Go Back   Aleviweb.com - Alevi Alevilik ve Aleviler Forumu > Aleviler ve Alevilik > Alevilik Genel

Alevilik Genel Alevilik üzerine genel tartışmalar, eleştiriler, sorunlar

Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 16.04.2019, 15:03   #41
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 696
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 16
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 21
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi


Standart

Alıntı:
slistre Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Aleviler aydın ve gelişmeci insanlardır. Ortaçağ karanlığına saplanıp kalmazlar. Bu sebeple Atatürk bizler için önder bir şahsiyettir.

Atatürk'e dil uzatanlar alevilerin en büyük düşmanlarıdırlar.
Dün hoybun cemiyeti aı altında toplanan kürtçü ve ermenici eşkiya çeteleri nerelerden besleniyorlar ise bugün PKK ve İŞİD gibi terör örgütleri de aynı kaynaklardan destek görmektedirler.

Biri islam devleti adı altında ''ümmetçi'' bir yaklaşım sergileyerek Türk milletini parçalamaya çalışıyor, diğeri de ''kürtçü'' ve ''alevici'' bakışı ön plana çıkararak bölünmemize zemin hazırlıyor.
Suriye'de İŞİD halkı zorla yurdundan kovup PKK'ya (PYD) toprak kazandırıyor.

Bu gerçeği bile görmemezlikten gelen ''sözde aleviler''''BÜYÜK İSRAİL''İN KURULMASINA EN BÜYÜK DESTEĞİ VERDİKLERİNİN FARKINDA BİLE DEĞİLLER.

NE ALAKASI VAR KONUYLA!!!!!!!

ISID uzerine konu acilir, genel degerlendirmesi yapilir.
PKK uzerine konu acilir, artilari ve eksileri, yanlislari ve dogrulari tartisilir.
PYD uzerine konu acilir keza ayni sekilde tartisilir.
Siz Ve Sizin Gibilerin Beyinlerini Basin ve Yayin Yolu ile SUC MAKINASI VE INSANLIK DUSMANI ISLAM BARBARLARI TARAFINDAN YIKANAN SOZDE ''BÜYÜK İSRAİL" yaygarasinin konusu yine farkli bir baslik altinda tartisilir.
Siyonist mantigin hizmet ettigi Mantik Irkci, Milliyetci ve Dinci mantigin kendisi oldugunu goz onunde bulundurursak.
SIZIN ISRAIL SIYONISTLERDEN NE FARKINIZ VAR?

Bir Konu Hakkinda Bilgi, Birikim ve Bilinciniz Yoksa, GELINEN SONUC BU OLUR....
IYI BIR KONUSMACI VEYA KONULARA MUTABIK DEGILSENIZ, EN AZINDA IYI BIR DINLEYICI VE TAKIPCI OLMASINI BECERIN....

DERSIM`IN En hucra koselerinde bile Ataturk icin (DIRBETA MISTO KOR ZERE MADE KERGANA) Kor Mustafanin Darbesi Icimizde Kaniyan Cibandir demesi size neyi hatirlatabilir??

81 yillik bir surec icinde, Okullarda, ve yasamin her alaninda Ataturk hakkinda ve Alehinde ufak bir soz sonucunda tutuklamlar, iskenceler, idamlar, goz altinda kayiplar yasaniyor ve yasatiliyorsa, 3 kusak sonra kendisini Alevi Gormeye calisanlarin Ataturk hakkinda arastirma gibi bir yaklasim gostermeyip, Fasist Kohne Duzenin Haykirislarina Eslik Ederse Sonuc Farkli Olabilirmi?

Ben Size tek tek, Satir Satir, Sayfa Sayfa BELGE, KAYNAK, DELIL VE CANLI SAHIT GOSTERIRKEN...
Karsilik olarak bunlara verecek cevabin veya farkli delil SUNMAZKEN... YALAN VE UYDURMA DIYEREK ISIN ICINDEN CIKMAK VEYA CIKMAYA CALISMANIN INSANLIGIN HANGI SAYFASINA SIGDIRABILIRSINIZ...

KENDISINI ALEVI GOREN VEYA GORMEYE CALISAN,
HER BIREY MUTLAKA AMA MUTLAKA TARIHI GERCEKLERI GORMEK ISTEMIYOR VE ARASTIRMIYORSA...
KENDI DUSMANINA ASIK OLAN BIR YAPIYA SAHIPTIR.
ALEVI KIZILBAS DURUSA SAHIP DEGILDIR.
ALEVI KIZILBAS DUSMANIDIR.
ALEVI KIZILBAS YOLUNDA OLMASININ DA MUMKUNU YOKTUR...

Bizim kisi ve kisilere KINIMIZ VE NEFRETIMIZ YOKTUR, OLAMAZ.
Bizim Sadece ve Sadece Insanlik Onurunu Ayaklar Altina Alan.
Insanligin Yapamiyacagi Vahsilikleri Yapan ve Yaptiranlarin YARGILANMASI VE HAK ETTIKLERI YERE GONDERMESI.
KARANLIKLARIN AYDINLIGA CIKARMASI, CABASINDAN BASKA BIR SEY DEGILDIR....

Insana ve Insanliga Zarar Veren veya Verecek Kim Olursa Olsun,
ISID, FASIST T.C, PKK, PYD, HIZBULLAH, AKP, CHP, MHP, TALIBAN, EL-KAIDE, FETO VS VS SV DAHA NICELERININ INSANLIGA VERDIKLERI ZARARLARI VE YANLISLARI HALK ADINA, INSANLIK ADINA YARGILANMALIDIR......

KAZANAN INSANLIK OLMALIDIR....
GUNU GELECEKTIR,
FASIZM DOKTUGU KANDA BOGULACAKTIR,
TARIH; DEHAK, NEMRUT, YAVUZ SELIM, HIZIR PASA, ATATURK, ADOLF HITLER, MUSSOLINI, FRANCO VE DAHA NICE INSANLIK DUSMANLARINI YARGILIYACAK, YARGILAMAYA DEVAM EDECEKTIR.....

HERKES SEN VE SENIN GIBI TURKCU OLMAK ZORUNDAMIDIR???
HERKES SEN VE SENIN GIBI, IRKCI, MILLIYETCI, GERICI VE KAFATASCI FASIST OLMAK ZORUNDAMIDIR?

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 17.04.2019, 08:23   #42
Yazar
slistre
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 30.04.2015
Mesajlar: 625
Memleket: KIRKLARELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 25
İtibar Puanı: 424
slistre gercekten iyi birislistre gercekten iyi birislistre gercekten iyi birislistre gercekten iyi birislistre gercekten iyi biri

Ettiği Teşekkür: 352
203 Mesajına 256 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alıntı:
Raya Haq Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
NE ALAKASI VAR KONUYLA!!!!!!!

ISID uzerine konu acilir, genel degerlendirmesi yapilir.
PKK uzerine konu acilir, artilari ve eksileri, yanlislari ve dogrulari tartisilir.
PYD uzerine konu acilir keza ayni sekilde tartisilir.
Siz Ve Sizin Gibilerin Beyinlerini Basin ve Yayin Yolu ile SUC MAKINASI VE INSANLIK DUSMANI ISLAM BARBARLARI TARAFINDAN YIKANAN SOZDE ''BÜYÜK İSRAİL" yaygarasinin konusu yine farkli bir baslik altinda tartisilir.
Siyonist mantigin hizmet ettigi Mantik Irkci, Milliyetci ve Dinci mantigin kendisi oldugunu goz onunde bulundurursak.
SIZIN ISRAIL SIYONISTLERDEN NE FARKINIZ VAR?

Bir Konu Hakkinda Bilgi, Birikim ve Bilinciniz Yoksa, GELINEN SONUC BU OLUR....
IYI BIR KONUSMACI VEYA KONULARA MUTABIK DEGILSENIZ, EN AZINDA IYI BIR DINLEYICI VE TAKIPCI OLMASINI BECERIN....

DERSIM`IN En hucra koselerinde bile Ataturk icin (DIRBETA MISTO KOR ZERE M ADE KERGANA) Kor Mustafanin Darbesi Icimizde Kaniyan Cibandir demesi size neyi hatirlatabilir??

81 yillik bir surec icinde, Okullarda, ve yasamin her alaninda Ataturk hakkinda ve Alehinde ufak bir soz sonucunda tutuklamlar, iskenceler, idamlar, goz altinda kayiplar yasaniyor ve yasatiliyorsa, 3 kusak sonra kendisini Alevi Gormeye calisanlarin Ataturk hakkinda arastirma gibi bir yaklasim gostermeyip, Fasist Kohne Duzenin Haykirislarina Eslik Ederse Sonuc Farkli Olabilirmi?

Ben Size tek tek, Satir Satir, Sayfa Sayfa BELGE, KAYNAK, DELIL VE CANLI SAHIT GOSTERIRKEN...
Karsilik olarak bunlara verecek cevabin veya farkli delil SUNMAZKEN... YALAN VE UYDURMA DIYEREK ISIN ICINDEN CIKMAK VEYA CIKMAYA CALISMANIN INSANLIGIN HANGI SAYFASINA SIGDIRABILIRSINIZ...

KENDISINI ALEVI GOREN VEYA GORMEYE CALISAN,
HER BIREY MUTLAKA AMA MUTLAKA TARIHI GERCEKLERI GORMEK ISTEMIYOR VE ARASTIRMIYORSA...
KENDI DUSMANINA ASIK OLAN BIR YAPIYA SAHIPTIR.
ALEVI KIZILBAS DURUSA SAHIP DEGILDIR.
ALEVI KIZILBAS DUSMANIDIR.
ALEVI KIZILBAS YOLUNDA OLMASININ DA MUMKUNU YOKTUR...

Bizim kisi ve kisilere KINIMIZ VE NEFRETIMIZ YOKTUR, OLAMAZ.
Bizim Sadece ve Sadece Insanlik Onurunu Ayaklar Altina Alan.
Insanligin Yapamiyacagi Vahsilikleri Yapan ve Yaptiranlarin YARGILANMASI VE HAK ETTIKLERI YERE GONDERMESI.
KARANLIKLARIN AYDINLIGA CIKARMASI, CABASINDAN BASKA BIR SEY DEGILDIR....

Insana ve Insanliga Zarar Veren veya Verecek Kim Olursa Olsun,
ISID, FASIST T.C, PKK, PYD, HIZBULLAH, AKP, CHP, MHP, TALIBAN, EL-KAIDE, FETO VS VS SV DAHA NICELERININ INSANLIGA VERDIKLERI ZARARLARI VE YANLISLARI HALK ADINA, INSANLIK ADINA YARGILANMALIDIR......

KAZANAN INSANLIK OLMALIDIR....
GUNU GELECEKTIR,
FASIZM DOKTUGU KANDA BOGULACAKTIR,
TARIH; DEHAK, NEMRUT, YAVUZ SELIM, HIZIR PASA, ATATURK, ADOLF HITLER, MUSSOLINI, FRANCO VE DAHA NICE INSANLIK DUSMANLARINI YARGILIYACAK, YARGILAMAYA DEVAM EDECEKTIR.....

HERKES SEN VE SENIN GIBI TURKCU OLMAK ZORUNDAMIDIR???
HERKES SEN VE SENIN GIBI, IRKCI, MILLIYETCI, GERICI VE KAFATASCI FASIST OLMAK ZORUNDAMIDIR?
Sondan başlar isek, evet şahsım Atatürk'ün bir askerinin torunu olarak Türklüğünden gurur duymaktadır. Sizin gibi, ortaçağ'dan kalma bir inanış olan mehdiyaniliği (soya dayalı bir toplum kurarak kendi toplumunu diğerlerinden üstün kılma anlayışı) savunmuyorum. Asıl ırkçı ve faşist anlayış budur. Yani seyit rızanın anlayışıdır.

Gerçek alevilik, gelişmeciliği yani aydınlanmayı ve barişı savunur. Ortaçağdan kalma inanışları geliştirip tassfiye eder. Oysa siz hala ortaçağ karanlığının bir tipik örneği olan seyit rıza gibi okuma yazması bile olmayan kara cahil bir eşkiyayı savunmayı devrimcilik sanmaktasınız.

Bütün dünyanın önünde saygı ile eğildiği bir şahsiyete (atatürk) olmadık iftiralar atmayı marifet sanmaktasınız.

Velhasıl, bu site sizin gibi Hoybun cemiyeti kalıntılarından çektiğini düşmanlarından bile çekmemiştir.

Kendinize çeki düzen veriniz derim.

slistre Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 17.04.2019, 11:22   #43
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 696
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 16
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 21
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

(ALINTI;
Slistre, Sondan başlar isek, evet şahsım Atatürk'ün bir askerinin torunu olarak Türklüğünden gurur duymaktadır. Sizin gibi, ortaçağ'dan kalma bir inanış olan mehdiyaniliği (soya dayalı bir toplum kurarak kendi toplumunu diğerlerinden üstün kılma anlayışı) savunmuyorum. Asıl ırkçı ve faşist anlayış budur. Yani seyit rızanın anlayışıdır.)

Hem sahsiniz Ataturk`un Bir Askerinin Tornu olarak TURKLUGUNUZDEN Gurur Duyuyorsunuz!!!
Hani, Siz Cihana Bedelsiniz Ya.
Hani, Siz Olmezsiniz Ya,
Hani, Siz Acikmazsiniz Ya,
Hani, Damarinizda Akan Kan BOZKURT Kanidir Ya,

Seyit Riza Okur Yazari yoksa Bu Onun Sucumudur? Yoksa Fasist Kohne Duzenin Sucumudur?
Seyit Riza`nin Okur Yazarligi olmiyabilir, Ama Ataturk gibi Irkci, Milliyetci, Dinci ve Gerici Piskopat Fasistlerden daha bilgili ve bilinclidir... En Guzel Yonu ise INSAN OLMAK VE INSANLIGI YASATMAKTIR...

Alevi Yasam Felsefesinin temel ilkelerini bilmemeniz normaldir... Bilmeniz Icin ALEVI olmaniz gerekir.
Dedelik Makami, Egitici ve Ogretici Makamidir, Insan-i Kamil olma makamidir.
Pir Seyit Riza, Kureys Asiretinde olup, Egitici ve Ogretici Kimligine Sahip Biridir...

Her Okuyani Insan ve Adam Olacaginimi Saniyorsunuz?
"BEN SANA VALI OLAMAZSIN DEMEDIMKI, BEN SANA ADAM OLAMAZSIN DEDIM"
Okul Siralarinda Fasist Nutuklari Ogrenmekle Adam ve Insan Olacaginizimi saniyorsunuz?

Seyit Riza veya Baska Bir Alevi Kizilbas`in kendisini baskasindan ustun gorme gibi bir kanit gosterebilirmisiniz?
Gosteremezseniz?
Hak ettiginiz cevabi kendi kendinize verin lutfen,

ASIL IRKCI, MILLIYETCI, GERICI VE DINCI FASIST ANLAYIS BUDUR!!!!!!
DEMEKLE,
Salagami yatiyorsunuz, yoksa tipinizmi oyle gosteriyor?

FASIZM`in nasil ve ne anlama geldigini bilimsel olarak detaylari ile yukarida uzun bir yazi ile aciklanmasina ragmen...
Boylesi bir ortam icinde bulunmaniz, Ya 10 yasinda bir cocuksunuz, yada Kuran Kurslarindan gozlerini acmiyan, veya Kirsal Alanda Bozkurt larla yasiyan, dunyadan haberi olmiyan, kendini yenilemek ve gelistirmek adina bir adim atmiyan insan kiligina girmis, INSANLIK DUSMANLIGINI kendinize amac edinmis bir bireysiniz...

Lutfen Kisisel Saldiri, ve Mesnetsiz tavirlarinizdan vaz gecin.
Varsa Belgeleriniz, Delilleriniz ve Kaynaklariniz, onlari kalavuz olarak sunun, savunmanizi bilgi ve birikimlerinizle dile getirin....


(ALINTI;
Slistre, Bütün dünyanın önünde saygı ile eğildiği bir şahsiyete (atatürk) olmadık iftiralar atmayı marifet sanmaktasınız.)

BUTUN DUNYANIN ONUNDE SAYGI ILE EGILDIGIMI!!!!!!!
Turkiye`deki Milliyetcilerden, ve Irkcilardan Baska Kim Egiliyor?

Attigim Tek Bir TANE Iftirayi Soyleyin, ve Ispat Edin, Ispat Etmezseniz, yine kendi kendinize hak ettigin cevabi kendiniz verin....

Ataturk yasadigi sure icinde yaptiklarini tarihi belge, delil ve kaynaklarla gosterip var olan gercekleri hic carpitmadan, yaftalamadan, karalmadan, asaglamadan oldugu gibi acikliyorum, BU SUCMU?
Ataturk`e belden asagi vurma gibi bir ahlaksiz ortama girmiyorum.
Aciklamalarimdan sonra sahip olmus oldugu kimligi, neye hizmet ettigini aciklamak, SIZIN GIBI IRKCI, MILLIYETCI, GERICI, DINCI VE KAFATASCI FASISTLERIN ZORUNA GIDEBILIR...
Gercekler aci da olsa kabullenmek dogru olandir....
Yukaridaki FASIZMIN TANIMINI ve ANLAMINI OKUYUN, MUMKUNSE SONRA DA GIDIP AYNAYA BAKIN... INANIN KENDINIZI GORECEKSINIZ.....


(ALINTI;
Slistre, Kendinize çeki düzen veriniz derim.)

TEHDITMI EDIYORSUNUZ??? Bir an cok korktum......

Beni Cok Guclu Sandiginiz ISKENCE HANELERINIZ BILE TESLIM ALAMADI....
ELLERIM, GOZLERIM VE KOLLARIM BAGLI OLDUGU HALDE, ISKENCECILERI DIZE GETIRMIS, HER UYANDIGIMDA....
KAHR OLSUN FASIZM VE HERTURDEN GERICILIK,
KAHR OLSUN KEMALIZM DIYEN HAYKIRISLARIMLA,
FASIST CELLATLARI CARESIZ BIRAKMIS VE DIZE GETIRMIS BIRIYIM....

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt Bugün, 07:10   #44
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 696
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 16
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 21
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Dersim, CHP ve Faşizm

Eğer özür, tüm katliamların arkasındaki politik düşünceyle, yani tekçi-ulus anlayışı ile, zorla asimilasyonla hesaplaşmanın bir ifadesi olarak dile getirilseydi o zaman özür olurdu..

Bugün Ermeni "Soykırım"ini kabul etmeyenlere ceza öngören bir yasaya "Tarihimizde soykırım yoktur" diyerek tepki verirken 1915'in yüzbinlece kurbanını anmayan, Soykırım vardır diyeni (Hrand Dink'ı) "Türklüğe hakaret"ten yargılayıp ırkçı-faşistlere kurban eden, bu sicille Paris'e ifade özgürlüğü dersi vermeye kalkan bir zihniyet Dersim katliamı için "zulümdür, cinayettir" sözünü neden hatırlatıyor?

