imam Musa-i Kazım ve akabinde sekizinci imam Ali Rıza döneminde yaşanmıştır. İmam Ali Rıza'nın mezarı da Horasan’ın Tus kentinin Senabad köyünde bulunmaktadır.

Bu büyük göç sosyolojik açıdan önemli bir olayıda peşi sıra getirmiştir, Ehl-i Şia/Şii ile Türkmen toplumu Horasanda karşılaşmış, bir araya gelmiş ve altıncı imam Cafer-i Sadık tarafından öğreti haline getirilmeye çalışılan Ehl-i Şia/Şii den etkilenilmiştir.

Dikkat ederseniz 9. asırda yaşanan bu olaylarla Türkmenlerin Horasanda bulunması, Türk-Türkmen boylarının Müslümanlığa yoğun geçişi aynı dönemlere yaklaşık denk gelmektedir.

Sizde kabul edersiniz ki sosyolojik terminoloji bakımından yedinci imam Musa-i Kazım'ın ve sekizinci imam Ali Rıza'nın aileleri soylu aile olarak kabul edilir.

Bu tür ailelerde geçmiş, kültür, dil, uygulama, inançların devamı ailenin sürekliliği ve kabulü açısından önemlidir. Bu nedenledir ki soyu bütünü ile Hz.Ali'ye dayanan bu ailelerin ve fertlerinin atalarının kültürlerini, inançlarını katı bir şekilde uyguladığı da kesindir.

Bundan ötürüde ailelerin Hz.Muhammed ve Hz.Ali'den beri hatta onlarından atalarından kendilerine miras kalan din ibadetlerini, kültürlerini, geleneklerini sürdürmesinden daha doğal bir şey olamaz.

Hz.Muhammed ve Hz.Ali'nin bugün Müslümanlığın genel ibadet şekillerini uygulamadıklarını, namazı (sayısı, içeriği ve zamanı bugün ki gibi olmasa bile) kılmadıklarını, Kabe'ye hac görevine gitmediklerini, Ramazan ayında oruç tutmadıklarını, dinsel ibadet şekillerinin Mekke'nin ve dolayısı ile Arap yarımadasının geçmişindeki gibi olmadığını söylemek büyük bir hata olur.

Aynı şekilde Kuran'da yer alan ve aslında Arap kültürünün ve geleneklerinin devam ve örneklemesinin verildiği erkek-kadın ilişkisi, evlilik, miras, toplumsal alan, kölelik, şahitlik gibi unsurlarda ibadet şekillerinde olduğu gibi aynen Hz.Muhammed ve Hz.Ali'nin yaşamlarında yer almaktadır.

Dikkat edersiniz ki Kuran da yer alan bütün örneklemeler, tasvirler, toplumsal kurallar, hukuksal görev tanımlamaları Arap kavminin geçmişinden, geleneklerinden, kabullerinden, ibadet şekillerinden kısaca kültür ve inançlarından izler taşımaktadır.

Ataerkil toplumlar (nerede ise bütün toplumlar ataerkildir) soyun devamı erkeğe bağlandığı gibi kültürün, inancın devamı da erkeğe bağlanmaktadır. Erkek evlendiğinde kendi kültür ve inancını gerek toplumsal gerek yerleşimsel ve gerekse yaşam alanı nedeni ile devam ettir ve bununla da mükelleftir.

Ancak kadın evlendiğinde ailesinden kendisine kalan kültür ve inancı devam ettirmez ettiremez. Evlendiği kişinin, girdiği ailenin kültür ve inancını öğrenir, benimser ve bunu sürdürür.

Bir anlamda toplumlarca kültür ve inancın devamı erkeğin sorumluluğuna verilmiştir. Kadının sorumluluğu girdiği ailenin kültür ve inancını almak ve uygulamaktır.

Bu nokta da bir tarihsel araştırmanın sonucunu vermek istiyorum.

