Go Back   Aleviweb.com - Alevi Alevilik ve Aleviler Forumu > Aleviler ve Alevilik > Alevi Araştırmaları

Alevi Araştırmaları Alevilik üzerine araştırmalar, teorik yazılar, düşünceler, incelemeler

Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 08.02.2018, 04:13   #1
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi


Standart Alevi Yasam Felsefesi Kadim ve Doga Inancidir

Aleviliği tanımlamak yerine anlatmayı esas alan bir yaklaşımı daha doğru buluyorum.
Tanımlar hangi kestirimler içinde yapılırsa yapılsın, dar olur, anlaşılması gerekeni tam ve doğru olarak vermez. Her tanım nereden bakarak tanımladığınıza bağlı olarak bir karakter kazanır ve göreceli olur.

Bu çerçeveden anlaşılmak üzere Aleviliği en genel olarak bir “Doğa Dini” olarak ele almak doğru olur.
Tarihsel ve toplumsal bakımından hangi dönem dini olursa olsun fark etmez, dini bir toplum formatı olarak ele aldığınızda, Aleviliğinde bir doğa dini olarak, Kadim Ortaklık Toplumu’nun bir bütün olarak üst yapısını ifade ettiğini görürsünüz. Tarihsel kökleri de, kadim Ortaklık Toplumu’na dayanır.
Tarihsel süreğin evrimine, değişip dönüşmesine bağlı olarak bu kadim köklerden evrilerek, değişip dönüşerek günümüze akıp gelmiştir.

Kadim Ortaklık, üç temel kutsallıkla kendini ifade ederken, sonraki evrelerin ve evrimlerin bir tekmil kutsallıklarının da temelini oluşturur son kutsallıklar. Beslenme, Barınma ve Üreyimdir (doğum). Bu üçlü kutsallığın temelinde ise Ana vardır. İlk kadim ortaklık, doğal olarak Kadın Anaya aittir. Bu bağlamda, kadimliği ölçüsünde Alevilik Kadın Ananın bize bir armağanıdır. Bütün kutsallıklarının temelinde dişil öğe vardır ve “Doğum” kavrayışı esastır.

Alevi literatürü ezici çoğunlukla bu kadim geçmişe aittir ve olabildiği kadarıyla hala varlığını sürdürmektedir. Oldukça ağır bir evrim geçiren kadim doğuş yeri Yukarı Mezopotamya ve Anadolu’dur. Hal böyle olunca da Alevi literatürü bu coğrafya kökenlidir, Örneğin, kadim Aleviliğin köklerine izafeten, toplumsal yapıyı RIZA ŞEHRİ olarak tanımladılar. İkrar verip topluma üye olmayı ise RIZA ŞEHRİ evladı olmak (Yol Evladı) şeklinde tanımladılar. Anadolu’nun batı ve orta Anadolu’sunda hala kullanılan, İmece, dayanışma, paylaşma ya da Ortak gibi, Yukarı Mezopotamya alanına gelindiğinde ise, KOM, Komal, Mir, Miran ve Komana gibi kavramlar, hep bu yapıyı anlatan kavramlardır.

Alevilik kendi başına bir dindir, din ise toplumsal yapılanmada üst yapıyı ifade edendir. Din, üç asırdır klasize edildiği gibi bir iman ve itikat konusu değildir. Her dinin iman etmeyi gerektiren bölümü vardır ama din iman ve itikattan ibaret değildir. Bir bütün olarak, siyasal alanı yani üst yapıyı ifade eder. Örneğin, egemen dinler diye tanımlanan dinler, bir başka deyişle kapitalizm öncesi dinler (bölgemizdeki), şemsiyesinde Allahın olduğu Allah Devletlerinin kendisiydiler. Kapitalizmle birlikte, Allah’ın yerini Kutsal Ulus aldı. Allah Devleti de yerini Ulus Devlete bıraktı. İslamiyet, Tek ve Tekel olan Allah’ın Dini olarak tek tanrılı dinlerin en evrime uğramış olanıdır. Tek ve tekel Allah kutsallığı şahsında oluşturulan ise Tek ve tekel merkeze bağlı kutsal devlettir. Feodal Tekel de diyebiliriz buna ve Allah, zaten bunun metafizik ifadesinden başka bir şey değildir, Mülkün ve Hükümranlığın devleti.