Dersim katliamı üzerine tartışma sürüyor. Başbakanın bu konuda "özür" dilemesine, "tarihi" bir olay nitelemesiyle, özellikle yandaş medyada kasideler yazıldı. CHP genel başkanı da bu özrü, Alevi topluluğunun bazı temcilcileri ve bazı yazarlar gibi ‘yetmez ama evet' tavrıyla karşıladı.

Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarının siyasal ve ideolojik amaçlarından soyutlayarak alırsak, Dersim katliamının, hangi vesileyle olursa olsun, başbakan tarafından bir gerçek olarak kabulü önemli bir gelişmedir.

Bu bir özür değildir!

Ancak buna "özür" demek aklı ve mantığı zorlamak olur.

Tarihe geçen önemli özür momentleri var. Bunlardan birisi Alman şansölyesi Willy Brandt'ın 7 Aralık 1970'de Varşova Gettosu Kahramanları Anıtı önünde diz çöktüğü fotoğraftır. Vahşetin sorumlusu olmayan, üstelik, nazi faşizmine direnmiş olan Brandt, kendi isteği ile Varşova Gettosu'na gitti ve orada diz çöktü. Diz çökmeye cesaret edemeyen herkes adına, Almanya adına. Kendisinin işlemediği bir suçu üstlendi, affa ihtiyacı yoktu, ama af diledi. Sessiz ama çok şey anlatan bir davranış..

Erdoğan'a gelelim. Özür dilemek ne vesileyle aklına geliyor? CHP milletvekili Hüseyin Aygün'ün, Cemaatin yayın organı Zaman gazetesine verdiği mülakatın, "Dersim katliamının sorumlusu devlet ve CHP'dir" başlığı ile Atatürk'ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasım'da yayınlanması ve buna bir grup devletçi CHP'li vekilin tepki göstermesi üzerine. Nerede özür diliyor? Kendi partisinin toplantısında. Devlet adına özür dilemek, üstelik, anamuhalafet partisini köşeye sıkıştırma anlayışıyla yapılan bir konuşmada olabilir mi? Başbakan orada partisinin genel başkanı sıfatıyla ve polemik üslubuyla konuştu. Bu üslupda, yönettiği devletin geçmişte kendi halkına karşı işlediği insanlık suçundan ötürü gark olduğu, ideolojik ve siyasi amaçlardan arınmış, derin bir nedamet ve vicdan azabının nesnelleştiği ilkeli bir duruşun ifadesi mi vardı?

Dersimde katledilenlerin kimliği ve inancı belli. Onlar Aleviler ve Kürtler'dir.

Peki, başbakanın derdi; Desim halkının, Alevilerin ve Kürtlerin geçmişte yaşadıkları acıları toplumla paylaşıp, bütün farklı kesimler arasında kardeşliği pekiştirmek miydi? Bu duyguya sahip bir başbakanın, Alevilerin inanç ve kültürleri üzerindeki baskıların ortadan kaldırılması, Kürt halkının haklı demokratik taleplerini gündemine almış olması gerekmez mi?

Buna inanmak, ahmaklığın ötesinde gaflettir. Gerçeğin bunun tam tersi olduğunu kendiliğindenci aklın en sıradan biçimi bile kavrar. Alevi çalıştaylarının sonucu ortada.. Gizli bir asimilasyon-sünnileşitrme programı olduğu belli oldu.

Kürt sorununa gelince.. AKP-devletinin topyekün bir savaş stratejisini yürürlüğe soktuğunun sayısız göstergesi var.. Eline geçirdiği yargı ve emniyet güçleriyle Kürt siyasal hareketinin bütün olarak tasfiye planını; psikolojik harekat, dezenformasyon ve itibarsızlaştırma yöntemleriyle, kitlesel tutuklamalarla sürdürüyor. ABD'den, AB ülkelerinden siyasi destek dilenerek; teknoloji, istihbarat bilgisi alarak, pilotsuz uçaklar satın alıp takibat yaparak, ülke içi bombardımanlarla, sınır ötesi askeri harekatlarla ölüm saçarak, Kürt halkının özgürlük talebini yok etmeye çalışıyor,

Dersim katliamını gerçekleştirenlerle aynı akıl değil mi bu?

Durum bu iken Erdoğan ve AKP'nin amacı ne?

Bu soruya bütün demokrasi güçleri somut cevap vermelidir. CHP de Dersim tartışmasıyla birlikte yeni bir dönemece girdiğinin farkında olmalıdır. Çünkü bu mesele sadece yaşanan tarih karsinsındaki ideolojik tutumunun zamanın ruhuna ters düştüğünü göstermekle kalmıyor, Cumhuriyetin değerlerini savunan bir parti olarak da, bugüne dek olduğundan daha fazla bir sorumlulukla karşı karşıya bırakıyor. Bundan kaçışın yolu da yok artık.

Tarih bilinci ve Kemalist burjuva devrimi

Tarihi olayları zamanın bağlamından, maddi koşullarından soyutlayıp vakanuvis gibi aktarmak yaygın bir eğilim halini aldı. Bugünü anlamak için değil, bugünle geçmiş arasındaki sürekliliği ve adeta bugünün baskı ve zulmünü görünmez kılmak için. İslami ideoljinin egemenliğine tarihsel meşruiyet kazandırmak için. Diğer bir deyişle, resmi tarihe karşı, yeni bir resmi tarih kurgusu ile karşı karşıyayız.

Tarihe bir olaylar manzumesi olarak bakılamaz. Tarihte elbetteki bireylerin rolü vardır, ama onlar bu rolü devraldıkları koşullar içinde oynarlar. Yani toplumun maddi koşulları dediğimiz sosyo-ekonomik yapısı ve ideolojik evreni bu rolün sınırlarını çizer. Tarih, nesnel ve öznel koşulların karşılıklı etkileşiminin akıp gittiği bir zaman koridorundan geçer.

Mustafa Kemal ve arkadaşları Kurtuluş Savaşının ardından modern bir burjuva cumhuriyeti inşa etmeye giriştiler. Ancak kapitalist üretim tarzının son derece az geliştiği, burjuvazi ve proletaryanin da aynı ölçüde cılız olduğu, dolayısıyla feodal ilşkilerin, ya da kapitalizm-öncesi üretim ilişkilerinin baskın olduğu, savaşlardan yorgun düşmüş bir toplumda. Maddi koşulları bu olan bir toplumda modern bir devlet ve toplum yaratmak, üstelik emperyalizm çağının başladığı bir aşamada tabii ki çok zordur. Dolayısıyla, Fransız devrimi gibi, klasik bir burjuva devrimi değil bu. Asker-sivil bürokrasi eliyle yukardan aşağı geliştirilen bir devrim. Yani halka dayanan değil, halka rağmen bir devrimdir.

Bu nedenlerle hem gelişmesi farklı oldu, hem de hiç bir zaman tamamlanamadı. Bu karakterinin yanısıra, bugün kendi tükenişini de getiren bir başka özelliği daha vardır ki, bugünkü toplumsal ve siyasal gelişmeleri anlamamıza ışık tutar. O da şudur:

Cumhuriyeti kuran kadro; ulus-devleti, demokratik ve eşitlikçi bir anlayışla değil, tekçi bir zihniyetle kurdu. Yani toplumda baskın olan Türk unsuruna dayandırdı. Dolayısıyla zorla asimilasyon yöntemlerine başvurdu. Kürt halkını ve diğer etnik grupları Türkleştirmeye tabi kıldı. Öte yandan dini de kontrolü altına alarak sünni mezhebin devletçe egemen kılınmasına yol açtı. Böylece laiklik de farklı bir tarzda uygulandı. Dinin Osmanlı döneminde bir siyasal güç olarak kullanılması ve reformlara dine dayanarak karşı çıkılmasını dikkate aldığımızda kurucu kadronun dini bu şekilde kontrol altına alması anlaşılır bir şeydir.

Bütün bu nedenlerledir ki, modernleşme reformlarının uygulanması diktatörce yöntemlerle olmuştur. Bunda garip olan bir şey yoktur. Çünkü tarihte hiç bir devlet yoktur ki, kansız bir şekilde kurulmuş olsun. Devlet dediğimiz baskı aygıtı, kan üzerine kuruludur. Zira devlet, sınıflaşmanın, sınıf çelişkilerinin bir ürünüdür. Sınıflı toplumda, bir sınıfın diğer sınıf veya sınıfları zor ve şiddet yoluyla egemenliği altına alması devlet dediğimiz baskı aygıtıyla mümkündür. İlave olarak çok etnisiteli bir toplumda tek etnisiteye dayalı bir ulus-devlet kuruluyorsa şiddetin daha büyük olması kaçınılmazdır.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt Bugün, 07:11   #45
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 696
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 16
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 21
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

"Uygarlaştırma / Türkleştirme" politikası

Modern burjuva devletleri; kuruluş dönemleri, kapitalist sistem içindeki konumları gereği kendine özgü üsluplara sahiptirler. Kurucu ilkeleri; toplum, sınıf, yurttaş ilişkileri ve şiddete başvurma biçimleri birbirinden oldukça farklıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kendine özgü üslubu ise Osmanlı modernleşmesi, İttihatçı düşünce ve pratiklerle süreklilik ilişkisi içindedir. Dolayısıyla, bu düşünce ve pratiklere yeni yöntem ve araçların eklenerek devralınmasıdır Cumhuriyetin farkı. Bu bakımdan Dersim'in uğradığı gazab, ‘İttihatçı' bir karakter taşır.

Bu üslubun dayandığı siyasal felsefe, positivist akıl ve bu akla dayalı toplum mühendisliği ile uygar ama monolitik bir ulus yaratma tasavvurudur. Bu bakış açısı, özellikle 1925'teki Şeyh Sait isyanından sonra dönemin yönetcilerinde somutlaşır. Çünkü bu isyan, ulusal karakteri olmakla birlikte, Türk-Kürt birlikteliğinin son simgesi olan hilafetin kaldırılmasına (1924) karşı İslam adına bir tepki hareketi olarak gelişmişti. Bu isyanda İngiliz emperyalizminin ne ölçüde rol oynadığı ayrı bir tartışma konusu, ama isyanla birlikte Kemalistlerin tutumunu sertleştirdiği ve bunun daha sonra bölünme paranoyasına yol açtığı bir olgudur. Takrir-İ Sükun bunun bir ifadesidir. Bundan sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yaşayan Kürtler, aşiretlere dayalı geri sosyal yapılarıyla toplumsal organizmadan kesilip atılması gereken bir ur olarak görülmeye başlar. Asimile edilerek uygarlaştırılmalıdırlar. Dönemin başbakanı İsmet İnönü aşımilasyon planını şu sözlerle ifade eder: "Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı [unsurları] kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf [nitelikler] her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır" (Vakit, 27 Nisan 1925). Dolayısıyla, Kurtuluş Savaşının Kürtlerle birlikte verildiğine dair söylemler, Kürtler'e muhtariyet sözü, Lozan müzakerelerinin Kürtler ve Türkler adına yürütüldüğü beyanları unutulur. İsyanın ardından Şark Islahat Planı gündeme gelir. Dersim de bu planın içerisinde değerlendirilmiştir.

Dersim'in kalkık başı

Ancak Dersim'in farklı bir özelliği var. Türkiye Cumhuriyeti'nin hukuksal egemenlik alanı içerisinde yer alan, fakat dağların geçit vermemesi nedeni ile fiilen temas edilememiş bir coğrafyadır Dersim. Burada genel toplumsal yapı, feodal ağalık sisteminden görece farklı, dolayısıyla daha gevşek bir hiyerarşiye sahip aşiretler konfederasyonlarına dayalı tarım komünü karakterinde bir yaşama dayanmaktadır. Bunun yanında, "Tarihte pek çok halkın, kavmın, aşiretin ve milletin gelip yerleştiği Dersim bölgesi, uzun yüzyıllar içerisinde heterojen bir topluluk oluşturmuştur. Geçen yüzyılda Ermeniler, Alevi Zazalar, Alevi Kürtler, Alevi Türkmenlerin bir arada yaşadığı ve Ermenice, Zazaca, Kürtçe ve Türkçe'den oluşan en az 4 dilin konuşulduğu bu bölgenin halkı kendisine ‘Kırmanç', yaşadığı coğrafyaya da Kırmanciye" adını vermektedir. Kırmanç adı ile Dersimliler, Zazaca, Kürtçe, Türkçe veya diğer dilleri konuşan bölgedeki Alevi-Kızılbaş toplulukların tümünü kastetmektedir. Kırmanç, milli bir tanımdan çok inançsal bir Alevi-Kızılbaş üst-kimliği anlamına gelmektedir."(Hüseyin Aygün,Dersim 1938 ve Zorunlu iskan, s.23)

Bu ikili karakter hem Dersim'i Kürt sorununun genel belirleniminden görece farklılaştırır, hem de neden birinci derecede uygarlaştırmanın hedefi olduğunu açıklar. 19. Yüzyılın ortasından Cumhuriyete kadar, Osmanlı devletinin 11 askeri müdahalesinin arkasındaki algı; Dersim halkının, vergi ve asker vermeyen, ticaret bilmeyen, modernleşme sürecine ayak uydurmaktan uzak, kendi başına buyruk, asi, otorite düşmanı; eşkıya, cahil, ilkel, vahşi gibi ifadelerle dile getirilen, ıslah edilmesi gereken toplumsal bir nesne idi. Ve bu kalkık baş ezilmeliydi. Kısacası Dersim'in Kurtluğunun tasfiyesinden çok, ayrıksı, komünal yapısının çözülmesiydi sorun.

Cumhuriyet döneminde andığımız plan çerçevesinde, Kurtluk de başat gerekecelerden sayıldı. Cumhuriyetin farkı, "sorun"un çözümü, yani Dersimliler'in ıslah ve uygarlaştırılması, zor'un ve şiddetin hukuksal çerçeveye ve yasallığa oturtulmasıydı. Bunun için, 1927' de Mecburi İskân Kanunu, 1934'de İskân Kanunu, Umumi Müfettişler Yasası, ‘Türkleştirme' Genelgesi, Tunceli Kanunu gibi yasalar çıkarıldı, genelgeler yayınlandı. Bütün bunlar, uygarlaştırma / Türkleştirme amacına yönelik tasfiyenin ön hazırlıkarıydı.1937-38 Dersim Harekatı' bu yasallığa dayanarak gerçekleştirildi. Ama en az 13 bin Dersimli katledildi. 1934-1939 yılları arasında ise 27 bin insan, asimilasyona tabi kılınacak şekilde yeni yerleşim yerlerindeki yüzdeleri hesaplanarak sürgün edildi, Sağ ve yetim kalan çocuklar, "uygar" insanlara evlatlık verildi. "Dersim'in Kızları" trajedisi böylece doğdu.

Cumhuriyet tarihinin en büyük devlet katliamıdır bu. Resmi tarih katliamı saklamak için, Dersim İsyanı'ndan sözeder. Ancak açıklanan belgelerde bir isyan olduğuna dair ikna edici unsurlar yoktur. Kaldı ki, örgütlü bir isyan olsa bile bu, katliamın gerekçesi olamaz. Bu nedenle, ‘İsyansa katliam meşrudur, değilse gayri meşrudur' gibi, bugünkü tartışmaların bir kısmında varolan içsel mantık, bırakalım barışseverliği, demokratlığı, insanı değildir. Kadın, yaşlı, çocuk demeden mağaralara sığınan insanların zehirli gazla, "fareler gibi" öldürüldüğü bir katliam, arkasında hangi nedenler olursa olsun, asla onaylanamaz.

Tarihle yüzleşmek, tekçi anlayışla hespalaşarak olur

Bugün Erdoğan ve iktidar medyası katliamın sorumluluğunu o dönem devleti tek başına yöneten CHP ve Mustafa Kemal'le yükleme eğilimde. Bunun bilinçli olarak tarihsel süreci tahrif etmek olduğunu söylemek durumundayız. Sistem tek-parti diktatörlüğüne dayanıyor. Ancak bu demek değildir ki, CHP homojen bir partiydi. Dönemin -Komünist hareket dışındaki- bütün siyasal-toplumsal eğilimleri bu partinin çatısı altındadır. Meclis'in, Mustafa Kemal dahil bütün siyasi ve idari yetkililerin konsensüsüyle Dersim'e harekât yapıldığı bir olgu. Daha sonra Demokrat Parti'nin kurucuları arasında yer alacak C. Bayar, dönemin başbakanı, Adnan Menderes ise CHP'nin parti müfettişidir. İslamcı muhafazakarların sembol isimlerinden Fevzi Çakmak, dönemin genelkurmay başkanı olarak Dersim Harekatını yöneten kişidir. Herhalde Harekatın katliam olarak gerçekleşmesinin öncelikli sorumlusu o olmak gerekir (Bu nedenle Genelkurmay arşivlerinin açılması önemlidir). Kısacası Kemalistlerle muhafazakar sağ akımın konsensüsü ve dolayısıyla ortak sorumluluğu söz konusudur.

M. Kemal, 1. Cumhuriyetin kilit taşıdır. Bu kilit taşı yerinden sokulurse, başta laiklik olmak üzere Cumhuriyetin reformlarını tasfiye etmek de kolaylaşacaktır. Bu yüzden, Erdoğan ve AKP'nin izlediği strateji, seçim öncesi İnönü döneminden başlattıkları eleştiriyi, Atatürk dönemine getirmek.. Dersim olayını gündemlerine almalarının asıl nedeni bu. Böylece, M. Kemal'i itibarsızlaştırma amaçlı bir tartışma nesnesi kıldıktan sonra 'Bir de İstiklal Mahkemeleri kayıtları açıklanırsa, kaç tane Dersim faciasının yaşandığını hep beraber göreceğiz'' diyen Bülent Arınç'ın bu sözlerinde içkin olduğu gibi, nihayet kendi gerici geleneklerini temize çıkarmak.

Elbette ki, hiç bir tarihsel özne, eleştirinin üstünde değildir. Mustafa Kemal'de dokunulmaz tanrısal bir varlık olmaktan çıkarılmalı, doğru ve yalnışlarıyla tarihteki gerçek yerini almalıdır. Tarihin karanlık sayfaları gün ışığına çıkarılmalı, tarihle yüzleşilmelidir. Demokrasi kültürünün ve özgürlüklerin gelişmesi önündeki tüm tarihsel önyargılar aşılmalıdır. Toplumun farklı etnik, dini ve kültürel kesimleri arasında barışı ve kardeşliği kurmak ve pekiştirmek için, geçmişteki bütün haksızlıkar teslim edilmelidir.. Kısacası, demokrasi ve özgürlüklukerin önündeki başat engellerden biri olan tekçi ulus-devlet yapısı ve zihniyeti, demokratik-ulus anlayışına doğru asılmalıdır.