İsmail Onarlı'nın "Horasan'dan Anadolu'ya Şeyh Hasan Ocağı ve Aşireti" isimli araştırma kitabında Şeyh Hasan ocağının kurucusunun hayatının ilk kısmını ve aile kökenin şu şekilde anlatmaktadır.

“Türkistan’ın Yesi şehrinin Üç-Kurgan yöresinde doğan Şeyh Hasan; Oguzlar’ın Bozok kolunun Günhanoğulların Bayat boyunun On-Er oymağındandır. Şeyh Hasan dünyaya geldiğinde dedesi Bahşi Han oymak beyidir. Abbasi zülmünden kaçan Hz. Muhammed-Ali soylu Musa-ı Kazım neslinden olanlar Bahşi Han’a sığınırlar. Bahşi Han oğlu Ahmed’i sığınmacı Musa-ı Kazım’ın oğlu Abbas’ın kız torunlarından Vedduha ile evlendirir. İşte, bu evlilikten Şeyh Hasan doğar.

Bahşi Han oğlu Ahmed, bir seyyide ile evliliğinden sonra kendini tasavvuf ve Alevi öğretisine verir. İlim ve irfan sahibi olan Ahmed, Şeyh ve Hâce ünvanıyla anılmaya başlar. Hz.Ali’nin oğlu Muhammed Hanifi soylulardan ve Hz.Hüseyin oğlu Zeyd soylu seyyidlerden; Kuran’ın batıni (içsel) özünü ve İlm-i Ledün konusunda feyz ve el alır. Batıni ve İsmaili örgütlenmelerde bulunur. Sufilik mahlasi olarak da “VERANİ” lakabı verilir.(4.d)

Bundan sonra “Şeyh Ahmet Verani” olarak ün salar. Şeyh Ahmed Verani’nin Şeyh Hasan’dan sonra Şeyh Ahmed adında bir oğlu daha olur.

Şeyh Ahmed Verani 10-12 yaşlarına gelen iki oğlunu amcazadesi olan Hâce Ahmet Yesevi (1103-1228) dergâhına eğitim ve öğretim için verir. Şeyh Hasan ve Şeyh Ahmed; Yesi’deki dergâh da; Türkçe tarikat erkânı ve sülük adâbını, İslami ilimleri ve Türk sufiliğini, ahlâki ve tasavvufi kaide ve kurallarını kısa zamanda öğrenerek Hâce Ahmed Yesevi’nin halifeleri arasına girerler.”

Türk-Türkmen boylarının inanç ibadet ve kültürlerinin Arap kavimlerinin ki ile aynı olması beklenebilir veya aynı mıdır?

Sanırım bu soruya verilecek cevap hayır aynı değildir olsa gerek.

Arap kavimden gelen ve soylu aile kabul edilebilecek olan inanç ibadet ve kültürüne sıkı sıkıya bağlı Ehl-i beyt soyundakilerin Türk-Türkmen inanç ibadet ve kültürünü benimsemeleri kabullenmeleri olabilir mi?

Horasan da Türk-Türkmen boylarından ailelerin kızları ile evlilik yapan Ehl-i beyt soyundan olan erkeklerin kendi kültür inanç ve ibadet şekillerini terk etmesi mümkün müdür?

O halde Horasan da gerçekleşen evliliklerde kültürel inaçsal ve ibadetsel değişiklikler meydana gelmemiş, ataerkil toplum geleneğini sürdürülerek erkeğin kültür, inanış ve ibadet şekli hakim olmuştur.

Bütün bu tespitlerin bilgilerin verilerin ve bilimin ışığında şu söylemek yanlış olmaz; Horasan da yapılan evliliklerde kültür ve ibadet değişimi olmamış, Ehl-i beyt soyu ile bağlantı evlilik yolu ile kurulmuş ve Türk-Türkmen kültür ibadet ve inanışı Ehl-i beyt'en kız alan ailelerce sürdürülmeye devam etmiştir.

