Go Back   Aleviweb.com - Alevi Alevilik ve Aleviler Forumu > İnsan/Yaşam > Bilim ve Teknoloji

Bilim ve Teknoloji Bilim ve Teknoloji haberleri, gelişmeler, yenilikler

Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 16.05.2019, 14:29   #11
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi


Standart

YENİ ÇAĞ FELSEFESİ

15., 16. ve 17. Yüzyılı kapsayan ve Yeni Çağ olarak da bilinen dönemde, felsefe, bilim ve sanat alanında devrimci gelişmeler meydana gelmiş, bu alanlarda adeta bir patlama yaşanmıştır. Yeni Çağ, Orta Çağ’dan çıkış dönemidir ve Latince’de yeniden doğuş anlamına gelen Rönesans olarak da bilinir. Dante, Shakespeare, Cervantes gibi edebiyatçılar, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Rafaello, Boticelli gibi ressamlar ve heykeltraşlar, Kopernik, Galileo, Kepler, Newton gibi doğa bilimciler, Bacon, Hobbes, Descartes, Locke, Leibniz, Spinoza gibi filozoflar bu dönemde yaşamışlardır.

Bu dönemin ortak özelliği, felsefenin, bilimin ve sanatın, dinin etkisinden yavaş yavaş çıkmaya başlamasıdır. Din etkisi bu dönemde tamamıyla ortadan kalkmasa da, Yeni Çağ’da, Orta Çağ’dan farklı olarak, felsefe, bilim ve sanat dine endekslenmemiştir ve bir din fetişizminin etrafında dönmemiştir.

Doğa bilimlerinde, Kopernik, Galileo ve Kepler, dünya merkezci bir evren anlayışını yıkmışlar, dünyanın güneş sisteminde güneşin etrafında dönen gezegenlerden birisi olduğunu kanıtlamışlardır. Newton, yerçekimi yasası olarak da bilinen kütle çekim yasasıyla, evrendeki hareketin nasıl meydana geldiğine dair devrimci bir gelişmeye imza atmıştır. Felsefede, Bacon, Hobbes ve Locke, deneyimci akımın gelişmesine, Descartes, Leibniz ve Spinoza da, akılcı akımın gelişmesine önemli katkılar sağlamışlardır. Ayrıca Locke’un siyaset felsefesi alanında ortaya koyduğu kuramlar, monarşinin, feodalizmin ve teokrasinin yıkılma sürecini başlatan 1776 Amerikan devriminin ve 1789 Fransız devriminin temelini oluşturmuştur.

Özetle, Tanrı’nın varlığına dair Orta Çağ’da ortaya atılan iddialar, bu dönemde geçerliliğini korusa da, felsefenin ve bilimin odak noktasında yer almaktan çıkmıştır.

DAVİD HUME: TANRI’NIN VAR OLUP OLMADIĞINI BİLMEK OLANAKLI DEĞİLDİR

Orta Çağ’da ortaya çıkan kuramlara yönelik ilk ciddi ve sistematik eleştirileri getiren filozof ise David Hume’dur.16 18. Yüzyılda yaşayan İskoçyalı filozof Hume, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma ve Doğal Din Üzerine Söyleşiler başlıklı eserlerinde, yukarıda özetlediğimiz dört akıl yürütmeye karşı şu akıl yürütmeleri ve anti-tezleri geliştirmiştir:

1) Ontolojik akıl yürütmenin anti-tezi: Varlık sadece deneyim kapsamında bilgisine sahip olabileceğimiz bir şeydir. Varlık konusu sadece a posteriori önermeler bağlamında ele alınabilir ve olgularla ilişkilidir. A priori önermeler varlık konusunda bir bilgi aktarmazlar ve sadece Matematik alanında geçerli olabilirler. İnsan zihninde kurgulanmış bir Tanrı tasarımı ve tanımı Tanrı’nın varlığını kanıtlamaz. Varlığı zorunlu olan bir varlık yoktur. Varlık olgusal ve olumsal bir konudur. Zorunluluk sadece Matematik’teki a priori önermelerde geçerlidir ve bu önermeler varlık ve var olan şeyler hakkında bir bilgi aktarmazlar.