Bu anlayış çerçevesinde Alevilik, mülk ve hükümranlık dünyasının / kutsallığının zıddı olarak Ortaklığın ve Hakkın (Rıza Makamı) Toplumu olarak kendini ifade eder. Bütün kutsallıkları öte dünyalılığı reddedendir. Dünya Ananın, doğurduklarının tümünü, ihtiyaçlarına göre rızıklandırdığını, bu bağlamda da cümlenin bu Yola bağlı olarak, ihtiyacına göre yaşamaları gerektiğini ifade eder. Başına her ne gelmişse, şöyle inandığı buna inanmadığı için değil, tam da böyle yaşadığı için gelmiştir. İslam’ın Allahı, ortak kabul etmez, bu bağlamda onun dünyasal temsilcisi Halife ve devleti de ortak kabul etmez. Mülk onundur, istediğine lütfeder istediğine etmez. Oysa, Alevilik, benim mülküm değil ortaklık diyor, hükümranlık değil rızalık diyor. Hükümranlık anlamında makam ya da kariyer yoktur. Hizmet ve Rızalık vardır. Dolayısıyla Aleviliğin yaşadığı bir yerde, Tek ve tekel olarak hükmetmek mümkün olmaz. Olursa da Aleviliği bastırarak, yok ederek olur. İşte orada, hükmetmek için kan dökmek kaçınılmazdır hükmetmek isteyene.

Anlatmaya çalıştığım özellikler bir kere kavrandı mı, Alevilik İslam’ın içinde mi dışında mı, gibi sorular, anlamını yitirir. Buna karşın şu kadarını belirtmek de yerinde olur. Bizim coğrafyamızda bir tekmil tarihsel devrimlere, Peygamberler öncülük etmiştir. İster Semitik İbrahimi dinler olsun, ister Aryenik Zerdüşti dinler olsun, çıkışları itibariyle tekmil kutsallıklarını Kadim Ortaklık zemininden alırlar ve Ortaklık olarak yola çıkarlar. Ne ki her çıkış kendisini koşullayan egemenlik sistemine kavuştuğu andan itibaren, işin doğası gereği Ortaklık değerlerinden koparlar, O değerlerle zıtlaşırlar.

Alevilik, İslam’ın çıkısına bu bağlamda sahiplenir. O değerleri, kendisinin değerleri olarak görür. Devletleşmiş İslamı ise reddeder. Belki, doğru anlamıyla İslam’ın “özü olma” söylemini bu temelde ifade ederek doğrulayabiliriz. Yolun bilgeleri ne yaptıklarını ve ne söylediklerini bilerek hareket etmişlerdir. Bu gün, bu söylemi dillendirenler, bu bağlamda değil, hem asimilasyon etkisiyle hem korku etkisiyle ve hem de soyu koruma etkisiyle bunu ifade etmektedirler.
Haşim Kutlu

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Raya Haq Kullanıcısına bu mesajı için teşekkür eden üyeler:
caan62 (22.05.2018)
Alt 28.06.2018, 04:42   #2
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alevi ismi, Hz.Ali’den yüzyıllarca sonra ortaya çıkan bir kavramdır.Hz.Ali döneminde ve sonraki yüzyıllarda, tarihsel kaynaklarda Alevi ismine rastlanmaz.Ta ki, 1000’li yıllarda tek tük aydın isimlendirmesi ve 18.yüzyıllardaki genel bir adlandırılmaya kadar(1) .. .

Türkçe, dil olarak özellikle de Osmanlı döneminde Farsça ve …Arapça’dan fazlasıyla etkilenmiştir. Köken olarak Farsça olan Alev kelimesinin Farsça’daki karşılığı ‘Alaw’ dır.’Allawi’ kelimesi, Farsça olarak ‘Işığa ait olan, ateşten olan, ışığa veya ateşe tapan’ anlamlarına gelir(2) .