Geçmişle hesaplaşma, yüzleşme bu anlayışla olur.

Peki iktidarın anlayışı bu olabilir mi?

İktidarın pratiği tamamen ters yöndedir. Eski anlayışı islami ideolojinin kalıbında yeniden-üretmektir. Eğer özür, tüm katliamların arkasındaki politik düşünceyle, yani tekçi-ulus anlayışı ile, zorla asimilasyonla hesaplaşmanın bir ifadesi olarak dile getirilseydi o zaman özür olurdu. Oysa Başbakan Necip Fazıl'dan yaptığı alıntıda Dersim katliamıyla ulusal sorunu eşleştirmekten bile kaçınıyor: "Bakın burada Üstad ‘Kürt' dememiştir, ‘Ermeni' dememiştir... Necip Fazıl, Dersim'i ve Dersimlileri, din mazlumları sınıfına alarak, onlara sadece insan gözlüğüyle bakarak, insanı bir trajediyi bizlere aktarmıştır," diyor. Dersimliler "sadece insan" oldukları, "din mazlumları sınıfına mensup oldukları için" mi katliama tabi tutuldular?

Faşist bir propaganda taktiği ile özdeş bir kampanya ile karşı karşıya olduğumuzu görmek gerekir. Erdoğan'nın bu taktiğe 12 Eylül referandumu öncesinde de başvurduğunu, 12 Eylül darbecileriyle hesaplaşma havası yarattığını, faşist generallerin astığı devrimci ve ülkücülerin mektuplarını gözyaşları içinde okuduğunu hatırlayalım. Sonucun ne olduğunu, yetmez ama evetçiler de gördü.

Bugün Ermeni "Soykırım"ini kabul etmeyenlere ceza öngören bir yasaya "Tarihimizde soykırım yoktur" diyerek tepki verirken 1915'in yüzbinlece kurbanını anmayan, Soykırım vardır diyeni (Hrand Dink'ı) "Türklüğe hakaret"ten yargılayıp ırkçı-faşistlere kurban eden, bu sicille Paris'e ifade özgürlüğü dersi vermeye kalkan bir zihniyet Dersim katliamı için "zulümdür, cinayettir" sözünü neden hatırlatıyor?

CHP "majestelerinin muhalefeti" olmak istemiyosa..

Amaç bellidir. Mesele tarihle yüzleşmek, farklı kimlikler arasında barışı pekiştirmek asla değildir. Amaç,tarihen bütün ileri reformları, özgürlüğün ve demokrasinin başat dayanaklarından laikliği gözden düşürmek, özellikle onun en önemli toplumsal dayanağı Alevileri bu konuda kuşkuya düşürmek; öte yandan, içindeki ulusalcı, eski düzen savunucusu eğilimlere sahne açarak, CHP'nin demokrasi ve özgürlükleri sahiplenen bir doğrultuda yenileşmesini engellemektir. Böylece CHP'yi "majestelerinin muhalefeti" konumunda tutmaktır amaç.

Her ne kadar ortadaki belgeler, Dersim katliamını açıklamakta yetersizse de, katliamın arkasında sadece düzeni sağlamak değil, asimilasyon politikasının da rol oynadığı aşikardır. Bu da tekçi-ulus anlayışının bir yansımasıdır. Bu yüzden, eğer CHP, yeni olmak istiyorsa, gerçek bir sosyal-demokrat parti olacaksa ve AKP iktidarına karşı tutarlı ve etkili bir muhalefet yürütecekse, tekçi-ulus devlet anlayışını terk etmelidir. Dersim gibi bir olay karşısında, sol siyasetin alabileceği tek tavrı almak, yani mağdurların yanında olmak, "devleti kurtarmak" adına işlenen suçların hesabını sormak olmalıdır.

CHP, bunun için Meclis araştırması dahil bütün etkin araçları kullanmalıdır. "Arşivleri açın dedik, açmadılar" söylemi, en ılımlı deyişle, olayı savuşturmaktır. Bu söylemin, Başbakanın eğer, "literatürde varsa" diyerek gönülsüzce ve yarım ağız "özür" dilemesinden özde ne farkı var?

Bunun yanısıra, CHP, demokratik ulus olmanın gereği olarak, Kürt sorununu sahiplenmeli ve onun demokratik çözümüne katkı yapmalıdır. Bugün Kürt siyasetinin geriletilmesi, PKK-KCK etkinliğinin kırılması amacıyla yürütülen KCK operasyonlarının ulaştığı boyut CHP'yi rahatsız etmiyor. İlgi alanı içinde bu operasyonlarla getirilen fiili siyaset yasakları yer almıyor. Operasyonların son halkası olan 35 basın muhabirinin tutuklanması dahi gidişatın vahametini ona gösteremiyor. Dolayısıyla, bir ayağı iktidar blokunda, diğeri "yeni" yüzüyle ikircimli bir şekilde demokrasi blokunda olan CHP, bu duruşuyla, Erdoğan ve AKP'nin kurmakta olduğu tek-parti diktatörlüğüne dayalı islamcı-faşist düzenin sorumlusu olmaktan kaçınamıyacaktır.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt Bugün, 07:16   #46
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 696
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 16
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 21
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

"Dersim Katliamı"ndaki o fotoğrafın sırrı ortaya çıktı


Mehmet Yıldız tarafından yazılan Dersim'in Etno-Kültürel Kimliği ve 1937-1938 Tertelesi adlı kitap, "Dersim Katliamı"nda yaşanan vahşeti gözler önüne serdi. O dönem çekilen ve "Dersim Katliamı"nın simge fotoğraflarından biri olan görüntüyle ilgili 74 yıl sonra ortaya acı bir gerçek çıktı. O dönem öldürülmekten kurtulan Salman Yeşildağ, 74 yıl sonra kendisine gösterilen fotoğrafta kurşuna dizilen kız kardeşini tanıdı.


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan olduğu dönemde, 23 Kasım 2011 günü yaptığı konuşmada, 9 Ağustos 1939 tarihli bir belgede Dersim'de 13 bin 806 kişinin öldürüldüğünün ifade edildiğini belirtmiş ve Dersim'de yaşananlar için; "eğer devlet adına özür dilenecekse, böyle bir literatür varsa ben özür dilerim, diliyorum" diyerek "devlet adına" özür dilemeyi kabul edebileceğini belirtmişti.

Erdoğan, daha sonra yaptığı açıklamalarda "Dersim'de, adım adım çerçevesi çizilmiş, bahaneleri hazırlanmış bir operasyon var. Çeşitli tarihlerde dersim raporları hazırlanıyor'' demiş ve "Mesela ceza mahkemelerinde verilen kararların temyizine gerek yoktur. İşte bu kanunun ardından, hazırlıklar yapılıyor, 1937,1938 ve 1939 yıllarında Dersim;de maalesef büyük bir dram yaşanıyor. Havadan, karadan, toplarla, hatta gaz bombalarıyla, Dersim;de hareket eden her şey, çocuklar, kadınlar katlediliyor'' ifadelerini kullanmıştı.

Dersim'de gaz kullanıldığının belgesi ortaya çıktı

Dersim tartışması alevlendi

Erdoğan'ın bu sözlerinden sonra Dersim ile ilgili tartışmalar hiç bitmedi.

1937 ve 1938'de yaşanan "Dersim Katliamı" ile ilgili sözlü ve yazılı bir çok kaynak mevcut.

Ancak Chiviyazıları Yayınevi'nden çıkan ve Mehmet Yıldız tarafından yazılan Dersim'in Etno-Kültürel Kimliği ve 1937-1938 Tertelesi adlı kitap, o dönemde yaşanan katliamları belgeleriyle gözler önüne serdi.

Dersim Katliamı'nda kimyasal izi

Kitabın en çarpıcı bölümünü ise Dersim 1937-1938 Sözlü Tarih Projesi Yönetici Yaşar Kaya tarafından "Bir Fotoğrafın Tanıklığı" başlıklı önsöz oluşturuyor.

Dersim'e yönelik yapılan askeri harekat döneminde çekilen ve "Dersim katliamı" görüntülerinde simgeleşen bir fotoğrafın perde arkasını yazan Yaşar Kaya, o fotoğrafta askerlerin önünde yer alan herkesin kurşuna dizildiğini, sadece bir kişinin kurtulduğunu belirtiyor.

Dersim Katliamı'nda askerler konuştu

Kurtulan kişi ise o fotoğrafta yok, ama 74 yıl sonra yapılan bir yüzleşme o fotoğrafın sırrını da ortaya çıkardı.


Salman Yeşildağ'ın kızkardeşi askerlerin önünde ayakta duranlardan sol taraftan üçüncü kisi (kollari önde baglanan)

Yaşar Kaya'ya konuşan Salman Yeşildağ, bu katliamdan sağ kurtulduğunu ve 74 yıl sonra kendisine gösterilen fotoğraftaki herkesin katledildiğini, içlerinden birinin ise kendi kız kardeşi olduğunu söyledi.

Yeşildağ, o fotoğrafta ayrıca 4-5 kişiyi daha tanıdığını gözleri dolarak anlatıyor.

İnsan eti satan kasap!


Email yoluyla cnnturk.com'un "Salman Yeşildağ'ın kız kardeşi hangisi?" sorusunu cevaplayan Yaşar Kaya, "fotoğrafta soldan üçüncü, elleri bağlı kız" olarak yanıtladı.

Yaşar Kaya, kitabın önsözünde "Bir Fotoğrafın Tanıklığı" adlı bölümü şu sözlerle anlatıyor:

"Kapaktaki fotoğrafta görülen Dersimliler, 1938 yılında Koo Sıpe/Hopıke mevkiinde topluca katledildiler. O zamanlar küçük bir çocuk olan Salman Yaşildağ bu katliamdan kurtuldu.

Dargeçit iddianamesi: Uzman çavuşu karakolun kömür kazanında yaktılar

Tanığın anlatımına göre Ağustos 1938'de asker, Xeçe, Oxe, Sırce, Galvosu, Pax ve diğer çevre köylerden yüzlerce sivili toplayarak Koo Sıpe/Hopıke mevkiine getirdi. Kadın ve çocukları erkeklerden ayırarak iki ayrı kafile oluşturdular. Kadınları ve çocukları tepenin arka tarafına götürdüler.

En iyi akıllı telefonlar

Salman Yeşildağ'ın babası oğluna "Git Hozatlı çerçinin arkasında otur, çerçinin oğlu olduğunu söyle" diyor. Salman Yeşildağ, babasının söylediğini yapıyor. Hozatlı çerçi, "evet, bu çocuk benim oğlumdur" dediği için Salman Yeşildağ öldürülmekten kurtuluyor.

Bir süre sonra erkek kafilesi ağır makinelilerle taramka suretiyle öldürülüyor. Kadın ve çocukların bulunduğu kafile de aynı anda yani bu fotoğrafın çekilmesinden hemen sonra fotoğrafta görülen askerler tarafından topluca kurşuna diziliyor.


Kurşuna dizilen insanlar, tüm kurbanların öldüğünden emin olmak için askerler tarafından tek tek kontrol ediliyor. Can çekişen yaralılar süngülenerek öldürülüyor. Kadınların üzerinde bulanan altın ve değerli ziynet eşyalarına el koyuluyor.

Ölüler gönlerce güneşte çürümeye terkediliyor. Bazı şahıslar akrabalarının cesetlerini aile mezarlığına taşıyarak defnediyorlar. Cesetleri bir kısmı da kurda kuşa yem oluyor.

İran ile ilgili bildiğiniz her şeyi unutun!

Kız kardeşini o fotoğrafta gördü

Israrla tekrarladığımız tüm tekliflerimize rağmen, Salman Yeşildağ Dersim 1937-38 sözlü Tarih Projesi çerçevesinde mülakat yapmayı ilk sıralar kabul etmedi. 2011 Temmuz ayında Dersim merkezinde bulunan Dersim 1937-38 Sözlü Tarip Projesi bürosunu ziyaret etti. Söz konusu fotoğrafı bilgisayardan göstererek fotoğrafta görünen insanlardan kimseyi tanıyıp tanımadığını sorduk. Fotoğrafa dikkatlice baktıktan sonra, uzun bir süre sessiz kaldı. Sonra gözyaşları içinde "Wuy phepo, phepo!" dedi. Fotoğraftaki 12-13 yaşlarındaki kız kardeşini tanımıştı. Xatun o zamanlar o yaşlarda olmasına rağmen nişanlıymış. Ayrıca Salman Yeşildağ, Xeca Qendıce, Duza Khali, Gulusa çena Ap Memede Yauji, Mela Rayveri, analığa xo Gule, Ağze adlı şahısları da tanımıştı.

Salman Amca, 74 yıl sonra kız kardeşinin fotoğrafını görmüştü...."

Mehmet Yıldız, kitabında ayrıca Genelkurmay Başkanlığı'nın belgelerinden bir derleme yapıp, Dersim harekatının evrelerini belgeleriyle ortaya çıkarmış.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt Bugün, 07:28   #47
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 696
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 16
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 21
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Dersim'de Katliam yapan CHP Hakkında Kapatma davası açıldıDersim Katliamı gerekçesiyle CHP Hakkında Kapatma Talebi ve “Atatürk’ü Sevmiyoruz” İddiasıyla Kılıçdaroğlu’na dava açıldıA+A-Yazar İbrahim Güçlü CHP ve Kılıçdaroğlu hakkında açılan dava ile ilgili olarak bir yazı kaleme aldı.

Güçlü söz konusu yazıda CHP'nin Dersim Katliamı ve Kemal Kılıçdaroğlu'nun" Atatürkü sevmiyen vatan hainidir" sözlerine karşılık bir vatandaşın açtığı davayı analiz etti...İşte Güçlü'nün o yazısı:"Bugünlerde Dersim’de ilginç, dikkat çekici, Kürtlerin ve demokratların tümünü ilgilendiren bir dava devam ediyor.Bu davanın birinci duruşması, 20 Mayıs 2013’te yapıldı. Davacı dostum ve arkadaşım davayı savunmak için avukat ilânı vermişti. Ne yazık ki ilk duruşmaya avukat bulamadı. Ben ve hayat arkadaşım fiilen avukatlık yapmamamıza rağmen, bizim için sorunlu bir durum olmasına rağmen, davayı tarihi ve önemli gördüğümüzden duruşmaya avukat olarak katıldık. Ama duruşma günü Dersim Adliyesinde Baro Odasında tanıştığımız avukat arkadaşlarımıza duruma aktarmamızdan sonra, genç bir hanım arkadaşımız da davaya avukat olarak gireceğini beyan etti. Umut ediyorum ki bu tarihten sonra bu davaya sahip çıkacak yürekli, tarihi, insani sorumluluğu olan; Kürdistan’da Kürtlere yapılan katliamlara karşı mücadele eden, Kürt Milletinin kendi kaderini tayin hakkını savunan avukatlar olacaktır.

Davanın konusu ilginçtir. Dava, ikili bir yapı taşımaktadır. Davanın ilginç yanlarından biri, 1919’dan sonra Kürdistan’da ve resmi devletin şimdiki başbakanı tarafından kabul edilmiş Dersim Katliamından sorumluluğu tartışmasız olan CHP’nin, faşist, insanlık suçu işleyen, ırkçı, jenositçi, katliamcı niteliğinden dolayı uluslararası hukuk ve sözleşmeler açısından kapatılması talebidir.Bu talep yerel hukuka göre, yerel mahkemelerin yetkisi içinde olmadığı için, yerel mahkeme dostum ve arkadaşım Mehmet Yürek’in bu konudaki talebini kabul ederek, Yargıtay Başsavcılığına göndermiş. Yargıtay Baş Savcılığı gerekli incelemelerden ve tarafların savunmalarını almasından sonra Anaya Mahkemesinde dava açıp açmayacağına karar verecek.Davanın ikinci ilginç yanı; Kemal Kılıçdaroğlu’nun CNN Televizyonunda “Atatürk’ü sevmeyenler vatan hainidir” sözüne karşı Mehmet Yürek dostumun, “Ben Atatürk’ü sevmiyorum, ama hain değilim” tespitinden yola çıkarak Kılıçdaroğlu aleyhine açtığı hakaret davasıdır.Mehmet Yürek’in kendisini Kılıçdaroğlu’nun sözlerine muhatap kabul etmesinin nedeni de, daha önce Atatürk hakkında yazdığı bir yazıdan dolayı cezalandırılmış olmasıdır.

Daha fazla yorum ve tespit yapmayı doğru bulmuyorum. Bütün bu gelişmeler için sözü Mehmet Yürek dostuma bırakıyorum.

*****ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ’NETUNCELİ(DERSİM)DOSYA NO : 2013/57DAVACI : Mehmet Yürek ,Güney Konak Köyü Ovacık/Tunceli TC NO: 13385464756DAVALI : Kemal Kılıçdaroğlu, CHP Genel Başkanı ANKARADAVA : Manevi tazminatKONU : Davalı vekilinin 20/02/2013 ve15/03/2013 tarihli havale beyanlarına karşı cevaplarımız ile 20/05/2013 tarihli duruşmaya esas beyanlarımızdır.AÇIKLAMALAR:A) 20/02/2013 tarihli dilekçelerinde iddia ettikleri hususlara itirazlarımız:1- Davalının usule ilişkin itiraz ve talebi: Davalı avukatı müvekkilinin CHP Genel Başkanı olduğunu ve partinin genel merkezinin Ankara’da olduğunu, müvekkilinin Ankara’da ikamet ettiğini bu nedenle davanın Ankara’da açılması gerektiğini iddia ederek Tunceli Mahkemelerinin yetkisiz olduğundan dosyanın yetkili Ankara mahkemelerine gönderilmesini talep etmiştir.
Bu iddiaya yanıtımız ve karşı talebimiz: Davalı her ne kadar CHP Genel Başkanı olup Ankara’da ikamet ettiğini belirtse de, son yerel seçimlerde İstanbul Kâğıthane ilçesinde de ikamet ettiği bir genel başkan olarak oyunu kullanamamasından ötürü tüm ülkemiz halkı tarafından bilinmektedir. Eğer yetkili mahkeme K. Kılıçdaroğlu’nun ikamet ettiği yerse bu Ankara değil İstanbul’dur. Bunun yanında yetkili, mahkeme K. Kılıçdaroğlu’nun G. Başkanlığı ölçü alınacaksa genel Başkanlık yaptığı parti, Türkiye’nin tüm il ve ilçelerinde faaliyet yürüttüğüne göre her il ve ilçe mahkemesi K. Kılıçdaroğlu için yetkili mahkemedir.
Ayrıca ben suça esas olan konuşmayı yaşamakta olduğum Tunceli (Dersim) il merkezinde öğrenerek davayı haklı olarak Tunceli (Dersim) de açtım. Kemal Kılıçdaroğlu da aynı zamanda Tunceli (Dersim)’lidir. Ayrıca CHP eski ve köklü bir parti olduğundan Ülkemizin her yanında olduğu gibi Tunceli’de (Dersim’de) ve her ilçesinde örgüt ve teşkilatları bulunmaktadır.
Ayrıca benim davacı olma nedenim, davalının beni mağdur etmesi nedeniyledir. Dava Ankara’ya gittiğinde ben her duruşma için Ankara’ya gitmek zorunda bırakılarak mağduriyetim artırılmış olacaktır. Olay yerinin Tunceli (Dersim) olması, davalının aynı zamanda Tuncelili (Dersimli) olması nedeniyle davalı tarafın dosyanın Ankara mahkemelerine gönderilmesi talebinin reddi ile Tunceli’de (Dersim’de) devam edilmesini, bu konuda Anayasamızın 90 maddesinin değişik son fıkrasının uygulanarak tarafı olduğumuz uluslar arası hukuk, sözleşme, yasa ve AİHM kararların esas alınarak gereğinin yapılmasınıtalep ederim.2- Davalının esasa ilişkin iddialarına yanıtımız ve taleplerimiz: Davalı vekili benim iddialarımı herhangi bir delile ve kanıta dayandırmadığımı ifade ederek yalnızca bir tv kanalı video linki verdiğimi ve iddialarımın kanıtlarını mahkemeye ve karşı tarafa bildirmekle mükellef olduğumu söylemektedir.