2) Kozmolojik akıl yürütmenin anti-tezi: A priori zorunlu önermeler sadece Matematik’te söz konusu olabilir ve bize olgular hakkında bilgi aktarmaz. Olgularla ilgili akıl yürütmeler varlıkla ilgilidir. Olgusal akıl yürütmeler izlenimlerden, yani deneyimlerden, yani duyu algılarından ve duygulardan kaynaklanır. Geçmiş zamana ve şimdiki zamana ait tikel izlenimleri aşan izlenimlerin kaynağında da nedensellik ilkesi vardır. İnsan zihni, belli başlı olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkisini, belli başlı olaylar arasındaki sürekli birleşikliğin deneyim edilmesi sayesinde kurar. Bunun gerçekleşebilmesi için, hem nedenin, hem sonucun, hem de ikisi arasındaki sürekli birleşikliğin deneyim edilmesi gerekir.17 Oysa ilk neden olduğu söylenen Tanrı, deneyim kapsamı dışında bir varlık olarak tanımlanmaktadır. Tanrı deneyim edilen bir varlık değildir. Bundan dolayı, Tanrı nedensellik ilişkisi bağlamında ele alınamaz ve bir ilk neden olarak, kendisinin nedeni olmayan ve her şeyin nedeni olan bir varlık olarak ortaya konamaz. Sözde ilk neden ve onun yaratma süreci hakkında hiçbir deneyime sahip olmadan ve sözde sonuç olan evren hakkında çok sınırlı bir deneyime sahip olarak, Tanrı’nın varlığı hakkında bir sonuca ulaşılamaz.

3) Teleolojik akıl yürütmenin anti-tezi: İnsanın tasarımı ve yaratımı ile Tanrı’nın tasarımı ve yaratımı arasında bir benzerlik kurmak, antropomorfik bir süreçtir. Başka bir deyişle, burada yapılan şey, insana ait özellikler üzerinden, varlığı bilinmeyen bir kurgu hakkında çıkarımlar yapmak, insani özellikleri, Tanrı adı verilen bir kurguya yüklemektir. İnsan zihninin yapısı üzerinden evrenin yaratılış modeliyle ilgili bir bilgiyi ortaya koyamayız. Burada, Tanrı’nın insanı kendi formunda yarattığı varsayımı vardır. Oysa hem Tanrı’nın varlığını hem de Tanrı’nın yaratma biçimini bilmemiz olanaklı değildir. Bu, insan zihninin kapasitesini aşan bir konudur. Var olan bir Tanrı’nın mı insanı kendi formunda yarattığı, yoksa insanın mı var olmayan bir Tanrı’yı kendi formunda kurguladığı, bilinemez bir konudur. Evrenin düzenli olduğu varsayımından da Tanrı’nın varlığına yönelik bir çıkarım yapılamaz. Çünkü evrenin kendi içinde düzenli olup olmadığından söz edemeyiz. Evrenin düzenli olup olmadığı onu anlamaya çalışan insanın zihnine göre değişir ve bu göreceli bir konudur. Kimine göre düzenli görünen şey bir başkasına göre düzensiz görünebilir. Düzenlilik ve düzensizlik özellikleri insan zihninin evrene yüklediği şeylerdir, evrenin kendi içinde olan şeyler değildir. Ayrıca, teleolojik akıl yürütmenin temelinde kozmolojik akıl yürütme ve nedensellik ilkesi vardır. Oysa Tanrı, kozmolojik akıl yürütmeye karşı geliştirilen akıl yürütmeden de anlaşılacağı gibi, nedensellik ilkesi bağlamında ele alınamaz.