Kısaca ehl-i beyt soyuna bağlı olma, seyid olma durumu erkek tarafından değil kız tarafından olup kız almak sureti iledir.

Peki bunun bir önemi var mıdır?

Eğer ki seyid'lik, dede'lik, Evlad-ı Resul’lük ve Ehl-i beyt soyundan olma koşulunu "soy erkekten devam eder" diye kabul edersek vardır. Bu durumda Anadolu da yaşayan seyid kabul edilen hiçbir dede’nin, hiç kimse’nin soyu bu bağlamda seyid, evlad-ı resul, soyu ehl-i beyt'e dayanmamaktadır.

Buna karşı olacakların öncelikle Arap yarımadası, Ortadoğu gibi bölgelerde yaşayan evlad-ı resul, seyid, Ehl-i beyt soyundan olanların kültürlerine, ibadet ve inanışlarına bakması gerekir.

Yukarıda da açıklamaya çalıştığım gibi önemli bir soy olan Ehl-i beyt’en gelen kişilerin 9. asır ile 11. asır arasındaki 200 yıl içerisinde kendilerini önemli kılan ve atalarından miras kalan kültürlerini, dillerini, ibadet şekillerini, ritürllerini v.b. değiştirdiklerini bütünü ile Türk-Türkmen kültürünü, dilini, ibadet şeklini, ritüellerini benimsediğini söylemek bilimsel olmadığı kadar mantıksızdır da.

Bir konuda en önemli örneklemenin yapılacağı bir hususta Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin Türk-Türkmen oluşu ancak aynı zamanda erkek soyuna dayalı Evlad-ı Resul olması, Ehl-i beyt soyundan gelmesi, seyid olmasıdır. Bu konuda da genel veya bir kısım görüş şu yöndedir;

Hacı Bektaş, İmam Musa-i Kazım'ın soyundan gelmekte ve kendine ''PİRİ TÜRKİSTAN' demekte, yani Türklerin piri. Bununla beraber 80 bin rum eri, 90 bin horasan piri, yine Türk olduklarını beyan etmişlerdir. Anadolu’yu da Türk - İslam sentezinde irşat etmişlerdir.



Hacı Bektaş Veli Türk olduğu için Hz. Ali’de Türktür. Tıpkı Şah Hatayi, Pir Sultan, Yunus Emre, Fuzuli’nin Türk olduğu gibi.

Hünkar Hacı Bektaş Veli olmak üzere Şah Hatayi, Pir Sultan,Yunus Emre ve Fuzuli elbette ki Türk’tür Türkmen’dir.

Zaten Türk-Türkmen oldukları için dilleri, gelenekleri, inançları, ibadet biçimleri, kültürleri, kadın-erkek yaklaşımları, topluma bakışları Arap kavminden dolayısı ile Hz.Muhammed Hz.Ali kısaca Ehl-i beytten farklıdır.

Eğer ki Arap veya Arap kavminden gelmiş olsalardı, eğer ki soyları erkek tarafından Arap kavmine ve dolayısı ile Ehl-i beyte bağlı olmuş olsaydı yazdıkları, eserleri, düşünceleri çok farklı olurdu.

Ben Hünkar Hacı Bektaş Veli'yi Arap görmüyorum. Görmediğim içinde soylarının erkek soyuna bağlı olarak Evlad-ı resul, seyid, Ehl-i beyt'e dayanmadığını söylüyorum.

Bir yandan soy erkekden devam eder deyip diğer yandan buna bağlı olarak Hünkar Hcı Bektaş Veli'yi erkek soyuna bağlı olarak Ehl-i beyte dayandıran Evlad-ı resul kabul eden bir anlamda onu Araplaştıranlara itiraz ediyorum.

Asıl Araplarla arası iyi olanlar öyle sanırım ki bir yandan soy erkekden gelir deyip diğer yandan Hünkar'ı erkek soyu tarafından Ehl-i beyte bağlandıranlardır.