Konuyla ilgili olarak şunu ifade etmekte yarar vardır. Alevilikte ‘IŞIK / IŞK / NUR’ kavramı, genel öğretinin içinde önemli bir yer tutar. Bunu Alevi nefeslerinde SIKLIKLA görmek mümkündür. Bu konuda sayısız örnek verilebilinir.Zira Kaygusuz Abdal’ın deyişiyle: ‘İnsan Nur-ı Kadimdir.’

Ayrıca Osmanlı döneminde (henüz Alevi isminin bilinmediği dönemlerde) , Osmanlı kaynaklarında Aleviler için ‘IŞIKLAR, IŞIK TAİFESİ, IŞIK İNSANLARI, IŞIK MEZHEBİNDEN OLANLAR’ tanımlamaları kullanılmıştır. Baki Öz’ün bu konudaki çalışmasından bir alıntı yapmakta yarar vardır.

23 Ramazan-Hicri 966-Miladi 1558 tarihli bir padişah fermanı şöyledir;

‘SEYDİGAZİ IŞIKLARININ YOLA GETİRİLMESİNE DAİR

Eskişehir kadısına hükümki; Şu sıralarda mektup gönderip, yüce hüküm gelip, kutlu anlamından kavranıldığı gibi, Eskişehir ve Seydigazi kazalarında yaşayan SEYDİGAZİ IŞIKLARI’nın bazılarının fesat ehli olup, böylelerini yakalayıp, güvenilir…’ (3)

‘Aleviliğin Gizli Tarihi’ adlı eserinde Erdoğan Çınar, konuyla ilgili, Osmanlı belgelerine dayanan bir çok aktarım yapmıştır ve örnekler çoğaltılabilinir. Özellikle de 16.Yüzyıl tarihli bu belgelerde, Alevilere IŞIKLAR dendiği görülmüştür.

Alevi teriminin 18.yüzyıl itibariyle genel olarak kullanılmaya başlanması ve daha önce IŞIK TAİFESİ olarak adlandırılmaları, IŞIK kavramının Alevi öğretisinin en temel öğesini oluşturması (…ki Alevi öğretsinin kalemsiz kitabı olan Nefesler, buna en güzel örnektir) , ALİ isminden ALEVİ sözcüğünün Türk dil kurallarına göre türetilemeyeceği gerçekleri, Alevi isminin konusunda bizi gerçeğe en yakın yerde tutacaktır.

Erdoğan Çınar’ın bir başka tezine göre ise, Alevi terimi M.Ö.2000 yıllarında Anadolu’da yaşamış gizemli bir halk olan LUVİLER’e dayanmaktadır. LUVİLER, Hİtit tabletlerinin okunmasıyla gün ışığına çıkmış bir halktır. Bu konuda Safa Taşkın’ın kaleme aldığı ‘Mysia ve Işık İnsanları’ adlı eserinde şu cümlelere rastlarız;

‘İ.Ö. 2000’li yıllardan sonra Hititlerin bıraktığı yazılı ve resimli belgelerin bizlere tanıttığı Luviler adı verilen halkın, yanlız Anadolu’nun değil, insanlığın derin geçmişi ile ilgili önemli gizler taşıdığı, günümüzde yeni yeni ayırt ediliyor…'(4)

İlginç olan yan ise, Luvi isminin IŞIK anlamı taşımasıdır.Bu sebeple Erdoğan Çınar’ın tezine göre Alevi ismi, LUVİLER’den gelmektedir.

Sonuç olarak, hangi tezin doğruluğuna inanılırsa inanılsın, ALEVİ sözcüğünün ALİ isminden türetilmediği ve türetilemeyeceği açıktır. İster kelime kökünü farsça kabul edip ‘ALAW’ veya ‘ALLAWİ’ sözcüklerinin Alevi teriminin kökenini oluşturduğunu düşünelim, ister LUVİLER’e dayandıralım.Bunların hepsi bilimsel ve nesnel tezler olur.Lakin ALİ’den ALEVİ sözcüğünü türetmek / türediğini düşünmek, bilimsel anlayışa sığmaz ve Turan Dursun’un ifadesiyle ‘MAVAL’dan ibarettir.