Ben delil olarak konuşmanın yapıldığı tv video linkini verdim. Bu konuşmayı bir cd ye kopyalayarak mahkemeye verebilirdim. Ancak bu davalı taraf ve mahkemeniz tarafından güvenli görülmeyebilinirdi. Aynı iddiamla Tunceli (Dersim) C. Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduğumdan söz konusu konuşmanın bant çözümleri ilgili Emniyet Müdürlüğünden istenmiş olup temin edilerek dosyasına konulmuştur. Aynı işlemin delil güvenirliği açısından mahkemeniz tarafından da yapılmasını talep ederek söz konusu bant çözümlemesinin bir örneğini ekte takdim ediyorum.Davalı taraf, söz konusu TV konuşmasında doğrudan Mehmet Yürek’i hedef alan ve yönelen bir husus olmadığından davada “matufiyet” unsuru oluşmadığından dolaylı veya doğrudan bir saldırı oluşmadığını iddia etmektedir. Davalı “Atatürk’ü eleştirmek ve sevmemek vatan hainliğidir” sözünü sarf etmiştir. Bu ilgili video linkinden ve ekte sunduğumuz Emniyet Müdürlüğü bant çözümlerinden anlaşılmaktadır.

Ben de gazeteye yazdığım bir Atatürk eleştirisi nedeniyle mahkûm olmuş biriyim. Bu ülkede kaç kişinin Atatürk’ü eleştirebildiği ve bu nedenle mahkûm olduğu göz önüne getirildiğinde, davalı tarafın matufiyet unsurunun ne kadar ve nasıl oluştuğu anlaşılabilir. Ben o yazıyı yazıp yargılandığım dönemlerde Atatürk fanatiklerinin hedefi oldum ve büyük mağduriyetler yaşadım. Davalı sıradan birisi olmayıp Atatürk’ün partisinin başındaki biri olarak bahse konu Tv programında beni yeniden açık hedef haline getirmiştir.B) Davalının ek talebime 15/03/2013 tarihli cevabına cevabımdır:
Davalı tarafın cevap dilekçesinde bahsettiği hususların hiç birisi gerçeği yansıtmamaktadır. Mustafa Kemal, ülkemizin düşmanlar tarafından işgal edilmesinden sonra, Osmanlı Padişahı Vahdettin tarafından gizlice görevlendirilip, yüklü miktarda altın ve para verilip, kendisine zamanın en iyi gemilerinden Samsun Gemisi tahsis edilerek ve yanına da padişah fermanını alarak, Anadolu ahalisini teşkilatlandırıp, kurtuluş savaşı başlatmak amacıyla yola çıkarılmıştır.
Bu görevle Samsun’da, Amasya’da, Erzurum’da, Sivas’ta ülkenin her kesiminden insanlarla toplantılar yapmış, yapılan bu toplantılarda, el birliğiyle düşmanın vatan topraklarından atılması gerektiğini, verilecek olan kurtuluş savaşı sonrasında da ülke yönetiminin Anadolu’da yaşayan Müslüman halklar tarafından birlikte oluşturulacağı sözü ancak, zaferle sonuçlanan Kurtuluş Savaşından sonra, Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nda canla başla mücadele veren unsurların en zayıfından başlamak suretiyle, çeşitli olayları bahane ederek etkisizleştirme politikası gütmüş, tüm suçları yalnızca şapka giymemek olan gariban Anadolu insanlarından onlarcasını ülkenin her yanında kurulan güdümlü mahkemelerinin darağaçlarında idam ettirilmişlerdir.

En güçlü unsur olan Kürtleri en sona bırakmış, yine devletin görevli provokatörleri vasıtasıyla çıkarmış olduğu bir takım olayları bahane göstererek, çocuk, kadın, yaşlı, sakat demeden binlerce Kürdün katledilmesine ses çıkarmamıştır.İnsanlar mağaralara doldurularak, uçaklardan benzin boşaltılıp, arkasından bomba atılarak cayır cayır yakılmıştır. Bu yapılanların delilleri halen orta yerde durmakta, daha 15 gün önce bu mahkeme salonuna 20 km mesafedeki Laç deresinde bulunan 1937/38 de katledilmiş Dersimlilerin kemik yığınları bir harman misali yerel ve ulusal medyada gösterilmiştir.Devletin arşivlerinde bu kırımın belgeleri saklanmaktadır.Ayrıca davalının avukatı da Dersim’de yapılanları bir kırım ve katliam olarak nitelendirmektedir. En önemlisi de TC Başbakanı R.Tayyip Erdoğan 1937/38 de yapılan katliamı kabul etmekte, devletin bu uygulamasından ötürü özür dilemektedir ve bu katliamdan o tarihte devlet- iktidar partisi olan CHP’yi sorumlu tutmaktadır.

Devlet eliyle gerçekleştirilen katliamlar esnasında ben de üstsoy akrabalarımızdan birçoğunu kaybettim. Acılarını halen yaşamaktayım.Bir ülkede devlet eliyle, o ülke vatandaşlarına mezalim yapılmışsa, yapılan zulmün sorumluları da elbette ki o ülkeyi yönetenler olacaktır. Bu yüzden “Atatürk hastaydı, yapılanlardan haberi yoktu” gibi safiyane aldatmalara çocukların bile inanmayacağı açık bir Kimse beni, başta benim atalarım olmak üzere, bu ülke vatandaşlarına toplu katliamlar yapan, çocuk, kadın, ihtiyar, insanları diri-diri yakma emrini veren ve bu emirleri tereddütsüz uygulamaya koyan kişileri sevmeye zorlayamaz. Sevmediğim için de, bu fikirlerimi açıkladığım için de kimse beni kınayamaz. Ayrıca vatandaşlar ülke liderini sevmedikleri için vatan haini ilan edilemez, cezalandırılamaz. Hatta vatandaşlar ve ben de bir vatandaş olarak katliam yapmayan ülke liderini bile sevmek zorunda değilim.Vatan hainliği deyimi, öyle her önüne gelenin, fikirlerini benimsemediği herkese kolaylıkla vurulacak bir damga değildir.

Gerçekleri ifade etmenin suç olduğu nerede görülmüştür. Evet, ben gerçekleri ifade ettiğimden dolayı, aynı ilçede yaşamak talihsizliğine maruz kaldığım darbeci Kenan Evren’in işareti üzerine anti demokratik bir ortamda yargılandım ve Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu düzenin mahkemeleri tarafından haksız olmadığım halde cezalandırıldım. Aldığım cezadan dolayı hiç pişman olmadım ve olmayacağım da.Kemal Kılıçdaroğlu bir parti lideri olarak kendi resmi statüsünü kullanarak baskı uygulamaya çalışmaktadır. Kılıçdaroğlu’nun bu mantığı tek parti otoriter döneminin devamı niteliğindedir. Oysa Dünyada çok köklü değişimler ve demokrasi alanında bir derinleşme söz konusudur. Türkiye’de de Dünyadaki bu yeni yapılanmalardan derinden etkilenmekte olduğunu Kılıçdaroğlu anlayamamaktadır.
Kılıçdaroğlu’nun kavrayamadığı bir şey de bizim gibi demokrasi ve Dersim Kürt dava adamlarının bu tür baskılara papuç bırakmayacaklarıdır.Bu gerçeklerin yanında Kılıçdaroğlu ve avukatı mahkemenizin değerli üyesinin de kendileri gibi Dünyadan habersiz olduğunu düşünmektedir. Oysa Dünyada bütün tarihsel dönemlerde değişimlere ve köklü reformlara en başta hukukçular öncülük etmişlerdir. Mahkemenizin debu evrensel değerler doğrultusunda düşünerek hareket edeceğini umuyorum ve diliyorum.Kılıçdaroğlu’nun vekili Dersim’deki katliamı kabul ettiğine göre, Dersim’deki katliamı tek taraflı yorumlarla kısır bilgilerle ileri sürdüğümüzü iddia etmesi büyük bir çelişki ve aynızamanda kendisini yalanlamadır.Bunun yanında “geriye değil ileriye bakmamız “ gerektiğini ileri sürmektedir. Bununla kalmayarak tarih üzerine düşmanlık kurulmasını çağdaş insan felsefesine aykırı değerlendirirken, Dersim katliamından sorumlu olan M. Kemal Atatürk’ü benim gibi sevmeyenleri hain ilan etmesi nasıl olur da çağdaş insan felsefesiyle uyuşur; kin ve nefret olarak değerlendirilir.

Ülkemizin ortak değerlerine birlikte sahip çıkılması gerektiği bir zorunluluk olarak ileri sürülmesine rağmen, Dersim Koçgiri, Ağrı, Zilan, 1925 Kürt Milli hareketi döneminde yapılan katliamların savunulmasın da bir zorunluluk görülmemekte, Kürtlerle ilgili olan gelişmeler ve Kürtlerin değerleri Kılıçdaroğlu ve vekili tarafından ortak değer görülmemektedir. Bu da Kılıçdaroğlu ve CHP nin geçmişte Dersim’de ve genelde Kürdistan’da yapılan katliamları doğru ve gizlediklerini göstermektedir.Hala yaşamakta olduğumuz bu tarihsel dönemde Kılıçdaroğlu ve partisi, Kürtlerin anadillerinde eğitim ve öğretimine karşı çıkmakta, Kürtlerin diğer kolektif hakların iadesini red etmekte ve 12 Eylül darbeci faşist anayasasının ilk üç maddesini yani Kürtleri red ve inkâr eden maddelerinin bekçiliğini yapmaktadır.Davalı avukatı Dersim’deki kırımı kabul etmekte ve bu kırımın bir insanlık ayıbı olduğunu ifade etmektedir.
Ama Dersim’de kırım yapan ve yaptıran yetkili ve sorumluları gizlemektedir. Hem mantıksal ve hem de hukuksal olarak bir eylem, bir kırım, bir suç ve üstelikte bir insanlık suçu var ise; bunun aktörleri, yapanları ve sorumluları da vardır. Dersim katliamından da o dönemin liderleri ve iktidarı sorumludur. Daha açık ifade edersem, o dönemin en önde gelen yetkili ve sorumluları dönemin Cumhurbaşkanı M. Kemal ve Başbakan İ. İnönü’dür.
Sorumlu iktidar da tek parti iktidarı olan CHP’dir.Yine davalı vekili Dersim katliamının bir devlet politikası sonucu olmadığını bazı askeri ve idari yetkililerin taşkınlıkları olduğunu iddia etmektedir. Eğer bir taşkınlıktan bahsedilecekse o da kırkbin Dersimlinin katledilmesi olamaz. Eğer bu bir idarecilerin taşkınlığı olsaydı ancak bir Roboski ve Özalp’taki kadar insan katledilebilirdi. (Ayrıca devlet yetkililerinin aşırı, taşkınlığı ve kanun dışı bir hareketi ise, bundan dolayı birilerinin yargılanıp cezalandırılması gerekirdi. Böyle bir gerçek de ortada yok.İG)Davalı vekili bu iddiayı ileri sürmekle Cumhurbaşkanını, Başbakanı ve iktidarı hiçe sayarak toplum aklıyla da alay etmektedir.

Kılıçdaroğlu’nun “Atatürk’ü eleştirmenin, Atatürk’ü sevmemenin ve ona karşı çıkmanın vatan hainliği olduğunun” muhatabının belli olmadığı görüşü açıklamanın özüyle çelişkilidir.Eğer muhatab olmadığı halde bu düşünceler ileri sürülüyorsa, bu rasyonel olmayan bir davranıştır. Oysa Kılıçdaroğlu’nun bu ihamlarının muhatapları vardır. Ben de bunlardan biriyim. Bunun en somut delillerinden biri de, geçtiğimiz günlerde A Haber TV de Sevilay Yükselir ‘in sunduğu programda “herkes Atatürk’ü sevmek zorunda mı, Kürtler neden Atatürk’ü sevmez” konulu program yapıldı. Bu program da Kılıçdaroğlu’nun muhataplarının varlıklarını gösteriyor.
Mahkemeniz bu programı delil olarak talep edip kullanabilir. Davalı taraf, CNN Türk Televizyonunda CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun sarf ettiği “Atatürk’ü sevmeyenler vatan hainidir.” Sözünün genel bir ifade olduğundan bahisle, beni kastetmediğinden bahisle o sözlerin muhatabının ben olmadığını iddia etmektedir. Davalı tarafın iddiası gerçeği yansıtmamaktadır. Sayın Kılıçdaroğlu “Atatürk’ü sevmeyenler vatan hainidir” demekle Mustafa Kemal’i sevmeyen herkesi genel bir suçlama ve hakarette bulunmuştur. (Dersimli olmayan-İG) Tuncelili Sayın Kılıçdaroğlu, özelde de Mustafa Kemal karşıtlığı mahkeme kararı ile belgelenen şahsıma karşı suçlama ve hakarette bulunduğu gibi, “durumdan vazife çıkarmakta çok mahir” bir takım kişilere de şahsımı bizzat hedef göstermiştir.

Ben bir sorumlu vatandaş olarak, hakkını aramasını bilen bilinçli bir insan olarak şahsıma yapılan hakarete karşı dava açma hakkımı kullandım. Davalı tarafın şahsımı “cahillikle” suçlamasını da esefle karşılıyor ve aynen iade ediyorum. Bundan sonra başıma gelecek herhangi bir hadiseden bizzat Sayın Kılıçdaroğlu sorumlu olacaktır. Zaten Cumhuriyet Savcılığına da ayrıca suç duyurusunda bulundum.Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, bir Tuncelili olması, kendisinin de devlet eliyle gerçekleştirilen mezalim sonrasında atalarından 40 kişinin soykırıma uğradığını bile bile Mustafa Kemal’i seven birisi olması, Stocholm Sendromuna tutulmuş olma ihtimalinin mevcudiyeti beni hiç ilgilendirmemektedir. Ancak kendisinin yaşadığı semptomlar, başkalarını suçlayıcı olmasına da cevaz vermemektedir.İstem ve Sonuç: Bu davaya esas olan ilk dilekçemdeki ve sonra verdiğim ek dilekçemdeki beyanlarım doğrudur ve aynen tekrar ediyorum. Açıklanan sebeplerle davamın kabulü ile Tunceli mahkemelerinde görülmesini ve yargılama giderlerinin davalı taraf üzerinde bırakılmasını arz ve talep ederim. 20.05.2013
EK: 1 Ad. Emniyet Müd. bant çözüm tutanağı
SAYGILARIMLA

Mehmet Yürek
Kaynak: Dersim'de Katliam yapan CHP Hakkında Kapatma davası açıldı

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt Bugün, 07:30   #48
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 696
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 16
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 21
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

ALTAN: “Dersim Katili Atatürk’tür!”CHP'li vekilin Dersim sözleri çok tartışılmıştı ama Ahmet Altan o sözleri bir adım öteye götürdü. Dersim'in emrini Atatürk verdi...

Kaynak: ALTAN: “Dersim Katili Atatürk’tür!”