4) Kötülük sorununa karşı akıl yürütmenin anti-tezi: Kötülük sorununa karşı Orta Çağ’da geliştirilen akıl yürütme, Tanrı’nın var olduğu ve ruhun ölümsüz olduğu varsayımına dayanmaktadır. Oysa söz konusu iki konu da bilinemez olan ve insanın zihinsel kapasitesini aşan konulardır. İnsanın anlama yetisi bunların bilinmesini olanaklı kılmaz. Ontolojik, kozmolojik ve teleolojik akıl yürütmelere karşı geliştirilen akıl yürütmeler bunu açıkça göstermektedir. Bunun da ötesinde, Epikuros’un ortaya koyduğu akıl yürütme, Orta Çağ teolojisi için de geçerlidir. Çünkü bu teolojiye göre Tanrı tanımı gereği mükemmeldir. Oysa, hem insanın özgür iradesi bağlamında ortaya çıkan, hem de insanın özgür iradesine bağlı olmayan kötülükler, gayri mükemmel unsurlardır. Kötülüklerin mükemmelliğin uzantısı olduğu söylenemez. Mükemmellik, kötülüklerin var olmadığı mükemmel bir evrenin yaratılmasını da olanaklı kıldığı için, Tanrı böylesine mükemmel bir evreni de yaratabilirdi. İçinde yaşadığımız evrenin ve dünyanın, olabilecek olanların en iyisi olduğunu söylemek olanaklı değildir. Kötülüğün var olduğu bir dünyadan ve yaşamdan Tanrı’nın varlığı çıkmaz, aksine, Tanrı’nın varlığına yönelik kuşku çıkar. Bunun aksini savunmak, bu dünyadaki ve yaşamdaki kötülükleri, acıları ve haksızlıkları küçümsemek anlamına gelir. Öte yandan, insanın, kötülüklerden korunmak için bir Tanrı kurgusuna sığınması veya siyasi iktidarlar ve düzenler kurmak için Tanrı’yı kullanması, Tanrı’nın var olduğunun göstergeleri değildir. Tanrı kurgusuyla bağlantılı psikolojik veya sosyolojik gerekçeler, Tanrı’nın varlığıyla ilgili epistemolojik ve ontolojik temelleri oluşturamazlar. Bunun da ötesinde, ahlak ile din arasında zorunlu bir bağlantı yoktur. Ahlak dinin tekelinde değildir. Dindar olduğunu söyleyip ahlaksız olan çok insan olduğu gibi, çoğunluk, bu tür insanlardan oluşur. Ahlakın temeli din değildir, insanın duygularıdır. Bu duygular bağlamında, insanların arasında, din olmaksızın, inter-sübjektif bir boyutta, ortaklıklar kurulabilir. Duygudaşlık bunun bir örneğidir.

Sonuç olarak, Hume’a göre, Tanrı’nın var olup olmadığını bilmek olanaklı değildir. Ateizmi, genel olarak Tanrı’ya yönelik bir inançsızlık olarak tanımlayacak olursak, Hume, Agnostik bir Ateisttir. Hume, bilgi temelli inanç ile iman temelli inanç kavramlarını ayırır ve Tanrı’ya yönelik inancın sadece iman üzerinden geliştirilebileceğini ve bunun da dinin yapısına daha uygun olduğunu söyler. Ancak Hume, bilgelik için mücadele veren bir insanın, iman üzerinden değil, akıl ve deneyim üzerinden bir inanç geliştirmesi gerektiğini söyler ve dini inançların bilgeliğe aykırı olduğunu vurgular.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 17.05.2019, 06:57   #12
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

KARL MARX

Felsefe tarihinde ateizmi savunan en önemli düşünürlerden birisi de, 19. Yüzyıl Alman filozofu Karl Marx’tır. Marx’ın kuramları ağırlıklı olarak kapitalizmin çözümlemesine ve eleştirisine odaklanmış olsa da, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Musevi Sorusu Üzerine ve Ekonomik ve Felsefi Metinler gibi eserlerinde yer alan dine yönelik eleştirileri de, kuramlarının içinde önemli bir rol oynar.