Hünkar'ımın güzel bir sözü vardır bilirsiniz; "İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır"

Makala-ı Hacı Bektaş-ı Veli'yi okuduğunuzda, Vilayetneme'yi okuduğunuzda Hünkar'dan miras kalan sözleri incelediğinizde Hz.Muhammed'in Hz.Ali'nin yaşayış tarzını, ibadet şeklini, inanç ritüellerini, kültürünü görüyorsak ancak o zaman Hünkar gerçekten erkek soyu tarafından evlad-ı resul'dür, o zaman Ehl-i beyt soyundan gelmedir diyebiliriz. Bütün bu olguların ve bilimin ışığında dedelerin erkek soyuna dayalı olarak Evlad-ı Resul, Ehl-i beyt soyundan olduğunu iddia etmek veya öne sürmek, karanlığa yürümektir







Kureysan Ocagi Hakkinda Yazar Ezeli Doganayin genis capli bir arastirmasi yakinda sonuclanarak Ontoloji olorak hazirlanma asamasindadir.

Yazarin Kitabi cikar ise siz dostlar ile paylasmak isterim.

Bu ocak konularinda aydinimiz Nejat Birdoganin genis arastirmalarida mevcuttur.

Aydin yazarimizin bu birikimlerinden , yazdigi eserlerinden faydanilabilinir.

Benzer konuyu yazar Hasim Kutlu, yazar Ünsal Öztürk te Hatta Yazar Esat Korkmazda kismen deyinmislerdir.

Bilinen Anadoluda en eski (kadim) ocaklardan bir tanesi Kureysandir.

Saygilarim Insan sevgilerimle

Amistofes Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 08.10.2008, 23:03   #26
Yazar
lulan
Forum Katılımcısı
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 04.09.2008
Mesajlar: 158
Memleket: SİVAS
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 40
İtibar Puanı: 250
lulan sevilen bir üyelulan sevilen bir üyelulan sevilen bir üye

Ettiği Teşekkür: 133
78 Mesajına 132 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alıntı:
hemavaz Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
çıralık ne demek soracağım ama ayıp olmazsa?
Çıralık alevi iktisadi modelinin temel taşıdır.Çıralık modeli çökünce, alevi ocaklarıda tek tek sönerek, yok olmaya başladılar.Alevi düşmanlarının ağır propagandası altında, bilinçsiz alevilere, çıraklık bir sömürü olarak anlatılınca alevi ekonomi sistemide iflas etmiştir.İlkesi rıza lokması olup, kırk pay nispetindedir.Dünya büyük bir ekonomik kıriz yaşarken.Çözüm olarak bu alevi ekonomik modelinin incelenmesini önerenlerdenim.Saygılar.

lulan Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 08.10.2008, 23:15   #27
Yazar
lulan
Forum Katılımcısı
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 04.09.2008
Mesajlar: 158
Memleket: SİVAS
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 40
İtibar Puanı: 250
lulan sevilen bir üyelulan sevilen bir üyelulan sevilen bir üye

Ettiği Teşekkür: 133
78 Mesajına 132 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alıntı:
venge hak Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
KUREYŞANLILAR:

Her ne kadar oymak görünümünde isler de, bu kesime oymaktan çok olacak denilir. Sayısal çocukları nedeniyle oymak hüviyetine bürünmüşlerdir. Doğu Anadolu'daki halk arasında Kureyşanlılar'a kutsal bir ocak gözü ile bakılır. Adından çağrışımla bu ocağı, Kureyşanlılar'a kutsal bir ocak gözü ile bakılır. Adından çağrışımla bu ocağı, Arabistan'daki Arap kabilesine bağlamak yanlış olur.

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, Kureyşanlılar dahil tüm ocaklar, Horasan'dan gelmelidir. Bulundukları yerde, bin yıllık zaman içinde Türkçe'den başka dil de bilmektedirler. Ancak, yaptıkları cemlerde Türkçe gülbanklar okuyup, Türkçe ibadet etmektedirler. Kureyşanlılar'dan dedelik yapanlara, "horasanlı Baba Kureyş" denilir. Bu ocakların, Batı Anadolu'da algılandığı gibi Kürtlükle uzaktan-yakından bir ilgileri yoktur.