CHP'de, Hüseyin Aygün'ün “Dersim Katliamı’nın sorumlusu devlet ve CHP’dir. Atatürk de bu olaylardan haberdardır” şeklindeki sözleriyle başlayan tartışma sürüyor. Aygün'ün sözleri sonrasında CHP karışırken, kamuoyundan da farklı sesler yükseliyor.
Konuyla ilgili en aykırı ses ise Taraf yazarı Ahmet Altan'dan geldi. Altan "Ülkenin hâkim-i mutlakı olan Atatürk’ün “haberdar” olmaması zaten söz konusu değil ama Atatürk sadece “haberdar” değildi, bu katliam için bizzat emir veren, planları yapan adamdı." diyerek, yeni bir tartışmanın fitilini ateşledi.
Yaşanan olaylardan devleti ve Atatürk'ü sorumlu tutan Altani bu sözleriyle üstü kapalı bir şekilde 'katil Atatürk' dedi.
DERSİM
Ahmet Altan
CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, “Dersim Katliamı’nın sorumlusu devlet ve CHP’dir. Atatürk de bu olaylardan haberdardır” deyince ana muhalefet partisinde kıyamet koptu.
Bazı milletvekilleri Aygün’e karşı ayaklandı.
Parti yönetimi Aygün’ün savunmasını istedi.
Bu konuda yapılan açıklamaları okudum ama ne CHP yönetiminin, ne de CHP’li milletvekillerinin Aygün’e niye itiraz ettiğini anlayabildim.
Aygün’ün yalan söylediğini mi düşünüyorlar?
1937’de gerçekleşen Dersim Katliamı’nın sorumlusu olarak devleti ve CHP’yi görmüyorlar mı?
Dersim Katliamı’nı devlet yapmadı mı?
CHP yönetimi ve milletvekilleri, Dersim Katliamı’nın sorumlusunun Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden başka biri olduğunu düşünüyorlarsa, söylesinler.
O katliamı devletten başka kim yaptı?
O tarihte devletin tek sahibi de CHP değil miydi?
Türkiye’de devletten ve devletin sahibi olan CHP’den başka bir güç mü vardı?
Yoksa Atatürk kısmına mı itiraz ediyorlar?
Bence Aygün kibarca söylemiş, “Atatürk de bu olaylardan haberdardı” derken.
Ülkenin hâkim-i mutlakı olan Atatürk’ün “haberdar” olmaması zaten söz konusu değil ama Atatürk sadece “haberdar” değildi, bu katliam için bizzat emir veren, planları yapan adamdı.
Trabzon’daki müzeye giderlerse Atatürk’ün üstünde çalıştığı harekât planını da orada görürüler, Atatürk harita üstünde birliklerin gideceği yerleri belirlemişti.
Bunun neresine itiraz ediyorlar?
Dersim Katliamı’nın devlet, CHP ve Atatürk’ten başka “sorumlusu” olabilir mi?
Yoksa buna itiraz etmiyorlar da Dersimde bir “katliam” olduğunun söylenmesine mi itiraz ediyorlar?
“Dersim’de katliam olmadı” mı diyorlar?
Orada binlerce adamın öldürülmesinin adı ne CHP’lilere göre?
Öldürülmediğini mi iddia ediyorlar?
Girsinler internete o katliamın korkunç görüntülerini rahatça bulurlar.
Zaten çok uzağa gitmeye gerek yok.
Dersim konusunu dile getiren eski CHP Milletvekili Onur Öymen’di, Kürtlere karşı sertleşme politikasını savunurken Atatürk’ün Dersim’de yaptıklarını örnek göstermişti.
İsterlerse biraz daha yakına gelsinler.
Dersim Katliamı’yla ilgili sözleri için “savunma” isteyen partilerinin bugünkü başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na doğru yaklaşsınlar.
Ona İhsan Sabri Çağlayangil ile Dersim konusunda neler konuştuklarını sorsunlar.
O konuşmanın kayıtlarını bulsunlar.
Çağlayangil’in tarihe geçen, “İnsanları mağaralarda fareler gibi öldürdük” sözünün altını çizsinler.
Binlerce insanın “mağaralarda fareler gibi öldürülmesinin” katliamdan daha başka bir ismi varsa onu söylesinler.
Askerlerin kesilmiş kafaları ellerinde tutan resimlerine baksınlar.
Sonra kamuoyuna Aygün’ün sözlerine niye itiraz ettiklerini anlatsınlar.
Dersim’de yaşananlar hakkında biraz bilgisi ve bir nebze vicdanı olan hiç kimse Aygün’ün sözlerine itiraz edemez.
İnsanları yakarak, bombalayarak, idam ederek, kafalarını keserek öldürdüler Dersim’de, sonra da utanmadan bunun konuşulmasını yasak ettiler.
Hâlâ gerçekleri susturmaya çalışıyorlar.
Tabii, bu ülkede Dersimlileri bombalayan Sabiha Gökçen’in adı bir havaalanına veriliyorsa sadece CHP değil bütün partiler utansınlar.
Kürtlerin katilinin adını taşıyan bir havaalanından Kürtleri yolculuk etmeye zorlayan bu devlet utansın.
O havaalanının adı bir gün değişecek.
Sivil halkın üstüne bomba atan birinin adı havaalanına verilemez çünkü.
Bu devlet Kürtleri böyle delirtiyor işte, öldürüyor, öldürdüğünün söylenmesini yasaklıyor, öldürdüğü söylendiğinde pişkince reddediyor, katilin adını havaalanına veriyor, sonra da “biz kardeşiz” diyor.
Kardeş olduğumuza hiç inanmıyorum ama eğer kardeşsek de Habil’le Kabil gibi kardeşiz, kardeşlerden biri diğerini öldürdü, defalarca öldürdü.
Sonra da “yoo, öldürmedik” diye gözlerinin içine baka baka alay etti, “öldürdünüz” diyeni cezalandırdı.
Hâlâ da cezalandırıyor.
Belki de Aygün’ü, Dersim Katliamı’nı en yakından bilen insanlardan birinin yönettiği partiden atacaklar.
Dersim’de katliam olmamış mı olacak o zaman?
Yoo, sadece başta Kılıçdaroğlu olmak üzer bütün CHP gerçekleri saklamış, olayları çarpıtmış, yalan söylemiş olacak.
Benim onlara söyleyecek bir sözüm yok.
Ama sanırım Seyit Rıza’nın Kılıçdaroğlu’na bir sözü olacak:
“Ayıptır, zulümdür, cinayettir.”
Bu söz, Aygün’den savunma isteyen Kılıçdaroğlu’na hayatı boyunca yeter. Kaynak: ALTAN: “Dersim Katili Atatürk’tür!”

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt Bugün, 07:35   #49
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 696
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 16
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 21
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

DERSİM ALEVİLERİ, CUMHURİYET VE MUSTAFA KEMAL

Genel anlamda Cumhuriyet yönetimi ilk kurulduğunda Anadolu halkı ve Dersim halkı bu cümleye yabancı olduğu söylense de bu deyim yerinde olmayan bir deyimdir. Çünkü M. Kemal militarist kökenlidir. Dersim halkı onun bu militarist yönünü hemen kavramış. Ayrıca devlet kademesini yönetenler de gene askeri kökenlidir. Bu sebeple cumhuriyet kavramını halk seve seve kabul eder fakat bu cumhuriyetin özde askeri diktatörlüğe dayalı militarist bir yönetim olduğunu, halk ne yazık ki henüz anlamış değildir. Bu sebepten dolayı özellikle Dersim halkı bu cilalı yönetim şeklini asla yutmaz. Dersim, bu yönetimden sonra kuşatma altına alınır. En büyük darbeyi Cumhuriyet denilen dönemin ilk başında yer. Fakat bu halk, gene cumhuriyet ilkelerine bağlı kalır. Bu yönetimin ülkeye yerleşmesinin mücadelesini verir ve halen de vermektedir.

Genelde Anadolu Alevileri'nin ve özelde Dersim halkının, Mustafa Kemal'e olan bakış açıları, bugünkü tavırlarının belirginleşmesi açısından çok önemlidir.

Aleviler, cumhuriyet ve demokrasinin ilke ve yönetimine seve seve katılır. Onu canla başla savunmak en büyük görevidir. Ancak Aleviler, gerçek anlamda bir halkın iktidarda olduğu, gerçek bir cumhuriyet veya demokrasiye sahip çıkabilirler. Yoksa günümüzün cilalanmış sahte cumhuriyet laflarına Aleviler'in karınları tok ve kulakları tıkalıdır. Demokrasinin egemen olduğu bir ülkede, sadece Aleviler değil, tüm toplumlar da böyle bir gerçek demokrasi ve cumhuriyete sahip olmakla gurur duyacağı kaçınılmazdır. Açıkçası halk demokrasisine dayalı bir demokrasinin, eşitliğin, özgürlüğün, hak, hukuk ve adaletin dayanağı olan gerçek halk demokrasisine, Aleviler ve her toplum sürekli sahip çıkar ve çıkmalıdır. Barışın, kardeşliğin, birliğin ve dirliğin temel dayanağını teşkil eden bir halk demokrasisi idaresini Aleviler tartışmasız destekler ve sahiplenir. Zaten genelinde Alevi halkının en büyük arzusu bahsedilen bu halk demokrasisinin bütün dünyaya egemen olmasıdır. Alevi halkının bütün ve esas çabası budur ve böyle olması gerekir. Yoksa onun boş laflara karnı toktur ve onun açısından atılan pratik adımlar çok önemlidir.

Gelelim Aleviler, Cumhuriyet ve M. Kemal ilişkilerine! Aslında Dersim halkıyla M. Kemal arasında öyle ciddi temelde herhangi bir ilişki yoktur. Ayrıca bir ilişkinin boyutu Diyap Ağa ve benzerlerin, devletin meclisinde yer almasıyla, bunu M. Kemal ile ilişkilendirmenin herhangi bir temeli de yoktur. M. Kemal'ın özellikle Kürdistan bölgelerinde yaptığı kongrelerin özü dikkatlice incelendiğinde, hep hile ve entrikalarla dolu olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bu hile ve entrikaları anlamak için onun kurduğu ve onayladığı Anayasanın temeline bakmakta fayda var. Onun uyguladığı yol ve yöntemlerin şekline bakmakta fayda var. Onun, laikliği, Emevi islam dini adı altında, Diyanet işleri başkanlığı vasıtasıyla dini nasıl meşrulaştırdığına ve siyasallaştırdığına bakmakta fayda var. Onun Tekke ve zaviyeler kanununu çıkarıp Aleviliği nasıl lağvettiğini göz önünde tutmakta fayda var. Onun, faşizmi cumhuriyetle nasıl kamufle ettiğine, bakmakta fayda var? Onun, eşitlik adına bölgeler arası uçurumları nasıl yarattığına bakmakta fayda var? Onun, halklar arasında Türk ırkçılığını göklere çıkarmasındaki farklılığı yakalamakta fayda var. Onun,"bir Türk dünyaya bedeldir" deyimindeki özü yakalamakta fayda var. Onun, "Ne mutlu Türküm diyene" deyimindeki ırkçı ve faşist yüzünü yakalamakta fayda var. Onun, etnikler üzerinde kurduğu milli baskıyı görmekte fayda var. Onun Karadeniz’de boğduğu 15 komünist insanı, görmekte fayda var. Onun, Kürdistan'da "isyan" yaftasıyla soykırım yaptığını görmekte fayda var. Onun, Dersim'i baş çıban olarak göstermesini görmekte fayda var. Burda yapılan soykırımın sorumlusu olduğunu görmekte fayda var.

Ayrıca önemle belirtmek istediğim esas olgu, gerek Aleviler'in, gerekse Kürtler'in en büyük zaafı, onun beli sıvazlandı mı kendisinden geçip mest olmasıdır? Onun beli sıvazlandı mı akan sular durur? O, herkese aynı toprak gibi olur! İşte onun gerçek yüzü bundan ibarettir. Bu iki halk, hem Osmanlı, hem de Türk devleti tarafından kullanılarak bir devlet sahibi olur. Ama sonuçta bu iki halka soykırım nasip olur, söz konusu baba-oğul devleti tarafından. Ama gene de bu iki halk halen gerekli dersi almamış durumdadır. Gene de devlete hizmet etmeyi bir marifet bilir. M. Kemal'i yüceltmeyi bir marifet bilir ve onu kendisine ata olarak sayar, öz atası olduğu halde. Yeryüzünde hiç böyle bir toplumun, böylesi ulusal bir üvey ataya sahip olduğu da görülmemiştir. Nede olsa birbirlerinin tasından yemek yemişler! Elbette biri efendi, diğeri hizmetçi olur. Bu devlette efendi-hizmetçi ilişkilerinin haddi var hesabı yok düzeydedir. Bu ilişki temelinde padişah-vezir, efendi- uşak, patron-işçi, ağa-ırgat, bey-kul, usta-çırak gibi ilişkiler sıralıdır, aynı bir zincirin halkaları gibi!..

Cumhuriyet yönetiminden önceki Osmanlı döneminin genelinde Aleviler hakkındaki politik tavır, Şeyhülislam cellat Ebusuud'un tavrıdır. Osmanlı, kendisine en büyük düşman olarak Aleviler'i hedef alır. Aleviler'e değil yaşam hakkı, onlara kendi inançları bile çok görülür. Osmanlı celladı Ebusuud tarafından çıkarılan bir kanunla, toplu Alevi katliamı yapılır. Hatta bebekler bile diri diri kuyulara atılarak, bu kuyuların üstü betonlarla kapatılıp izler kaybettirilir. Açıkça Aleviler ve diğer etnikler için Anadolu'nun her karış toprağında bir soykırım olayı devreye girer. Böylesi şartlarda M. Kemal politik sahneye çıkıyor. M. Kemal, ittihat terakki ve Cumhuriyet (!) taraflısı olarak siyasi sahneye çıkmasıyle, Anadolu halkının can simidi haline getirilir. Özde ise o, militarist bir ruh yapısına sahiptir. Onu yaratan da gene Avrupalı emperyalistlerdir. Bir anlık cumhuriyetçi kesilen M. Kemal, bu imajla bütün Anadolu halkının desteğini kazanır. Ancak yoksul ve çilekeş Anadolu halkı Cumhuriyet idaresinden habersizdi ve cumhuriyetin ne olduğunu bile bilmiyordu. Cumhuriyet demagojisi altında ancak ne yazık ki halk ikinci kez baskı altına alınır.

Bazı Alevi yazarlar, M. Kemal'ın Alevilerle olan ilişkilerini birkaç kişiye bağlaması da büyük bir siyasi gaftır. Hacı Bektaş Veli postuna oturan bir Cemalettin Çelebi'yi Anadolu Alevileri'nin öncüsü, sözcüsü veya temsilcisi olarak lanse etmek ve böylesi hatalara düşmek de bir yol düşkünlüğüdür. Aynı postun dede-baba geleneğinden bir başka ortağı olan Salih Niyazi Dede baba ile M. Kemal'ın ilişki kurduğu gerçek olsa dahi Aleviler için bir şey ifade etmez. Çünkü M. Kemal, Cemalettin Çelebi ile sıkı ilişkilerinin olması da Aleviler için hiçbir şey ifade etmez. Sonuçta M. Kemal ipleri eline geçirmesiyle birlikte TBMM'yi kurup ve Anayasayı da temele oturttuktan sonra Alevi halkını, dini inançlarından men ettiği ortaya çıkıyor. Tekke ve zaviye Kanununu getirip yasallaştırarak bütün tekke ve medreseleri kapatır. Fakat M. Kemal, bu yolu tıkamakla Alevi halkının inancına asıl darbeyi vurduğu daha sonradan fark edilir. Çünkü o, cumhuriyet yaftası altında gene diyanet işleri başkanlığını kurarak en tehlikeli yolu açar. Yani dini gelişmeyi önlemek adı altında tam tersine devlet eliyle din meşrulaştırılır. Sözde laik ve cumhuriyet devlet, bu cilayla kurtarılmaya çalışılır imajı verilmektedir. Yani bu bahaneyle dinin, devletin denetimi altına alınmaya çalışıldığı ileri sürülmektedir. Bu yöntemle din ve devlet işleri birbirinden ayrılmış oluyor. Halbuki tam tersine din ile devlet işleri iç içe girerek birleştirilip ve bu iki kuvvet (güç), ezilen yoksul halkın üstünde bir kılıç gibi sallandırılır. Bu düşüncenin ürünü bugün görülmektedir.

Sünni islam dinine yol açan, Hacı Bektaş Veli Dergâhını Nakşibendiler'e teslim edip yanında cami kurdurmasına göz yuman da M. Kemal yönetimidir. Bütün bu olaylar egemen ırk tarafından, Türk ırkından olan ulusun hakları yasal güvence altına alınarak adım adım uygulanmaya geçtiği görülmektedir. Deniliyor ki bütün gelişen bu olaylar M. Kemal'ın ölümünden sonradır. Böyle bir sav dahi yanlıştır. Bugünün hatalarını, onun kurduğu Anayasanın temel maddelerinden görmek gerekir. Bu anlamda M. Kemal'ın ilericilik düzeyini de öğrenmiş bulunmaktayız. Bu nasıl bir M. Kemal ilericiliğidir ki o, İtalya, Fransa ve daha başka ülkelerin Anayasalarında kopyalar getirip, bir Anadolu toplumuna uygulamaya kalkışır? Bir toplumun (örf, adet ve geleneği) kültürünü elinden alıp, yabancı kapitalist devletlerin (örf, adet, gelenek) kültürünü empoze etmeye çalışır. Bunun adı da ilericilik olur! Hatta bir toplumun geleneksel giyim tarzı aşağılanır ama kapitalist, emperyalist devletlerin geleneksel giyimi de halka empoze edilir. Bunun adına da ilericilik denilir. Toplumun geleneksel "fesi" kaldırılır yerine Avrupa "şapkası" getirilir ve adına da utanmadan "şapka devrimi" denilir. Bir şeyi başkasından örnek alıp halka zoraki empoze etmek devrim değildir. Tersine toplumu dışarıya özendirmedir. Devrim yaratıcılıktır. Devrimi yaratan, halkın kendisi olması gerekir ve buluşları da gene kendisi yaratması gerekir. Batı Avrupa emperyalist devletlerindeki dil, model olarak alınır ve adına da "harf devrimi" demek bir başka gülünç olaydır! Bunun adına da kemalizm denilir. Doğu medeniyeti aşağılanarak alay edilir, Batı medeniyeti de yüceltilerek göklere çıkarılır. Bunun adı gene devrim veyahut da ilericilik olur. Kendi medeniyetinden kaçan ve yabancı medeniyetini benimseyen bir kafa yapısı ne derece ilerici olabilir? Kendi toplumunun geleneksel ahlâkî zihniyetini ayaklar altına alan bir kafa yapısı nasıl ilerici olabilir? Kendi toplumunun değer yargılarını çiğneyen buna karşı yabancı toplumlara özentiyi teşvik ettiren bir kafa yapısı ne derece sağlıklı olabilir?

Bazı yazarlar, cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte, Aleviler'in rahat bir nefes aldıklarını ileri sürerler. Sözde laik cumhuriyetin kurulmasından sonra kısmî olarak Aleviler nefes alırlar. Fakat bu dönemde de şu ilginç politika izlenir. Aleviler hakkında ve Aleviler'e özgü özel olarak el altında ikinci bir yedek anayasa çıkarılarak kırmızı bir kitapçıkla idare edilir. Yani Aleviler için bu yedek Anayasa perde arkasında yürürlüğe konulur. Bilhassa Dersim halkı, devlet için özel olarak "çıban başı" ilan edilir. Bu sebeple "Tunceli Kanunları" M. Kemal döneminde 1935 'te çıkarılmış olup, bu kanun maddeleri günümüzde adım adım uygulanmaktadır.

Bazı Alevi yazarların, M. Kemal'ı nerdeyse Alevi yapmadıkları kaldı! Kalemlerini satan bazı Alevi yazarlarının deyimine göre, Aleviler yer yer M. Kemal'ı "Mehdi" olarak görme gibi tavırların sergilendiğine bile yer verirler. Mehdi yaygarasını yaratan da Aleviler değildir, tersine onu kendisine "ata" olarak kabul eden, ırkçı egemen Türk moğol kafasıdır. Böyle bir deyim aslında yazanların beyinlerinde gizli olsa gerek ki dolaylı yollardan Aleviler'e mal ettirmeye çalışırlar. M. Kemal hiçbir zaman sağlığında Aleviler'e de önem vermemiştir. Onun, Aleviler'e verdiği önemin gizliliği, diyanet işleri başkanlığının kurulmasıyla belgellidir. Onun, Aleviler'i nasıl arkadan hançerlediğini görmek için asıl görülmesi gereken konu, bu noktadır. Günümüzün genç dinamikleri artık o kadar cahil olmaması gerekir. Aleviler, M. Kemal'ın sözde cumhuriyeti döneminden de rahat edemediler. Aleviler eğer bugüne kadar kendilerini ayakta tutabildilerse bu, onların verdikleri mücadelenin sonucu ve kendi dini inançlarından dolayıdır.