Marx, kapitalist düzende, üretim araçlarının, yani üretimin yapıldığı merkezlerin, özel mülkiyette olduğunu, bu nedenle sınıflı bir toplumun ortaya çıktığını, bu düzende, sermaye sınıfının, üretimi yapan işçi sınıfını sömürdüğünü vurgular. İşçinin ve çalışanın üretimi sonucunda ortaya çıkan ürünün, piyasada bir ticaret nesnesine dönüşmesi sonucunda ortaya çıkan artı değerden, işçinin ve çalışanın kendisi bir pay alamamakta, artı değer, sermaye ve mülkiyet sahibinin hanesine yazılmaktadır. Bu sömürü düzeni, işçinin, emeğine, ürününe ve kendisine yabancılaşmasına yol açmakta, işçinin ve çalışanın kendisini gerçekleştirmesi ve geliştirmesi önünde bir engel oluşturmaktadır.

Feodalizm döneminde geçerli olan ve toprak ağalarının çiftçileri sömürdüğü düzen, sanayi devriminden sonra, başka bir formatta devam etmektedir. Ancak söz konusu sınıf çatışması ve çelişkisi, ekonomik ve toplumsal yasalar gereği sürdürülebilir olmadığı için, feodalizm gibi, kapitalizmin de zorunlu olarak yıkılması, ayrıca, kapitalizmden komünizme geçilmesi kaçınılmazdır. Komünizm, üretim araçlarında özel mülkiyetin olmadığı, sınıfların olmadığı, yabancılaşmanın ortadan kalktığı bir toplumsal düzendir.

Marx’ın bu çözümlemesi bağlamında, dinle ilgili olarak da ortaya koyduğu çok önemli düşünceler vardır. Marx’a göre din, her ne kadar ruhsuz dünyanın ruhu ve kalpsiz dünyanın kalbi olmak iddiasıyla ve bir mutluluk vaadiyle ortaya çıkmış olsa da, metafizik, öte dünyacı, anti-hümanist yapısı nedeniyle, empirik ve maddi gerçeklerden kopuk olması, olgular yerine kurgular üzerine inşaa edilmiş olması ve sömürünün temelindeki ekonomik nedenleri anlayamamış olması nedeniyle, sömürü düzenini ortadan kaldırmakta yetersiz kalmaktadır. Marx’a göre, dinlerin vaad ettiği mutluluk bir yanılsamadır. Üstelik, dindeki bu yetersizlik ve dinin ortaya koyduğu sahte vaadler, bir yandan da, sömürü düzeninin devamına hizmet etmektedir. Marx’a göre din, kitlelerin afyonudur, kitlelerin uyuşturucusudur.

ÖNEMLİ OLAN DİNDEN ÖZGÜRLEŞMEKTİR

Marx’a göre, önemli olan din özgürlüğünü elde etmek değil, dinden özgürleşmektir. Din, insanı özgürleştiren değil, insanı köleleştiren bir unsurdur. Marx aynı şeyi, serbest ticaret ve özel mülkiyet için de söyler. Serbest ticaret ve özel mülkiyet özgürlüğü, insanın ve toplumun özgürleşmesine yol açmaz, aksine onun köleleşmesine yol açar. Önemli olan serbest ticaretten, serbest piyasa ekonomisinden ve özel mülkiyetten özgürleşmektir. Önemli olan, bencillik özgürlüğünden özgürleşmektir.