Kureyşan Ocağı, genelde toplu olarak Nazmiye-Erzincan-Pülümür ve Magirt'te bulunur. Kimi yer ve Köylerde de dağınık olarak yerleşmişlerdir. Kiği Varto-Hınıs Yörelerinde yarleşenler de vardır.

Kiği-Karlıova-Hınıs-Vatro-Bingöl-Erzincan bölgelerindeki Alevi kesimi, Kureyşanlı dedelere, ulu kişiler olarak kabul etmektedir. Bu ocaktan gelenler hakkında kötü düşünmezler. Düşünenlerin de çarpılacağı inancı yaygındır. Aynı inanç, Malatya-Elazığ ve Maraş Alevileri arasında da vardır.

Diger oymaklar, Kureyşanlı ocağından gelen dedelerin mürtleridirler. Daha doğrusu, buralardaki geniş halk kesimi, Kureyşanlı aileler arasında paylaşılmıştır. Her dede, kendisine bağlanan oymak ve aileleri kış mevsiminde ziyaret eder. Cem yapar, yol-yordam gösterirler.

Dersin yöresinde "Kureyşan" ocağından başka Baba Mansur vb. ocaklar da vardır. bu dede ocaklarından Baba Mansurlar'la Kureyşanlılar, birbirlerinin yakın akrabaları oldukları gibi diğer ocaklarla da ilintileri vardır.

Kureyşanlılar, çoğunlukla Erzincan-Tunceli-Elazığ yörelerinde bulunmaktadırlar. Keramet gösterdiklerine inanılan Alevi dedelere bu gücün doğuştan Kureyşanlı ocağına verildiğine inanılır.

Erzincan'da valilik yaptığı dönemlerde yaptığı araştırmalar sonucu yazdığı Erzincan tarihinde Ali Kemali, Kureyşanlılar'ı birtakım dallara ve şubelere ayırır. Buna göre Kureyşanlılar:

1- Hüseynan

2- Gülnan

3- Kalyan

4- Valyan

5- Aliyan

6- Heman

7- Süleymaniyan

8- Çitan

9- Güdan

10- Seyhan

11- Gaziyan (2)



2-Ali Kemal -Erzincan Tarihi- s.184






Sevgili dostum: Genetik mühendisliği bu kadar geliştide bizim haberimizmi olmadı. Kendileri bir tarih olan Kureyşan'lara bu türk genini bir çırpıda nasıl aşılayabildin. Bunun bir yolu varsa bizde öğrenelim.Bende Japon olmak istiyorum. Belki bir yol gösterirsin.

lulan Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 15.02.2009, 20:23   #28
Yazar
ozany
Üye
 
ozany - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 24.01.2008
Bulunduğu yer: tekirdağ, van
Mesajlar: 10
Memleket: ERZURUM
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 39
İtibar Puanı: 10
ozany iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Benim anne tarafım kureyşan aşiretinden geliyor.. hatta dedemde alevi dedesiydi ama ben pek tanıyamadım dedemi maalesef.. çok az gittiğim dedemin evini hatırlıyrm hayal meyal salon duvarında bir türk bayrağı sağında ve solundada kocaman atatürk ve hz ali resimleri vardı bu görüntüyü hiç unutmam beynimin bir tarafına adeta kazanmıştır.. Dedem çok yoksuldu ama çok inançlı bir insandı o kadar çok seveni vardıki bu beni hep çok etkilemiştir..[IMG][/IMG]

ozany Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 13:25.


Powered by vBulletin® Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Yazılan yazılar ve yayınlanan resimlerin tüm hakları yazan kişiye aittir. Site hakları Aleviweb.com adına saklıdır.

Yandex.Metrica