Ezen ulus yazarlarının, Aleviler ve Kürtler hakkındaki görüş ve düşünceleri de yine resmi devlet ideolojisinden üç aşağı beş yukarı bir farkı yoktur. Bu kesimin tavrının net olması bir anlamda çok görülmez. Fakat Alevi ve Kürt yazarlarından asıl darbenin gelmesi, Pirimiz Pir Sultan Abdal'ın "ille dostun gülü pareler beni" deyişini bize hatırlatır. Bu anlamda gerçekten asıl darbe sürekli bu iki halkın kendisi içinde yaşanmıştır. Asıl ihanet bekçileri, bu iki halk içinde ortaya çıkmıştır. Kürt ve Alevi halkını arkadan hançerleyen asıl düşman, bu satılık kalem sahipleridirler. Ayrıca Alevilik adına sözüm ona eser yazan bu satılık kişiliklerin olması Aleviler için bir yüz karası düzeyindedir.

Rıza Zelyut "Öz kaynaklarına göre Aleviler" adlı kitabında Dersim Katliamı konusunda şöyle yazar;

"Burada, Dersim isyanı ve Atatürk'ün Aleviler'e karşı tutumu üzerinde de bazı açıklamalar gerekir. Dersim isyanı; Atatürk'ün rahatsız olduğu bir dönemin olayıdır. Kendisi (M. Kemal-bn-), bu isyanla bizzat ilgilenmemiş, başbakan Celal Bayar ile general Abdullah Alpdoğan, Tunceli'de bir kırım gerçekleştirmişlerdir."(Age.sf/291)

Zelyut, M. Kemal'in rahatsızlığından bahsetmektedir. Merak edilecek olan tek şey bu rahatsızlığın tarihi verisi söz konusu yazar tarafından belirtilmiyor. Halbuki bazı belgelerde de Seyit Rıza ve arkadaşları asıldığı gecenin ertesinde M. Kemal’ın Elâzığ'a geldiğinden bahsedilir. Hatta İhsan Sabri Çağlayangil bile kendi anılarında bu durumu açık bir şekilde ifade etmektedir. İlk Dersim katliamı 1935'lerden daha önce başlar ve en son 1938'in Ağustos ayının sonunda bitiyor. Yani iki ve hatta üç yıl boyunca bir katliam, bir soykırım yapılıyor ve bu soykırımdan M. Kemal sorumlu tutulmuyor. Halbuki bu katliam ve soykırım tam tersine M. Kemal'ın yaptığı planla uygulanır ve onun sorumluluğu altında gelişir. Hatta bu planın Trabzon'da bir müzede korunduğu da söylenir. Bu deyimi dillendirenler de gene emekli genarellerdir. Çünkü o dönemde M. Kemal, Türk devletinin Cumhurbaşkanı'dır. Yani Misak-ı Milli sınırlar içerisinde kımıldayan her yaprağın sorumlu kişisidir. Zelyut, aslında M. Kemal'ı ve devleti temize çıkarmaya çalışmaktadır ki bu da Aleviler'e büyük bir hakaret ve küfür anlamındadır. Ama onun bu çabası da boşunadır. Zelyut şöyle devam ediyor;

"Dönemin gazetelerini (!) tarayarak yaptığım araştırmada, devlet tarafından, Dersim isyanına bir Alevi hareketi gözüyle bakılmadığını gördüm. Devletin bu başkaldırıyı bastırırken takındığı tavır, Aleviler'i ezmek tavrı değil, bir aşiret ayaklanmasını bastırmak tavrıdır."(Age.sf/292)

Zelyut, açıkça isim koymamaktadır ama kullandığı dil sanki resmi devletin memuruymuş gibi bir dil kullanmaktadır. Neymiş devletin, Dersim isyanına bir Alevi hareketi gözüyle bakılmadığını görmüş. Ne büyük bir buluş! Bravo doğrusu Rıza beye! Kürt hareketi diyemiyor ama Aşiret ve Alevi hareketi olarak dil dönebiliyor! Dil altından da devletin bu soykırımının meşruluğunu vurgulamaya çalışıyor. Yani devletin haklılık payını göstermeye çalışıyor. Böylece Zelyut'un bir devlet memuru olduğunu anlamış olduk. Şöyle devam ediyor;

"1938 Ağustos'unda bastırılan isyanın lideri Seyyit Rıza da Alevilik eylemcisi olarak ortaya çıkmamıştır. Dersim olayı ne denli acı olursa olsun; Alevilerin M. Kemal'e duydukları sevgiyi yok edememiştir." (Age.sf/292)

Yani Rıza beye göre Seyyit Rıza Alevilik eylemcisi olarak ortaya çıkmış olacaktı ve bir Alevistan kurmalıydı. Rıza beyin derdi bundan ibarettir. Açıkça anlaşılan Seyyit Rıza'nın bir Kürt bireyi olarak ortaya çıktığı için bu soykırım meşru görülmektedir yazar tarafından. Açıkçası bu oportunistin başvurduğu yöntem devlet yalakacılığıdır. Resmi devletin telaffuzuna göre, Seyyit Rıza'nın önderi olduğu hareketin amacı bir Kürdistan devletinin kurulmasıydı. Oportunist Rıza'nın dilinin dönmediği asıl nokta burasıdır. Seyyit Rıza'nın önderi olduğu Dersim Kürt ayaklanması, Zelyut'un belirlediği gibi bir aşiret ayaklanması da değildir ve ayrıca bir isyan da söz konusu değildir. Zelyut beyin bilgisine sunulur;

Bir toplum, kadın, çoluk çocuk ve karnında bebekleriyle öldürülüp soykırıma uğraması da bir aşiretle aynı tutulamaz. Söz konusu devletin haksızca imha ve saldırısına karşı, bir halk kendini meşru müdafaa temelinde korumuştur. Yer yer çoluk çocuk-kadın eli kolu bağlanıp imha edilmiştir. Mağaralara sığınanları bile gaz bombalarıyla imha edip bu mağaraların ağızları da betonla kapatılıp belirsiz duruma getirilmiştir. Devletin faşist saldırısı karşısında, eli kolu bağlı mı kalmaları gerekirdi? Zaten eli kolu bağlı insanlara, bebeklere ve hamile kadınlara tahammül etmeyip gene katliam yapılmış. Aslında Zelyut'un resmi gazeteleri karıştırması yerine Dersim alanına gidip orda bir inceleme ve araştırma yapsaydı daha gerçekçi olurdu. Ama ne yazık ki bu gerçeklik ona nasip olmamış çünkü devletin resmi memuru rolüne soyunmasını tercih etmiştir. Saha çalışmasından mahrum yazılan eserlerin hiçbir önemi yoktur. Artık herkesin tercihi kendisinedir. Ama onun, Alevilik adına ortaya çıkıp Aleviler hakkında yazı yazıp karalamalar getirmesine karşı herkesin de eleştiri yapma hakkı vardır. Bu unsurun, Aleviler adına bir şeyler gevelemesine de verilecek cevaplar henüz bitmedi ve bitmeyecek.

Aleviler, gerek Türkiye genelinde, gerekse Dersim özelinde belli aralıklarla bir soykırım ve katliam olayına maruz kalmışlardır. Özellikle Dersim genelinde uygulanan bir Alevi katliamı ve jenosidi sadece bir aşirete indirgemek ve yüklemek, Dersim Alevi halkına bir hakarettir. Bu anlamda bile Zelyut, resmi devletin sözcülüğüne soyunduğu da açıktır. Aynı zamanda Zelyut yaptığı tahrifatla birlikte, devlet bütünlüğünü ve devlet aygıtını örtbas etmek amacındadır. Yani bütünün hatasını görmeyip parçanın hatasını görmek çabası içindedir. Bu da bir başka acizliktir! Bu konu hakkında aynı zamanda bazı sol örgütler dahi bu hataya düşmüşlerdir. Devlet bütünlüğünü gözardı edip sanki devlet içinde başka bir güç olduğu kanısını, halkın bilincine yerleştirerek egemen bir duruma getirmişlerdir. Yani bütünün hatasını parçaya yüklemek. Buna örnek "birileri düğmeye bastı, gizli eller gene devreye girdi" gibi demogojilerle devletin asıl bütünlüğünü ve fonksiyonunu ve onun temel aygıtı sürekli geri plana itilmektedir ki bu anlamda bile, devlet içindeki rantçı kesimi sürekli kazançlı çıkmış ve kendi asıl gerçek yüzünü ve bütünlüğünü koruya gelmiştir. Zelyut'un yaptığı da bunun bir şeklidir. Yani o, Dersim genelinde devlet tarafından uygulanan katliam ve soykırım olayını bir aşiret düzeyine indirgeyerek Alevi Kürt katliamını örtbas etmesiyle birlikte aynı zamanda devletin, bu yönünü de meşrulaştırmaktadır. Ayrıca bu konu hakkında M. Kemal'ı savunarak Celal Bayar ve Alpdoğan'ı suçlamaktadır. Halbuki bu üç öğe de devletin en üst katmanlarından olup sorumlu kişilerdir.

Tekrar yazıyorum bu soykırım döneminde, Türk devletinin Cumhurbaşkanı M. Kemal'dır, Başbakanı Celal Bayar'dır ve Genel Kurmay Başkanı da Fevzi Çakmak'tır. Dersim katliamıyla M . Kemal tarafından seçilip görevlendirilen kişi de faşist general Abdullah Alpdoğan'dır. M. Kemal'ın hastalığı bile dahi onu haklı çıkarmaz. Onun, bu konu hakkında 1923 ve 1935 tarihinden beri Anayasa maddesine koyduğu "Tunceli kanunları"dır. Bu anlamda sorumluluk gidip M. Kemal'e dayanmaktadır. Dersim halkı için "baş çıban" kavramını kullanan gene M. Kemal'dir. Bir devletin bütünlüğünü ve onun esas aygıtı sadece Celal Bayar'la, bir Abdullah Alpdoğan'a indirgenemez. Elbette bu ikisi de bu olayda sorumludur. Yani kişileri ön plana çıkarıp asıl devlet mekanizmasını geri plana itmek, halka en büyük bir hakaret ve küfürdür. Benim değinmek istediğim asıl konu budur. Bu durumda yine Zelyut, M. Kemal'ın sorumluluk derecesini gizleme yolunu seçmiştir ne yazık ki! Halbuki devleti temsil edenler bir bütündür. Bunlar devletin en tepesinde olanlardır. Bu bütünü göz önünde tutmak gerekir. Eğer kalkıp devlet temsilcileri arasında bir ayrım yapılırsa, o zaman böyle bir devlet bütünlüğünden bahsedilir mi? Bu devlet mekanizması hiyerarşik bir şekilde zincirlemesine birbirine bağlıdır. Zaten bu devlet kuruldu kurulalı her kurum kendi başına bir devlet oldu. Kürdistan topraklarında kurulan Jandarma Karakollarındaki bir er bile kendi başına bir devlet düzeyindedir.

Bir ülkede kımıldanan bir ağacın yaprağı bile, o ükenin veya devletin sorumluluğu altındadır. Bu konu hakkında Zelyut, kendi asıl şahsi görüşlerini beyan ederek Alevilik adına devleti aklama çabası içindedir. Bu konuda Zelyut'u da tanımış olduk. Zelyut'un M. Kemal'e olan sevgisine kimsenin diyeceği yoktur! Fakat bu sevgiyi tüm Aleviler'e veya Dersim halkına mal etmesi de haksızca bir davranıştır.

Belirtmek istediğim diğer bir konu da, bir Alevi olarak, eğer bir konu üzerinde yazı yazılmak isteniyorsa gerçeklerin yazılması gerekir. Bir aydına düşen asıl konu gerçekleri kâğıda aktarmaktır, yoksa devlete ve egemen sınıfa yaranmak için gerçekleri çarpıtmak değildir. Bu konuda elbette araştırmalara dayanarak da bazı ipuçları elde edilmeye çalışılır. Fakat benim açımdan asıl tarih, yaşayan halkın kendi yaşam tarihidir. Bir şahıs, kalkıp bir toplum adına açıklama getiremez ve aynı zamanda kendi şahsi düşüncesini bir topluma mal edemez. Dersim tarihini Dersim halkı tarafından yazılmaktadır. Egemen faşizm tarafından yanlı ve yalan üzerinde kurulu tarihlere de yer olmaz.

Tarihte Osmanlı devleti dahil ve onun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin günümüze kadar Aleviler hakkındaki tutum ve davranışı nettir. Zelyut ve benzerlerine sormak gerekir Çaldıran, Maraş, Çorum, Gazi ve en son Sıvas katliamı hangi temelde ve ne amaçla yapılmıştır? Böyle bir eylem hangi ülkede gerçekleşmiş ve kimlerin sorumlulukları altında bu olaylar cereyan etmiştir? Yapılan her olayda Aleviler'in hedef alındığı bilinmektedir. Böylesi bir durumda sorumlu kim olacak? Elbette sorumlu gene devlet olacaktır. Herhalde Aleviler olmayacak. Bu sorumluluk devletin başı kimse, ona kadar gidip bir kement gibi boynunda asılı kalacaktır!

M. Kemal'ın askeri militarist cumhuriyetinde de Aleviler'in rahat yüzünü görmediği günümüzde mevcuttur. Birinci Alevi Kürt soykırımını Yavuz, Çaldıran'da uygular. İkinci Alevi Kürt soykırımını da M. Kemal, Dersim'de ve Koçgiri'de uygular. M. Kemal'e bu konuda kalkan olanlar dahi M. Kemal'ı bir soykırımcı olmasını kurtaramaz. Bu olay onun cumurbaşkanlığı döneminde ve sağlığında olur ve yaşayan Dersim tarihi bile bunu doğrular. Dersim katliamı 1935'de başlar ve soykırımla bastırılır. Birinci katliam yetmediği gibi ikinci katliam da 1937 ve 1938'de başlar ve Ağustos ayında yine ikinci bir soykırımla tamamen askeri militarist devlet istediği sonuca ulaşır. Mağaralara korkudan hayvanıyla sığınan çoluk-çocuk ve kadınlar zehirli gaz bombalarıyla imha edilir. İlk olarak Anadolu topraklarında zehirli gaz bombaları Dersim halkı üzerinde kullanılır. M. Kemal'ın ölümü 09 Kasım 1938'dir. Onun ölümü, Dersim katliamının son bulmasından üç ay sonradır. İlk katliam iki yıl önce başlar ki bu da onun sağlığının iyi olduğu dönemine denk gelir. Ayrıca "1935 tarihinde Tunceli kanunlarını" kimler çıkardı ve kimin sorumluluğu altında imzalandı? Bu ünlü (!) Alevi kalemşörler, buna nasıl bir yanıt bulabilirler?

Diğer ilginç bir olay da M. Kemal'ın manevi evladı olan Sabiha Gökçen'in Amerika'ya gidip Pilotluk okulunda yetişmesi ve ilk kadın pilot olarak ilk uçuşunu da Dersim'e yapıp yoksul halkın üzerine bomba yağdırması olayıdır. M. Kemal'ın çocukları, savunucuları veya torunları, bu soruya nasıl bir cevap veya bahane uydurabilirler bakalım? M. Kemal'ı ve manevi kızının yaptıklarını savunmak aynı şekilde Dersim'de yapılan katliamlara suç ortağı olduklarını da unutmamalıdırlar. Dünya tarihinde ilk olarak insanlık suçu Dersim'de işlenir. Bu soykırım asla unutulmayacak ve örtbas edilmeyecektir. Bu soykırımı inkâr edenler M. Kemal'ın kendi manevi kızı S. Gökçen ile bombardıman uçağı önünde çektirdikleri fotograflar bile birer delildir. Kör gözlüler bunu görmek istemezlerse ne diyelim?

Prof. Doç. sıfatlı İzzettin Doğan'ın iddiasına göre M. Kemal'ın danışmanı, yaveri ve en yakınlarının Aleviler olduğunu sürekli vurgular. Gerçi kimi Alevi düşkünler, egemen sınıfa uşaklık etmekten büyük bir haz duyarlar. Aleviler'in bu uşaklığı Osmanlı'ya da yaptıkları dillendirilmektedir. Böylesi bir durumda Osmanlı devleti, Alevi mi olur? M. Kemal'ın danışmanına gelince; söz konusu bu şahıs, sünni bir aileden gelen Hasan Reşit Tankut'tur. Doğan'ın dediği gibi bu şahıs Alevi değildir. Böyle bir değerlendirme Doğan'ın kurduğu hayali bir kurgudur. Doğan'ın deyimi bir anlık doğru olduğunu farz etsek dahi şöyle bir soru akla gelir; nasıl olur bir Alevi kişilik kalkıp Dersim katliamına onay verebilir? Buna nasıl bir açıklama getirilecek? Madem M. Kemal'ın yaveri, danışmanı, hatta dokturu Alevi olarak lanse ediliyor. Peki neden M. Kemal, özel olarak "Tunceli Kanunlarını" getiriyor? Neden Dersim katliamını 1937'de kendi sağlığında önleyemiyor? M. Kemal'ın Aleviler'e verdiği önemin değeri (!) Dersim olayında kendisini ele vermektedir. Onun, Diyanet işleri başkanlığını kurup, sünni islamın kılıcını meşrulaştırarak, bu kılıç, Aleviler üzerinde hiçbir zaman eksik edilmez. O, kendisini bu konuda da ele vermektedir. M. Kemal'ın düşüncesi üzerinde temellenen devlet düzeninin, Aleviler'e uyguladığı Maraş, Çorum, Sıvas ve Gazi olayları da onu ele verir. Bırakalım orduyu, günlük normal yaşamdan bile Alevi, siyasi ve dini baskı altındadır. Günümüzde hâlâ Elâzığ gibi yerde Alevi halkı, ramazan orucundan dolayı açık açık sigarasını bile içemiyor.

Devletin bel kemiği TSK kurumuna giren Alevi unsurların ne derece baskı altında oldukları da bir başka gerçekliktir. Osmanlı dahil Türk devletinin ordusunda, yabancı uyruklu beyaz Türkler'in (!) genelkurmay başkanlığına kadar yükselmeleri oldukça ilginçtir. Buna karşı günümüze kadar hiçbir Alevi, Türk ve Kürt unsurlar yani aslî öğeler, bu kurum içinde genel kurmaya kadar gelip, o koltuğa oturmaya layık olamamışlardır. Bu kurumun asıl gerçek yüzü burda da kendisini ele vermektedir. Sözde bu ordu kemalist geçinir. Çok ilginçtir ki Osmanlı padişahlarının hepsi devşirme olduğu gibi, askeri cunta devletinin genelkurmaylarının birçoğu da devşirmedir. Ordu içinde bir Alevi veya Kürt'ün genelkurmay başkanlığına gelmemesi oldukça düşündürücüdür.