Bu bağlamda, dini Ateizm ile aşmak, kapitalizmi de komünizm ile aşmak gerekir. Ateizm de, komünizm de, hümanizmin iki farklı biçimidir. Ateizm, sözde ruhani boyuta karşı humanizme giden yoldur, komünizm de, gerçek olan maddi ve dünyevi boyutla ilgili olarak humanizme giden yoldur. Bununla birlikte, Ateizm, insanın yabancılaşma sürecinin aşılması için tek başına yeterli değildir. Öncelikli olan komünizm yoluyla kapitalizmin aşılmasıdır. Komünist düzende de, din gibi uyuşturucu işlevi olan unsurlara gereksinim duyulmayacağı için, dinin anti-tezi olan Ateizme de gereksinim kalmayacaktır. Ateizm bu bağlamda, komünizm öncesi aşamada, bir yandan dinin, bir yandan da kapitalizmin bertaraf edilmesi için gerekli tezlerden birisidir.

FRİEDRİCH NİETZSCHE: SADECE ÖZGÜR RUHLU İNSANLAR YAPABİLİR

Ateizmin önde gelen isimlerinden birisi de, yine 19. Yüzyıl’da yaşayan bir başka Alman filozof olan Freidrich Nietzsche’dir. Nietzche, din ve Tanrı konusunu, Marx’tan farklı olarak, toplumsal ve siyasal bağlamda değil, bireysel bağlamda ele alır. Nietzsche, dinleri, özellikle Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi tektanrıcı dinleri, özgür bir ruhun gelişmesi önündeki en büyük engellerden birisi olarak görür. Nietzsche dinlere yönelik eleştirilerini, İnsanca Pek İnsanca, Tan Kızıllığı, Şen Bilim, İyinin ve Kötünün Ötesinde, Ahlakın Soykütüğü, Putların Alacakaranlığı ve Anti-İsa eserlerinde açık ve ayrıntılı bir biçimde ortaya koyar.

Nietzsche’ye göre özgür bir ruha sahip olan insan, kendi değerlerini kendisi yaratan, sürü mentalitesinin bir parçası olmayan insandır. Oysa insanlar genellikle, sürü ahlakının ve sürü mentalitesinin bir parçası olmayı seçerler. Evrenselci akılcı metafizik ahlak kuramları gibi, dinler de bu sürü ahlakını ve mentalitesini tetikleyen en temel unsurlardan bir tanesidir. Güç, iktidar, güvenlik, korunma, mutluluk, hiçlik istenci gibi çeşitli istençlerin bir sonucu olarak, insanın kendi zihninde kurguladığı ve icat ettiği Tanrı, ölümsüz ruh, cennet, cehennem, ilahi hakikat, vahiy, iman gibi tasarımlar, öte dünyacı tasarımlardır. Çeşitli psiko-sosyal içgüdülerin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu tasarımlar, insanın dünyevi potansiyelini ve yaratıcılığını ortadan kaldırmaktadır. Dinler, insanın hem akıl hem de tutku boyutundaki potansiyelini köreltmek dışında bir işe yaramamaktadır.

Nietzsche’ye göre değerli ve üstün olan yaklaşım, dünyevi olanı, tüm acılarıyla ve hazlarıyla içinde bulunduğumuz yaşamı olumlamaktır. Oysa dinler, yaşamı değillemek üzere kurgulanmışlardır. Dinler, yaşamı değillemek ve olumsuzlamak anlamında nihilistik bir yapıya, hiçci bir yapıya sahiptirler. Nihilizm terimi, egemen despotik değerlerin yıkılması anlamında kullanılacaksa, nihilizm gerekli bir şeydir. Ancak nihilizm teriminin, yaşamı olumsuzlamak anlamında kullanılması durumunda, nihilizmden kaçınarak, egemen değerler yıkıldıktan sonra, yaşamı olumlayarak, özgür bir ruhla, daha üstün değerler yaratılmalıdır.