Alevi isminin ALİ den türemediği ile ilgili bu iki savı pekiştirdikten sonra, Aleviliğin öğretik tanımına geçebiliriz. Öncelikle Aleviliğin İslami bir mezhep olup olmadığını araştıralım.

Alevilik Bir İslam Mezhebi midir?

Alevi öğretisine genel manada bakıldığında, İslamiyet’in en temel gerek ve şartlarının dışında olduğu görülür. Gerek yaratılış anlayışı, gerek ibadet ve ritüel farklılıkları ve gerek öte dünya inanışı, İslamiyet’ten çok büyük farklılıklar gösterir. Fakat, Alevi deyiş ve öğretilerinde geçen İslami kavramlar dolayısıyla, Alevilik İslam’ın bir mezhebimi yoksa İslam dışı mı olduğu, Aleviler içinde dahi tartışma konusudur.

Bu konu, sadece Alevi öğretisinin objektif olarak irdelenmesiyle bir sonuca bağlanabilir veya gerçeğe yakın bir duruş elde edilebilir.

Şunu belirtmekte yarar vardır ki, Alevilik kapalı bir toplum anlayışına sahiptir.Öyleki ALEVİ olabilmek için, Alevi ana ve babadan doğmak gerekir. Aslında bu bile yetmez ve 4 kapı 40 makam denen öğretiye uygun bir hayat tarzı ile yaşamak lazımdır. Aleviliğin kapalı bir toplum oluşu ve OCAK sistemine bağlı kalışı, Aleviliğin tanımı konusunda yapılan bilimsel araştırmaları zorlaştırır. Fakat bu zorluk, yeterince objektif olunduğunda ortadan kalkar.

Aleviliği araştırmak için, bizzat Alevi öğretisini içinde barından Alevi deyişlerine / nefeslerine başvurmak gerekir.Çünkü Aleviliğin özü, anlayışı, bizzat bu deyiş ve nefeslerde gizlidir. Elbette bu deyiş ve nefeslerin hepsini burada yayımlamaya imkan yoktur.Biz de, belirli başlıklar halinde, nefes ve deyişlerdeki anlamı yorumlayıp, İslam ile karşılaştırmasını yapalım.

Öncelikle inanç kavramının temelini oluşturan Tanrı / Yaratan tanımını incelemek gerekir ki, aslında bilinenin aksine, Alevilik, bu konuda İslam’dan ayrılır.

1) Tanrı / Yaradan: Alevilikte, tanrı konusunda, insanla Tanrı’nın birliğine inanılır. Bu öğreti VAHDET-İ VÜCUD olarak adlandırılır ve ALİ kavramı (dolayısıyla bizzat insan) Tanrı’laştırılır ve deyişlerde Tanrı olarak geçer. Kısacası Alevilikte Tanrı = Ali dir. Ali, insanla ‘bir’ olandır.Mesela şu ünlü Alevi deyişi, Alevilik öğretisini baştan sona tanımlar;

‘Ali şeriatta aslandır
Tarikatta Şah-ı Merdandır
Marifette büyücüdür
Sırr-ı Hakikatte Ali’den başka Allah yoktur'(5)

Alevilik, ‘4 kapı 40 makam’dan oluşur. Bu ‘kapı’ ve ‘makam’ kavramları, her bir Alevi’nin öğretik olarak geçmesi gereken, geçmek için çaba harcaması gereken kavramsal süreçlerdir. Aleviliğin özünü oluşturan ‘Sırr-ı Hakikat’ kapısında ise ALİ ismi, bilinen İslami anlamının aksine Allahlaştırılır ve İslam’ın hiçbir şekilde kabul edemeyeceği bir boyut kazanır.