Bugün Alevilik en önlerde tartışma konusuysa ve artık açık olarak TV kanallarında konuşuluyorsa, bu egemenlere ve devlet düzenine karşı verilen Anadolu Alevisinin kararlı tavrı ve devrimci duruşu ve verilen birçok bedellerin sayesindedir. Aleviler, Osmanlı'dan beri yoğun baskı ve imha altında olmasına paralel olarak, Kürt halkı da aynı nasibi almıştır. Bu devlete göre Kürt yoktu ve diri diri yere gömülerek üstü de betonlaştırılmıştı. Ona göre sadece halka yutturduğu kadar "kart-kurt " ninnisi vardı. Ama Kürt halkı da birçok bedeller vererek günümüze kadar yaşamlarını devam ettirdi. Bugün Kürt'ün varlığını devlet kabul etmekte halen zorlanmaktadır. Ama er veya geç Kürt ve Alevi halkının varlığını görmek ve kabullenmek zorunda kalacaktır. O eskiden de, bugün de "Alevi yoktur sadece sünni var" deyip Aleviler'i de sünnileştirme çabası içindeydi. Bunun örnekleri de yaşandı. Bu devlet, prof. sıfatlı unsurlar vasıtasıyla, Aleviler'in bir kısmını diyanete bağladı. Böylece bu prof. sıfatlılar büyük bir yol düşkünlüğünü elde ettiler. Açıkça mevcut devlet düzeni, Aleviler'i de şeriat düzeni içine hapsetme çabaları devam etmektedir. Tam bu noktada Dersim halkına büyük görevler ve sorumluluklar düşmektedir. Dersim halkının her neferi, bütün satılmış yol düşkünlerini açığa çıkarıp teşhir etmeleri gerekir. Satılmış sahte Alevi dedelerinin maskelerini en kısa zamanda düşürmek her Dersimli aydının bir görevi olmalıdır.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt Bugün, 07:36   #50
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 696
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 16
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 21
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Genel anlamda Cumhuriyet yönetimi ilk kurulduğunda Anadolu halkı ve Dersim halkı bu cümleye yabancı olduğu söylense de bu deyim yerinde olmayan bir deyimdir. Çünkü M. Kemal militarist kökenlidir. Dersim halkı onun bu militarist yönünü hemen kavramış. Ayrıca devlet kademesini yönetenler de gene askeri kökenlidir. Bu sebeple cumhuriyet kavramını halk seve seve kabul eder fakat bu cumhuriyetin özde askeri diktatörlüğe dayalı militarist bir yönetim olduğunu, halk ne yazık ki henüz anlamış değildir. Bu sebepten dolayı özellikle Dersim halkı bu cilalı yönetim şeklini asla yutmaz. Dersim, bu yönetimden sonra kuşatma altına alınır. En büyük darbeyi Cumhuriyet denilen dönemin ilk başında yer. Fakat bu halk, gene cumhuriyet ilkelerine bağlı kalır. Bu yönetimin ülkeye yerleşmesinin mücadelesini verir ve halen de vermektedir.

Genelde Anadolu Alevileri'nin ve özelde Dersim halkının, Mustafa Kemal'e olan bakış açıları, bugünkü tavırlarının belirginleşmesi açısından çok önemlidir.

Aleviler, cumhuriyet ve demokrasinin ilke ve yönetimine seve seve katılır. Onu canla başla savunmak en büyük görevidir. Ancak Aleviler, gerçek anlamda bir halkın iktidarda olduğu, gerçek bir cumhuriyet veya demokrasiye sahip çıkabilirler. Yoksa günümüzün cilalanmış sahte cumhuriyet laflarına Aleviler'in karınları tok ve kulakları tıkalıdır. Demokrasinin egemen olduğu bir ülkede, sadece Aleviler değil, tüm toplumlar da böyle bir gerçek demokrasi ve cumhuriyete sahip olmakla gurur duyacağı kaçınılmazdır. Açıkçası halk demokrasisine dayalı bir demokrasinin, eşitliğin, özgürlüğün, hak, hukuk ve adaletin dayanağı olan gerçek halk demokrasisine, Aleviler ve her toplum sürekli sahip çıkar ve çıkmalıdır. Barışın, kardeşliğin, birliğin ve dirliğin temel dayanağını teşkil eden bir halk demokrasisi idaresini Aleviler tartışmasız destekler ve sahiplenir. Zaten genelinde Alevi halkının en büyük arzusu bahsedilen bu halk demokrasisinin bütün dünyaya egemen olmasıdır. Alevi halkının bütün ve esas çabası budur ve böyle olması gerekir. Yoksa onun boş laflara karnı toktur ve onun açısından atılan pratik adımlar çok önemlidir.

Gelelim Aleviler, Cumhuriyet ve M. Kemal ilişkilerine! Aslında Dersim halkıyla M. Kemal arasında öyle ciddi temelde herhangi bir ilişki yoktur. Ayrıca bir ilişkinin boyutu Diyap Ağa ve benzerlerin, devletin meclisinde yer almasıyla, bunu M. Kemal ile ilişkilendirmenin herhangi bir temeli de yoktur. M. Kemal'ın özellikle Kürdistan bölgelerinde yaptığı kongrelerin özü dikkatlice incelendiğinde, hep hile ve entrikalarla dolu olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bu hile ve entrikaları anlamak için onun kurduğu ve onayladığı Anayasanın temeline bakmakta fayda var. Onun uyguladığı yol ve yöntemlerin şekline bakmakta fayda var. Onun, laikliği, Emevi islam dini adı altında, Diyanet işleri başkanlığı vasıtasıyla dini nasıl meşrulaştırdığına ve siyasallaştırdığına bakmakta fayda var. Onun Tekke ve zaviyeler kanununu çıkarıp Aleviliği nasıl lağvettiğini göz önünde tutmakta fayda var. Onun, faşizmi cumhuriyetle nasıl kamufle ettiğine, bakmakta fayda var? Onun, eşitlik adına bölgeler arası uçurumları nasıl yarattığına bakmakta fayda var? Onun, halklar arasında Türk ırkçılığını göklere çıkarmasındaki farklılığı yakalamakta fayda var. Onun,"bir Türk dünyaya bedeldir" deyimindeki özü yakalamakta fayda var. Onun, "Ne mutlu Türküm diyene" deyimindeki ırkçı ve faşist yüzünü yakalamakta fayda var. Onun, etnikler üzerinde kurduğu milli baskıyı görmekte fayda var. Onun Karadeniz’de boğduğu 15 komünist insanı, görmekte fayda var. Onun, Kürdistan'da "isyan" yaftasıyla soykırım yaptığını görmekte fayda var. Onun, Dersim'i baş çıban olarak göstermesini görmekte fayda var. Burda yapılan soykırımın sorumlusu olduğunu görmekte fayda var.

Ayrıca önemle belirtmek istediğim esas olgu, gerek Aleviler'in, gerekse Kürtler'in en büyük zaafı, onun beli sıvazlandı mı kendisinden geçip mest olmasıdır? Onun beli sıvazlandı mı akan sular durur? O, herkese aynı toprak gibi olur! İşte onun gerçek yüzü bundan ibarettir. Bu iki halk, hem Osmanlı, hem de Türk devleti tarafından kullanılarak bir devlet sahibi olur. Ama sonuçta bu iki halka soykırım nasip olur, söz konusu baba-oğul devleti tarafından. Ama gene de bu iki halk halen gerekli dersi almamış durumdadır. Gene de devlete hizmet etmeyi bir marifet bilir. M. Kemal'i yüceltmeyi bir marifet bilir ve onu kendisine ata olarak sayar, öz atası olduğu halde. Yeryüzünde hiç böyle bir toplumun, böylesi ulusal bir üvey ataya sahip olduğu da görülmemiştir. Nede olsa birbirlerinin tasından yemek yemişler! Elbette biri efendi, diğeri hizmetçi olur. Bu devlette efendi-hizmetçi ilişkilerinin haddi var hesabı yok düzeydedir. Bu ilişki temelinde padişah-vezir, efendi- uşak, patron-işçi, ağa-ırgat, bey-kul, usta-çırak gibi ilişkiler sıralıdır, aynı bir zincirin halkaları gibi!..

Cumhuriyet yönetiminden önceki Osmanlı döneminin genelinde Aleviler hakkındaki politik tavır, Şeyhülislam cellat Ebusuud'un tavrıdır. Osmanlı, kendisine en büyük düşman olarak Aleviler'i hedef alır. Aleviler'e değil yaşam hakkı, onlara kendi inançları bile çok görülür. Osmanlı celladı Ebusuud tarafından çıkarılan bir kanunla, toplu Alevi katliamı yapılır. Hatta bebekler bile diri diri kuyulara atılarak, bu kuyuların üstü betonlarla kapatılıp izler kaybettirilir. Açıkça Aleviler ve diğer etnikler için Anadolu'nun her karış toprağında bir soykırım olayı devreye girer. Böylesi şartlarda M. Kemal politik sahneye çıkıyor. M. Kemal, ittihat terakki ve Cumhuriyet (!) taraflısı olarak siyasi sahneye çıkmasıyle, Anadolu halkının can simidi haline getirilir. Özde ise o, militarist bir ruh yapısına sahiptir. Onu yaratan da gene Avrupalı emperyalistlerdir. Bir anlık cumhuriyetçi kesilen M. Kemal, bu imajla bütün Anadolu halkının desteğini kazanır. Ancak yoksul ve çilekeş Anadolu halkı Cumhuriyet idaresinden habersizdi ve cumhuriyetin ne olduğunu bile bilmiyordu. Cumhuriyet demagojisi altında ancak ne yazık ki halk ikinci kez baskı altına alınır.

Bazı Alevi yazarlar, M. Kemal'ın Alevilerle olan ilişkilerini birkaç kişiye bağlaması da büyük bir siyasi gaftır. Hacı Bektaş Veli postuna oturan bir Cemalettin Çelebi'yi Anadolu Alevileri'nin öncüsü, sözcüsü veya temsilcisi olarak lanse etmek ve böylesi hatalara düşmek de bir yol düşkünlüğüdür. Aynı postun dede-baba geleneğinden bir başka ortağı olan Salih Niyazi Dede baba ile M. Kemal'ın ilişki kurduğu gerçek olsa dahi Aleviler için bir şey ifade etmez. Çünkü M. Kemal, Cemalettin Çelebi ile sıkı ilişkilerinin olması da Aleviler için hiçbir şey ifade etmez. Sonuçta M. Kemal ipleri eline geçirmesiyle birlikte TBMM'yi kurup ve Anayasayı da temele oturttuktan sonra Alevi halkını, dini inançlarından men ettiği ortaya çıkıyor. Tekke ve zaviye Kanununu getirip yasallaştırarak bütün tekke ve medreseleri kapatır. Fakat M. Kemal, bu yolu tıkamakla Alevi halkının inancına asıl darbeyi vurduğu daha sonradan fark edilir. Çünkü o, cumhuriyet yaftası altında gene diyanet işleri başkanlığını kurarak en tehlikeli yolu açar. Yani dini gelişmeyi önlemek adı altında tam tersine devlet eliyle din meşrulaştırılır. Sözde laik ve cumhuriyet devlet, bu cilayla kurtarılmaya çalışılır imajı verilmektedir. Yani bu bahaneyle dinin, devletin denetimi altına alınmaya çalışıldığı ileri sürülmektedir. Bu yöntemle din ve devlet işleri birbirinden ayrılmış oluyor. Halbuki tam tersine din ile devlet işleri iç içe girerek birleştirilip ve bu iki kuvvet (güç), ezilen yoksul halkın üstünde bir kılıç gibi sallandırılır. Bu düşüncenin ürünü bugün görülmektedir.

Sünni islam dinine yol açan, Hacı Bektaş Veli Dergâhını Nakşibendiler'e teslim edip yanında cami kurdurmasına göz yuman da M. Kemal yönetimidir. Bütün bu olaylar egemen ırk tarafından, Türk ırkından olan ulusun hakları yasal güvence altına alınarak adım adım uygulanmaya geçtiği görülmektedir. Deniliyor ki bütün gelişen bu olaylar M. Kemal'ın ölümünden sonradır. Böyle bir sav dahi yanlıştır. Bugünün hatalarını, onun kurduğu Anayasanın temel maddelerinden görmek gerekir. Bu anlamda M. Kemal'ın ilericilik düzeyini de öğrenmiş bulunmaktayız. Bu nasıl bir M. Kemal ilericiliğidir ki o, İtalya, Fransa ve daha başka ülkelerin Anayasalarında kopyalar getirip, bir Anadolu toplumuna uygulamaya kalkışır? Bir toplumun (örf, adet ve geleneği) kültürünü elinden alıp, yabancı kapitalist devletlerin (örf, adet, gelenek) kültürünü empoze etmeye çalışır. Bunun adı da ilericilik olur! Hatta bir toplumun geleneksel giyim tarzı aşağılanır ama kapitalist, emperyalist devletlerin geleneksel giyimi de halka empoze edilir. Bunun adına da ilericilik denilir. Toplumun geleneksel "fesi" kaldırılır yerine Avrupa "şapkası" getirilir ve adına da utanmadan "şapka devrimi" denilir. Bir şeyi başkasından örnek alıp halka zoraki empoze etmek devrim değildir. Tersine toplumu dışarıya özendirmedir. Devrim yaratıcılıktır. Devrimi yaratan, halkın kendisi olması gerekir ve buluşları da gene kendisi yaratması gerekir. Batı Avrupa emperyalist devletlerindeki dil, model olarak alınır ve adına da "harf devrimi" demek bir başka gülünç olaydır! Bunun adına da kemalizm denilir. Doğu medeniyeti aşağılanarak alay edilir, Batı medeniyeti de yüceltilerek göklere çıkarılır. Bunun adı gene devrim veyahut da ilericilik olur. Kendi medeniyetinden kaçan ve yabancı medeniyetini benimseyen bir kafa yapısı ne derece ilerici olabilir? Kendi toplumunun geleneksel ahlâkî zihniyetini ayaklar altına alan bir kafa yapısı nasıl ilerici olabilir? Kendi toplumunun değer yargılarını çiğneyen buna karşı yabancı toplumlara özentiyi teşvik ettiren bir kafa yapısı ne derece sağlıklı olabilir?

Bazı yazarlar, cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte, Aleviler'in rahat bir nefes aldıklarını ileri sürerler. Sözde laik cumhuriyetin kurulmasından sonra kısmî olarak Aleviler nefes alırlar. Fakat bu dönemde de şu ilginç politika izlenir. Aleviler hakkında ve Aleviler'e özgü özel olarak el altında ikinci bir yedek anayasa çıkarılarak kırmızı bir kitapçıkla idare edilir. Yani Aleviler için bu yedek Anayasa perde arkasında yürürlüğe konulur. Bilhassa Dersim halkı, devlet için özel olarak "çıban başı" ilan edilir. Bu sebeple "Tunceli Kanunları" M. Kemal döneminde 1935 'te çıkarılmış olup, bu kanun maddeleri günümüzde adım adım uygulanmaktadır.

Bazı Alevi yazarların, M. Kemal'ı nerdeyse Alevi yapmadıkları kaldı! Kalemlerini satan bazı Alevi yazarlarının deyimine göre, Aleviler yer yer M. Kemal'ı "Mehdi" olarak görme gibi tavırların sergilendiğine bile yer verirler. Mehdi yaygarasını yaratan da Aleviler değildir, tersine onu kendisine "ata" olarak kabul eden, ırkçı egemen Türk moğol kafasıdır. Böyle bir deyim aslında yazanların beyinlerinde gizli olsa gerek ki dolaylı yollardan Aleviler'e mal ettirmeye çalışırlar. M. Kemal hiçbir zaman sağlığında Aleviler'e de önem vermemiştir. Onun, Aleviler'e verdiği önemin gizliliği, diyanet işleri başkanlığının kurulmasıyla belgellidir. Onun, Aleviler'i nasıl arkadan hançerlediğini görmek için asıl görülmesi gereken konu, bu noktadır. Günümüzün genç dinamikleri artık o kadar cahil olmaması gerekir. Aleviler, M. Kemal'ın sözde cumhuriyeti döneminden de rahat edemediler. Aleviler eğer bugüne kadar kendilerini ayakta tutabildilerse bu, onların verdikleri mücadelenin sonucu ve kendi dini inançlarından dolayıdır.

Ezen ulus yazarlarının, Aleviler ve Kürtler hakkındaki görüş ve düşünceleri de yine resmi devlet ideolojisinden üç aşağı beş yukarı bir farkı yoktur. Bu kesimin tavrının net olması bir anlamda çok görülmez. Fakat Alevi ve Kürt yazarlarından asıl darbenin gelmesi, Pirimiz Pir Sultan Abdal'ın "ille dostun gülü pareler beni" deyişini bize hatırlatır. Bu anlamda gerçekten asıl darbe sürekli bu iki halkın kendisi içinde yaşanmıştır. Asıl ihanet bekçileri, bu iki halk içinde ortaya çıkmıştır. Kürt ve Alevi halkını arkadan hançerleyen asıl düşman, bu satılık kalem sahipleridirler. Ayrıca Alevilik adına sözüm ona eser yazan bu satılık kişiliklerin olması Aleviler için bir yüz karası düzeyindedir.