Zaten bir kurgu ve insan tasarımı olan Tanrı ölmüştür ve bu olumlu bir gelişmedir. Bundan sonra yapılması gereken şey, öte dünyacı, sıradan, rutin, monoton olmayan, tutkuyu da, aklı da dışlamayan, dünyevi ve yaratıcı bir yaşamın kurulmasıdır. Ancak bunu da sadece, sürü mentalitesinin dışında kalan özgür ruhlu insanlar yapabilirler.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 17.05.2019, 07:00   #13
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

RUDOLF CARNAP

20. yüzyılın başlarında gelişen mantıkçı olguculuk akımı da, Tanrı’nın varlığına yönelik kuşkuları dile getiren bakış açılarından birisini temsil eder. Mantıkçı deneyimcilik olarak da bilinen, Moritz Schlick ve Rudolf Carnap gibi Alman filozofların öncülük ettiği bu akıma göre, Tanrı’nın varlığı, bilgi kapsamında ele alınabilecek bir iddia değildir.18 Carnap’ın, Dilin Mantıksal Çözümlemesi Aracılığıyla Metafiziğin Bertaraf Edilmesi başlıklı makalesi, bu tezin gerekçelerinin açık bir biçimde ortaya konduğu metinlerden birisidir.

Mantıkçı olguculuğa göre, bir iddianın, bilişsel bir anlam taşıyabilmesi ve bir önermeye dönüşebilmesi için, hem söz dizimi açısından mantıksal bir bağlamda ifade edilmesi, hem de empirik olarak doğrulanabilirliğinin olması gerekmektedir. Buradaki doğrulanabilirlik, potansiyel olarak doğrulanmaya işaret etmekte, yanlışlanmayı da dışlamamaktadır. Başka bir deyişle, bir iddianın, bilişsel bir anlam taşıyabilmesi ve bir önermeye dönüşebilmesi için, hem söz dizimi açısından mantıksal bir bağlamda ifade edilmesi, hem de deneyimler temel alınarak, doğrulanabilir veya yanlışlanabilir olması gerekir. Oysa Tanrı’nın varlığı, deneyim kapsamında olan bir şey değildir. Bu nedenle, Tanrı’nın varlığı konusu, doğrulanabilir veya yanlışlanabilir bir önermeye dönüştürülemez.

“Tanrı vardır” ifadesi sahte bir önermedir, Tanrı kavramı da sahte bir kavramdır. Çünkü bu kavramın, tüm metafizik kavramlarda söz konusu olduğu gibi, deneyim yoluyla doğrulanabilirliği veya yanlışlanabilirliği yoktur. Bu nedenle Tanrı teriminin ve “Tanrı vardır” ifadesinin bir bilişsel anlamı yoktur. Bu terimin ve ifadenin bazı kişiler için duygusal anlamı olabilir, ancak bunların bilişsel bir anlamı yoktur. Bu nedenle de Tanrı’nın varlığının bilinmesi olanaksız bir durumdur. Tanrı terimini içeren iddialar, üzerinde çalışılabilecek bir hipoteze bile dönüşemeyecek iddialardır.

JEAN-PAUL SARTRE

20. yüzyılda yaşayan Fransız filozof Jean-Paul Sartre da, felsefe tarihinin önde gelen ateist filozoflardan birisidir. Varoluşçuluk olarak bilinen akımın öncülerinden birisi olan Sartre, varoluşçu filozofların, dindar varoluşçular ve ateist varoluşçular olarak ikiye ayrıldığını, ancak ateist varoluşçuların, varoluşçuluğun ilkeleriyle daha tutarlı olduklarını savunur. Sartre bu görüşünü, Varoluşçuluk Bir İnsancılıktır başlıklı metninde ortaya koyar. Sartre, varlık felsefesinin ayrıntılarını ise, Varlık ve Hiçlik adlı eserinde ortaya koyar.