Kısacası İslam’ın Tanrı’sı Allah, Aleviliğin ise ALİ’dir.Ünlü Alevi ozanı Genç Abdal’dan bir örnek daha vererek, diğer ayrılık noktalarını inceleyelim.

Yoğ iken yerle gökler zelden
Kudret kandilinde pünhan Ali’dir
Kün deyince bezm-i elestten evvel
Alemi var eden sultan Ali’dir

Öyleki bu deyiş, bu ifade, neredeyse Anadolu’nun tüm Alevi Ayin-i Ceminde tekrarlanır ve gerçeğe / ışığa dair yeminler edilir, andlar içilir.

2) Cennet ve Cehennem İnancı: Cennet ve cehennem inanışı, bilindiği gibi İslam’ın en temel inanışlarından biridir. Fakat gelin görünki Alevilikte asla ama asla bu inanışa yoktur ve hayatın gerçekliğini yadsıyan, bilimdışı olan bu inanca itibar edilmez. Tersine Alevilikte insanın cenneti de cehennemi de yaşadığı dünyadır.

Alevilikte, temel konudaki bu felsefe ‘Devriye’ olarak adlandırılan ve insanın kamilleşmesini / olgunlaşmasını öngören felsefeye itibar edilir. İtibar edilmekle kalmaz, Devriye inanışı, Aleviliğin temel taşlarından birini oluşturur.

Devriye, konusunda her ne kadar reenkarnasyon denilen bilimdışı benzetmeler yapılsa da, DEVRİYE inancının reenkarnasyon ile ilgisi yoktur. Devriye inancı, insanın yaşadığı hayatta, daha önce bahsini ettiğimiz 4 KAPI’dan Sırr-ı Hakikate ulaşarak olgunlaşması, Yaradanla / Ali’yle birleşmesini ve BİR olmasını öngörür. Bu birliğin anlamı, insan-ı kamildir.

Bu karşılaştırmadan sonra, Alevilik ile İslamiyet arasındaki büyük fark, derin bir uçurum haline dönüşür ve savlananın aksine bir din ile o dinin mezhebini değil, sanki iki farklı dini karşılaştırma durumu doğar.

3) Evrenin Yaratılışı: Diğer tüm temel inanışlarda olduğu gibi, Alevilik ile İslam, bu konuda da farklı inanışlara sahiptir.İslama göre ‘yerler’ ve ‘gökler'(6) Allah’ın ‘OL’ deyişiyle birlikte 6 günde yaratılmıştır. Alevi inanışında ise bu inanış mevcut olmamakla birlikte, evrenin oluşumu hususunda çok farklı bir inanış mevcuttur.

Alevi inanışına göre evrenin / varlığın oluşumu IŞIK / Enerji ile olmuştur.’İnsan, Nur-u Kadimdir’ inanışı, Alevilikteki varlık ve oluşumun temelidir. Bu inanışa göre insan öz itibariyle ışığa (genel tanımıyla Alev’e) aittir ve ‘ışıktan olan’ dır. Zira ‘Alev-i’ sözcüğünün kökeni, objektif olarak bakıldığında bu inanışla temellendirilebilinir.Bu inanışı, ALİ ismiyle özdeşleştirilir ve Ali, Tanrılaştırılır. Bunu, ünlü Alevi aşığı Devrani’nin bir nefesiyle inceleyelim;

‘Hakk’ın kandilinde gizli nihanda
La mekan elinde sır idi Ali
Künt-ü kenzin esrarı andadır,
Dünya kurulmadan var idi Ali

Feriştahlar kendi munundan oldu
Sen kimsin diye cibrile sordu
Cibril bilemedi kanadı yandı
Ol zaman kandilde Nur idi Ali’

Bu örnekler fazlasıyla çoğaltılabilinir ve neredeyse IŞIK ve NUR kavramları, tüm alevi nefeslerinde geçer.Bir kaç örnek daha vererek, bu konuyu pekiştirelim.