Rıza Zelyut "Öz kaynaklarına göre Aleviler" adlı kitabında Dersim Katliamı konusunda şöyle yazar;

"Burada, Dersim isyanı ve Atatürk'ün Aleviler'e karşı tutumu üzerinde de bazı açıklamalar gerekir. Dersim isyanı; Atatürk'ün rahatsız olduğu bir dönemin olayıdır. Kendisi (M. Kemal-bn-), bu isyanla bizzat ilgilenmemiş, başbakan Celal Bayar ile general Abdullah Alpdoğan, Tunceli'de bir kırım gerçekleştirmişlerdir."(Age.sf/291)

Zelyut, M. Kemal'in rahatsızlığından bahsetmektedir. Merak edilecek olan tek şey bu rahatsızlığın tarihi verisi söz konusu yazar tarafından belirtilmiyor. Halbuki bazı belgelerde de Seyit Rıza ve arkadaşları asıldığı gecenin ertesinde M. Kemal’ın Elâzığ'a geldiğinden bahsedilir. Hatta İhsan Sabri Çağlayangil bile kendi anılarında bu durumu açık bir şekilde ifade etmektedir. İlk Dersim katliamı 1935'lerden daha önce başlar ve en son 1938'in Ağustos ayının sonunda bitiyor. Yani iki ve hatta üç yıl boyunca bir katliam, bir soykırım yapılıyor ve bu soykırımdan M. Kemal sorumlu tutulmuyor. Halbuki bu katliam ve soykırım tam tersine M. Kemal'ın yaptığı planla uygulanır ve onun sorumluluğu altında gelişir. Hatta bu planın Trabzon'da bir müzede korunduğu da söylenir. Bu deyimi dillendirenler de gene emekli genarellerdir. Çünkü o dönemde M. Kemal, Türk devletinin Cumhurbaşkanı'dır. Yani Misak-ı Milli sınırlar içerisinde kımıldayan her yaprağın sorumlu kişisidir. Zelyut, aslında M. Kemal'ı ve devleti temize çıkarmaya çalışmaktadır ki bu da Aleviler'e büyük bir hakaret ve küfür anlamındadır. Ama onun bu çabası da boşunadır. Zelyut şöyle devam ediyor;

"Dönemin gazetelerini (!) tarayarak yaptığım araştırmada, devlet tarafından, Dersim isyanına bir Alevi hareketi gözüyle bakılmadığını gördüm. Devletin bu başkaldırıyı bastırırken takındığı tavır, Aleviler'i ezmek tavrı değil, bir aşiret ayaklanmasını bastırmak tavrıdır."(Age.sf/292)

Zelyut, açıkça isim koymamaktadır ama kullandığı dil sanki resmi devletin memuruymuş gibi bir dil kullanmaktadır. Neymiş devletin, Dersim isyanına bir Alevi hareketi gözüyle bakılmadığını görmüş. Ne büyük bir buluş! Bravo doğrusu Rıza beye! Kürt hareketi diyemiyor ama Aşiret ve Alevi hareketi olarak dil dönebiliyor! Dil altından da devletin bu soykırımının meşruluğunu vurgulamaya çalışıyor. Yani devletin haklılık payını göstermeye çalışıyor. Böylece Zelyut'un bir devlet memuru olduğunu anlamış olduk. Şöyle devam ediyor;

"1938 Ağustos'unda bastırılan isyanın lideri Seyyit Rıza da Alevilik eylemcisi olarak ortaya çıkmamıştır. Dersim olayı ne denli acı olursa olsun; Alevilerin M. Kemal'e duydukları sevgiyi yok edememiştir." (Age.sf/292)

Yani Rıza beye göre Seyyit Rıza Alevilik eylemcisi olarak ortaya çıkmış olacaktı ve bir Alevistan kurmalıydı. Rıza beyin derdi bundan ibarettir. Açıkça anlaşılan Seyyit Rıza'nın bir Kürt bireyi olarak ortaya çıktığı için bu soykırım meşru görülmektedir yazar tarafından. Açıkçası bu oportunistin başvurduğu yöntem devlet yalakacılığıdır. Resmi devletin telaffuzuna göre, Seyyit Rıza'nın önderi olduğu hareketin amacı bir Kürdistan devletinin kurulmasıydı. Oportunist Rıza'nın dilinin dönmediği asıl nokta burasıdır. Seyyit Rıza'nın önderi olduğu Dersim Kürt ayaklanması, Zelyut'un belirlediği gibi bir aşiret ayaklanması da değildir ve ayrıca bir isyan da söz konusu değildir. Zelyut beyin bilgisine sunulur;

Bir toplum, kadın, çoluk çocuk ve karnında bebekleriyle öldürülüp soykırıma uğraması da bir aşiretle aynı tutulamaz. Söz konusu devletin haksızca imha ve saldırısına karşı, bir halk kendini meşru müdafaa temelinde korumuştur. Yer yer çoluk çocuk-kadın eli kolu bağlanıp imha edilmiştir. Mağaralara sığınanları bile gaz bombalarıyla imha edip bu mağaraların ağızları da betonla kapatılıp belirsiz duruma getirilmiştir. Devletin faşist saldırısı karşısında, eli kolu bağlı mı kalmaları gerekirdi? Zaten eli kolu bağlı insanlara, bebeklere ve hamile kadınlara tahammül etmeyip gene katliam yapılmış. Aslında Zelyut'un resmi gazeteleri karıştırması yerine Dersim alanına gidip orda bir inceleme ve araştırma yapsaydı daha gerçekçi olurdu. Ama ne yazık ki bu gerçeklik ona nasip olmamış çünkü devletin resmi memuru rolüne soyunmasını tercih etmiştir. Saha çalışmasından mahrum yazılan eserlerin hiçbir önemi yoktur. Artık herkesin tercihi kendisinedir. Ama onun, Alevilik adına ortaya çıkıp Aleviler hakkında yazı yazıp karalamalar getirmesine karşı herkesin de eleştiri yapma hakkı vardır. Bu unsurun, Aleviler adına bir şeyler gevelemesine de verilecek cevaplar henüz bitmedi ve bitmeyecek.

Aleviler, gerek Türkiye genelinde, gerekse Dersim özelinde belli aralıklarla bir soykırım ve katliam olayına maruz kalmışlardır. Özellikle Dersim genelinde uygulanan bir Alevi katliamı ve jenosidi sadece bir aşirete indirgemek ve yüklemek, Dersim Alevi halkına bir hakarettir. Bu anlamda bile Zelyut, resmi devletin sözcülüğüne soyunduğu da açıktır. Aynı zamanda Zelyut yaptığı tahrifatla birlikte, devlet bütünlüğünü ve devlet aygıtını örtbas etmek amacındadır. Yani bütünün hatasını görmeyip parçanın hatasını görmek çabası içindedir. Bu da bir başka acizliktir! Bu konu hakkında aynı zamanda bazı sol örgütler dahi bu hataya düşmüşlerdir. Devlet bütünlüğünü gözardı edip sanki devlet içinde başka bir güç olduğu kanısını, halkın bilincine yerleştirerek egemen bir duruma getirmişlerdir. Yani bütünün hatasını parçaya yüklemek. Buna örnek "birileri düğmeye bastı, gizli eller gene devreye girdi" gibi demogojilerle devletin asıl bütünlüğünü ve fonksiyonunu ve onun temel aygıtı sürekli geri plana itilmektedir ki bu anlamda bile, devlet içindeki rantçı kesimi sürekli kazançlı çıkmış ve kendi asıl gerçek yüzünü ve bütünlüğünü koruya gelmiştir. Zelyut'un yaptığı da bunun bir şeklidir. Yani o, Dersim genelinde devlet tarafından uygulanan katliam ve soykırım olayını bir aşiret düzeyine indirgeyerek Alevi Kürt katliamını örtbas etmesiyle birlikte aynı zamanda devletin, bu yönünü de meşrulaştırmaktadır. Ayrıca bu konu hakkında M. Kemal'ı savunarak Celal Bayar ve Alpdoğan'ı suçlamaktadır. Halbuki bu üç öğe de devletin en üst katmanlarından olup sorumlu kişilerdir.

Tekrar yazıyorum bu soykırım döneminde, Türk devletinin Cumhurbaşkanı M. Kemal'dır, Başbakanı Celal Bayar'dır ve Genel Kurmay Başkanı da Fevzi Çakmak'tır. Dersim katliamıyla M . Kemal tarafından seçilip görevlendirilen kişi de faşist general Abdullah Alpdoğan'dır. M. Kemal'ın hastalığı bile dahi onu haklı çıkarmaz. Onun, bu konu hakkında 1923 ve 1935 tarihinden beri Anayasa maddesine koyduğu "Tunceli kanunları"dır. Bu anlamda sorumluluk gidip M. Kemal'e dayanmaktadır. Dersim halkı için "baş çıban" kavramını kullanan gene M. Kemal'dir. Bir devletin bütünlüğünü ve onun esas aygıtı sadece Celal Bayar'la, bir Abdullah Alpdoğan'a indirgenemez. Elbette bu ikisi de bu olayda sorumludur. Yani kişileri ön plana çıkarıp asıl devlet mekanizmasını geri plana itmek, halka en büyük bir hakaret ve küfürdür. Benim değinmek istediğim asıl konu budur. Bu durumda yine Zelyut, M. Kemal'ın sorumluluk derecesini gizleme yolunu seçmiştir ne yazık ki! Halbuki devleti temsil edenler bir bütündür. Bunlar devletin en tepesinde olanlardır. Bu bütünü göz önünde tutmak gerekir. Eğer kalkıp devlet temsilcileri arasında bir ayrım yapılırsa, o zaman böyle bir devlet bütünlüğünden bahsedilir mi? Bu devlet mekanizması hiyerarşik bir şekilde zincirlemesine birbirine bağlıdır. Zaten bu devlet kuruldu kurulalı her kurum kendi başına bir devlet oldu. Kürdistan topraklarında kurulan Jandarma Karakollarındaki bir er bile kendi başına bir devlet düzeyindedir.

Bir ülkede kımıldanan bir ağacın yaprağı bile, o ükenin veya devletin sorumluluğu altındadır. Bu konu hakkında Zelyut, kendi asıl şahsi görüşlerini beyan ederek Alevilik adına devleti aklama çabası içindedir. Bu konuda Zelyut'u da tanımış olduk. Zelyut'un M. Kemal'e olan sevgisine kimsenin diyeceği yoktur! Fakat bu sevgiyi tüm Aleviler'e veya Dersim halkına mal etmesi de haksızca bir davranıştır.

Belirtmek istediğim diğer bir konu da, bir Alevi olarak, eğer bir konu üzerinde yazı yazılmak isteniyorsa gerçeklerin yazılması gerekir. Bir aydına düşen asıl konu gerçekleri kâğıda aktarmaktır, yoksa devlete ve egemen sınıfa yaranmak için gerçekleri çarpıtmak değildir. Bu konuda elbette araştırmalara dayanarak da bazı ipuçları elde edilmeye çalışılır. Fakat benim açımdan asıl tarih, yaşayan halkın kendi yaşam tarihidir. Bir şahıs, kalkıp bir toplum adına açıklama getiremez ve aynı zamanda kendi şahsi düşüncesini bir topluma mal edemez. Dersim tarihini Dersim halkı tarafından yazılmaktadır. Egemen faşizm tarafından yanlı ve yalan üzerinde kurulu tarihlere de yer olmaz.

Tarihte Osmanlı devleti dahil ve onun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin günümüze kadar Aleviler hakkındaki tutum ve davranışı nettir. Zelyut ve benzerlerine sormak gerekir Çaldıran, Maraş, Çorum, Gazi ve en son Sıvas katliamı hangi temelde ve ne amaçla yapılmıştır? Böyle bir eylem hangi ülkede gerçekleşmiş ve kimlerin sorumlulukları altında bu olaylar cereyan etmiştir? Yapılan her olayda Aleviler'in hedef alındığı bilinmektedir. Böylesi bir durumda sorumlu kim olacak? Elbette sorumlu gene devlet olacaktır. Herhalde Aleviler olmayacak. Bu sorumluluk devletin başı kimse, ona kadar gidip bir kement gibi boynunda asılı kalacaktır!

M. Kemal'ın askeri militarist cumhuriyetinde de Aleviler'in rahat yüzünü görmediği günümüzde mevcuttur. Birinci Alevi Kürt soykırımını Yavuz, Çaldıran'da uygular. İkinci Alevi Kürt soykırımını da M. Kemal, Dersim'de ve Koçgiri'de uygular. M. Kemal'e bu konuda kalkan olanlar dahi M. Kemal'ı bir soykırımcı olmasını kurtaramaz. Bu olay onun cumurbaşkanlığı döneminde ve sağlığında olur ve yaşayan Dersim tarihi bile bunu doğrular. Dersim katliamı 1935'de başlar ve soykırımla bastırılır. Birinci katliam yetmediği gibi ikinci katliam da 1937 ve 1938'de başlar ve Ağustos ayında yine ikinci bir soykırımla tamamen askeri militarist devlet istediği sonuca ulaşır. Mağaralara korkudan hayvanıyla sığınan çoluk-çocuk ve kadınlar zehirli gaz bombalarıyla imha edilir. İlk olarak Anadolu topraklarında zehirli gaz bombaları Dersim halkı üzerinde kullanılır. M. Kemal'ın ölümü 09 Kasım 1938'dir. Onun ölümü, Dersim katliamının son bulmasından üç ay sonradır. İlk katliam iki yıl önce başlar ki bu da onun sağlığının iyi olduğu dönemine denk gelir. Ayrıca "1935 tarihinde Tunceli kanunlarını" kimler çıkardı ve kimin sorumluluğu altında imzalandı? Bu ünlü (!) Alevi kalemşörler, buna nasıl bir yanıt bulabilirler?

Diğer ilginç bir olay da M. Kemal'ın manevi evladı olan Sabiha Gökçen'in Amerika'ya gidip Pilotluk okulunda yetişmesi ve ilk kadın pilot olarak ilk uçuşunu da Dersim'e yapıp yoksul halkın üzerine bomba yağdırması olayıdır. M. Kemal'ın çocukları, savunucuları veya torunları, bu soruya nasıl bir cevap veya bahane uydurabilirler bakalım? M. Kemal'ı ve manevi kızının yaptıklarını savunmak aynı şekilde Dersim'de yapılan katliamlara suç ortağı olduklarını da unutmamalıdırlar. Dünya tarihinde ilk olarak insanlık suçu Dersim'de işlenir. Bu soykırım asla unutulmayacak ve örtbas edilmeyecektir. Bu soykırımı inkâr edenler M. Kemal'ın kendi manevi kızı S. Gökçen ile bombardıman uçağı önünde çektirdikleri fotograflar bile birer delildir. Kör gözlüler bunu görmek istemezlerse ne diyelim?

Prof. Doç. sıfatlı İzzettin Doğan'ın iddiasına göre M. Kemal'ın danışmanı, yaveri ve en yakınlarının Aleviler olduğunu sürekli vurgular. Gerçi kimi Alevi düşkünler, egemen sınıfa uşaklık etmekten büyük bir haz duyarlar. Aleviler'in bu uşaklığı Osmanlı'ya da yaptıkları dillendirilmektedir. Böylesi bir durumda Osmanlı devleti, Alevi mi olur? M. Kemal'ın danışmanına gelince; söz konusu bu şahıs, sünni bir aileden gelen Hasan Reşit Tankut'tur. Doğan'ın dediği gibi bu şahıs Alevi değildir. Böyle bir değerlendirme Doğan'ın kurduğu hayali bir kurgudur. Doğan'ın deyimi bir anlık doğru olduğunu farz etsek dahi şöyle bir soru akla gelir; nasıl olur bir Alevi kişilik kalkıp Dersim katliamına onay verebilir? Buna nasıl bir açıklama getirilecek? Madem M. Kemal'ın yaveri, danışmanı, hatta dokturu Alevi olarak lanse ediliyor. Peki neden M. Kemal, özel olarak "Tunceli Kanunlarını" getiriyor? Neden Dersim katliamını 1937'de kendi sağlığında önleyemiyor? M. Kemal'ın Aleviler'e verdiği önemin değeri (!) Dersim olayında kendisini ele vermektedir. Onun, Diyanet işleri başkanlığını kurup, sünni islamın kılıcını meşrulaştırarak, bu kılıç, Aleviler üzerinde hiçbir zaman eksik edilmez. O, kendisini bu konuda da ele vermektedir. M. Kemal'ın düşüncesi üzerinde temellenen devlet düzeninin, Aleviler'e uyguladığı Maraş, Çorum, Sıvas ve Gazi olayları da onu ele verir. Bırakalım orduyu, günlük normal yaşamdan bile Alevi, siyasi ve dini baskı altındadır. Günümüzde hâlâ Elâzığ gibi yerde Alevi halkı, ramazan orucundan dolayı açık açık sigarasını bile içemiyor.

Devletin bel kemiği TSK kurumuna giren Alevi unsurların ne derece baskı altında oldukları da bir başka gerçekliktir. Osmanlı dahil Türk devletinin ordusunda, yabancı uyruklu beyaz Türkler'in (!) genelkurmay başkanlığına kadar yükselmeleri oldukça ilginçtir. Buna karşı günümüze kadar hiçbir Alevi, Türk ve Kürt unsurlar yani aslî öğeler, bu kurum içinde genel kurmaya kadar gelip, o koltuğa oturmaya layık olamamışlardır. Bu kurumun asıl gerçek yüzü burda da kendisini ele vermektedir. Sözde bu ordu kemalist geçinir. Çok ilginçtir ki Osmanlı padişahlarının hepsi devşirme olduğu gibi, askeri cunta devletinin genelkurmaylarının birçoğu da devşirmedir. Ordu içinde bir Alevi veya Kürt'ün genelkurmay başkanlığına gelmemesi oldukça düşündürücüdür.

Bugün Alevilik en önlerde tartışma konusuysa ve artık açık olarak TV kanallarında konuşuluyorsa, bu egemenlere ve devlet düzenine karşı verilen Anadolu Alevisinin kararlı tavrı ve devrimci duruşu ve verilen birçok bedellerin sayesindedir. Aleviler, Osmanlı'dan beri yoğun baskı ve imha altında olmasına paralel olarak, Kürt halkı da aynı nasibi almıştır. Bu devlete göre Kürt yoktu ve diri diri yere gömülerek üstü de betonlaştırılmıştı. Ona göre sadece halka yutturduğu kadar "kart-kurt " ninnisi vardı. Ama Kürt halkı da birçok bedeller vererek günümüze kadar yaşamlarını devam ettirdi. Bugün Kürt'ün varlığını devlet kabul etmekte halen zorlanmaktadır. Ama er veya geç Kürt ve Alevi halkının varlığını görmek ve kabullenmek zorunda kalacaktır. O eskiden de, bugün de "Alevi yoktur sadece sünni var" deyip Aleviler'i de sünnileştirme çabası içindeydi. Bunun örnekleri de yaşandı. Bu devlet, prof. sıfatlı unsurlar vasıtasıyla, Aleviler'in bir kısmını diyanete bağladı. Böylece bu prof. sıfatlılar büyük bir yol düşkünlüğünü elde ettiler. Açıkça mevcut devlet düzeni, Aleviler'i de şeriat düzeni içine hapsetme çabaları devam etmektedir. Tam bu noktada Dersim halkına büyük görevler ve sorumluluklar düşmektedir. Dersim halkının her neferi, bütün satılmış yol düşkünlerini açığa çıkarıp teşhir etmeleri gerekir. Satılmış sahte Alevi dedelerinin maskelerini en kısa zamanda düşürmek her Dersimli aydının bir görevi olmalıdır.

Hasan DAL (Edebiyatça) -

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 11:59.


Powered by vBulletin® Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
Yazılan yazılar ve yayınlanan resimlerin tüm hakları yazan kişiye aittir. Site hakları Aleviweb.com adına saklıdır.

Yandex.Metrica