Sartre’a göre varoluşçuluk şöyle özetlenebilir: İnsan bağlamında varlık konusu ele alındığında, insanın her zaman bir oluş durumu içerisinde olduğu görünecektir. Başka bir deyişle, insan her zaman bir potansiyel durumdadır. İnsan her zaman henüz olmadığı bir varlıktır. İnsan bu anlamda özgürlüğe mahkumdur. İnsan kendisini, eylemleriyle ve seçimleriyle oluşturan bir varlıktır. Geleceğe yönelik bir niyet ve projeksiyon içinde olmak da insanın eylem ve seçimlerinin bir parçasıdır. İnsan, bir öz tarafından önceden belirlenmez. Varoluş özü önceler. İnsan önce dünyaya atılır, kendisini dünyada bulur, ondan sonra kendisini tanımlar. İnsan önceden tanımlanmış ve belirlenmiş sabit bir varlık değildir. Özgürlük bu nedenle kaçınılmazdır.

Tanrı’ya yönelik inancın olduğu bir bakış açısı, insancı bir bakış açısına aykırıdır. Varoluşçuluk ise insancı bir bakış açısıdır. İnsanın varlığına dair bir çözümleme, Tanrı’ya dayanarak ortaya konulamaz. Tanrı’nın insanı belli bir öz ve doğa ile tanımladığı ve yarattığı bir evrende, insanın kendisini oluşturduğu söylenemez. İnsanın Tanrı’nın bir ürünü olması durumunda, insanın, kendi ürettiği ürünlerden bir farkı kalmaz. Örneğin, insan bir kağıt kesme aletini belli bir kavrama göre tasarlayıp yarattığı zaman, o aletin özü, örneğin özellikleri, nitelikleri, işlevleri, önceden belirlenmiş olur. Bu durumda öz varoluşu önceler. Oysa insan üzerine gerçekleştirilen ontolojik bir çözümleme, insanın bu kategoride bir nesne gibi anlaşılamayacağını gösterir. Tanrı’nın olmadığı bir evrende, varoluşun özü öncelediği en az bir varlığın olduğunu söyleyebiliriz. O da insandır. Ateist varoluşçuluk, insanın kendi varlığını anlaması ve yeniden bulması için bir yoldur, dindarların iddia ettiği gibi, karamsarlık ve eylemsizlik içermez, aksine, iyimserlik içeren bir eylem hareketidir.

SONUÇ: ATEİZMİN YÜZLERCE YILLIK BİR KÖKENİ VAR

Son yıllarda Ateizm, daha çok Richard Dawkins, Sam Harris, Christopher Hitchens ve Daniel Dennett gibi bilim insanlarının ve düşünürlerin eserleri bağlamında gündeme gelmiş olsa da, Ateizmin, felsefe tarihinde, yüzlerce yıllık bir kökeni vardır. Teizme karşı en özgün ve güçlü akıl yürütmeleri de, felsefe tarihindeki yerini almış olan söz konusu filozoflar ortaya koymuşlardır. 21. Yüzyılda Ateizmi savunan metinler, büyük ölçüde, daha önce geliştirilen ve yayınlanan düşüncelerin ve kuramların üzerine inşaa edilmişlerdir.

Dawkins, Harris, Hitchens ve Dennett, 21. Yüzyılda Ateizmin gelişmesine yönelik önemli katkılar ortaya koymuşlar, ayrıca, konuyu bilimsel bulguların ve kuramların ışığında da ele almışlardır. Ancak Ateizm özünde felsefi bir kuram olduğu için, Ateizmin felsefi temellerinin anlaşılması bağlamında, Epikuros, Sextus, Hume, Marx, Nietzsche, Carnap ve Sartre gibi filozofların kuramları öncelikli bir konumda karşımıza çıkmaktadır.19 Ateizmin özümsenmesi ve kavranması için, öncelikle, bu filozofların ilgili eserlerinin okunması, incelenmesi ve çözümlenmesi gerekmektedir.

Odatv.com

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 19:45.


Powered by vBulletin® Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
Yazılan yazılar ve yayınlanan resimlerin tüm hakları yazan kişiye aittir. Site hakları Aleviweb.com adına saklıdır.

Yandex.Metrica