‘Kudret kandilinde bir ışık iken
Ta ol zaman aşık oldum nura ben

(Pervane)

Kandilde nur iken sevmiştim seni
Güzel pirim, sultan pirim, şah pirim

(Genç Abdal)

Ziyasından halk eyledi toprağı
Vücut buldu bu eşyanın menbaı

(Pervane)

Hu diyelim gerçeklerin demine
Gerçeklerin demi nurdan sayılır

(Hatayi)

Kandil asılırken Nur-u meskende
Bülbül idim, gonca gülünde idim

(Yeksani)

Işık oduna yananların
Tüm vücudu Nur olur

(Yunus Emre) ‘ (7)

Neredeyse her Alevi ozanında, Nur ve Işık kavramı önemli bir yer tutar. Bu bağlamda diyebiliriz ki, Alevi öğretisinde Işık, çok önemli bir merkezdir.İnsanın, evrenin, kısacası OLUŞ zincirinin ilk zinciri Nura / Işığa bağlanır ve ‘İnsan Nur-u Kadimdir’ sözü gerçek anlamını bulur.

4) İnsanın Yaratılışı Konusu: Bu inanç temeli de, Alevilikte, İslamiyet’ten çok büyük farklar gösterir. İslam’da insanın yaratılışı kavramı, Alevilikteki mitolojik KIRKLAR benzetmesinden çok farklıdır.Biribiriyle alakası dahi yoktur.

Alevilikte insanın yaratılışı, ‘KIRKLAR MİTOLOJİSİ’ ile anlamını bulurken, İslam’ın kutsal kitabı Kuran’da bu mitoloji asla geçmez..Peki KIRKLAR MİTOLOJİ si ile insanın yaratılışı nasıl olmuştur.Şimdi bu önemli konu ve farka değinelim, ve yine bizzat Alevi öğretisinin özünü içinde barındaran NEFESLER’e başvuralım.

Kırklardan birine neşter vuruldu
Aktı kan, varlığı ispat olundu
Anda hak mevcutta mevcut görüldü
Huvallah çağırdı irfan hu deyü
Kul Himmet

Kırklar; Alevi-Bektaşi mitolojisinde Tanrısal varlıklar olarak geçerler.Yani insanüstü varlıklardır. Efsaneye göre, Kırklar’dan biri birgün Yaradan’a;

‘Sen kimsin? Ben kimim? ‘

…diye sorar ve asi olur.Bu tarif, nefeslerde şöyle geçer;

Yerin göğün binasını kurunca
İptida hidayet arife indi
Sen kimsin, ben kimim diye sorunca
Sorduğu ol demde kana boyandı
Aşık Veli

Bunun üzerine Yaradan’a sorduğu soru yüzünden asi olan Kırklar’dan biri, ondörtbin yıl boyunca firari olarak gezer, kaçaktır. Bu dönem, Alevi-Bektaşi nefeslerinde pervanelik olarak tanım bulur..

Ondört bin yıl kaldım pervanelikte
Sıdkı ismim buldum divanelikte
İçtim şarabını mestanelikte
Kırkların ceminde dara düş oldum
Sıdkı Baba

Pervanelik olarak tanımlanan bu dönemde, asi olan varlık, nefes anlatımıyla ‘yeşil bir kandil’de saklanır.Şunu belirtmek gerekirki, Alevi mitolojisinde kandil, gezegen veya yıldız demektir.

Sorma ne hacet bizleri sofu
Ta ezelden künyede ismimiz vardır
Dünya kurulmadan yüzbinyıl evvel
Ol yeşil kandilde cismimiz vardır
Aşık Devrani

Asi olan Kırklar’dan biri, bu süreç sonunda tekrardan sorduğu soruya yine cevap vererek teslim olur.Verdiği cevap; ‘Sen yaratansın,ben yaratılanım’dır.Bu cevaptan sonra teslim olan ve diğer Kırklar tarafından sorguya çekilip cezası kararlaştırılan Kırklardan biri, böylelikte pervanelik dönemini kapamış olur.

Kırklar meclisinde alınan karara göre, asi olana neşter vurulacak ve kanı akıtılacaktır.Bu kan, Dünya’da seçilmiş varlık olan Güruh-u Naci’ye hayat verecek, böylelikle Yaratan ve yaratılan ‘bir’leşmiş olacaktır.

Yine Alevi nefeslerine göre bu seçilmiş varlığa katılan asinin kanı, Adem’i yaratmıştır.

Adem olup insan içine geldim
Hak nasip eylerse kandan içeri
Behlül gibi kandan kana gezerken
Bir kana uğradım kandan içeri
Virani

Böylelikle Adem de beliren yaratılan ve yaratan birliği, insan soyunun çoğalmasıyla anlamını bulmuştur.Kırklar’ın ilahi varlıklar oluşu ve onlardan birinin kanıyla insanın oluşumu, Tanrı ile insanın ‘bir’liğini oluşturmuştur.

Bu açıklamalardan sonra, tüm önyargı ve tutumlardan sıyrılarak kendi kendimize şunu soralım; ‘Hangi toplumsal süreç ve uygulamalar, Aleviliğin İslam kökenli olmasına rağmen, ondan bu kadar farklılaşmasına sebep olmuştur? ‘

Eğer Aleviliğin kökeni İslamiyete bağlanıp, Aleviliğin İslami bir mezhep olduğu konusu kabul edilirse, hiçbir bilimsel tez, bu sorunun cevabını veremez.Çünkü böyle büyük farkların olduğu iki inanç sistemini karşılaştırdığımızda, birinin diğerinden tarihsel süreçlerle oluştuğunu söylemek bilimdışıdır.

Görünen odur ki Alevilik, bir yön dışında hiçbir yönüyle İslam ile alakası yoktur. Tek ortak yan, bazı İslami kavramların Aleviler tarafından da kullanılmasıdır.

H.Ince

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 16.02.2019, 06:46   #3
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alevilikte ocak sistemi vardır. Aleviliğin çekirdek örgütü olan ocaklar sisteminde, ocaklar arasında merkezilik yoktur. Hiçbir ocak, hiyerarşik olarak diğer ocakların en üstünde değildir. Çünkü her ocağın mürşid, pir ve rehberleri vardır ve bu mürşid, pir ve rehberler başka bir ocağın mürşid, pir ve rehberleri ile talip olurlar. Ocak sisteminin hiyerarşisine göre en üstte bulunan kişi mürşiddir, ardından pir ve rehber gelir. Halk tabakasına ise talip denir. Bir ocağın en üst makamında yer alan mürşid, başka bir ocağın en üst makamında yer alan mürşidin talibidir. Yani aynı kişi hem mürşid hem de taliptir. Bizlere Alevilik inancında merkeziliğin olmadığını söyleten döngü de budur.

Mürşid, pir ve rehbersiz Alevi olunamaz. Konumu, mevkii ne olursa olsun herkesin mutlaka bir mürşid, pir ve rehberi vardır. Ocak sistemi Alevi toplumunu halkalar halinde birbirine bağlayan toplumsal mekanizmadır. Bu mekanizma yukarıdan aşağıya doğru hiyerarşik değil, kesişen, yan yana, iç içe dairesel ve eşitlikçi bir yapıdır.

Ancak ocak sisteminin hiyerarşik olmaması cinsiyetçi olmadığı anlamına gelmez. Ya da Alevi toplumun demokratik olması, orada yaşayan kadınların ezilip, sömürülmediği anlamına gelmez.

Aleviliği erkekler anlatırsa…

Bu merakla “Sır içinde sır olanlar: Alevi kadınlar” adlı kitabıma başlamadan önce Alevilikle ilgili yazılmış kaynaklara kadınlar açısından baktım. Özellikle Alevi kadınlar hakkında yapılmış, Alevilikte kadınların durumunu incelemiş, bu konuda hususi olarak çalışma yapmış, Alevi kadınlarının Alevilikte ve onun dışında genel olarak ne gibi sıkıntılar yaşadıklarını anlatan, kadınlar tarafından yapılmış detaylı çalışmalar aradım. Ne yazık ki bulamadım. Üniversite araştırmalarından, kitaplara, makalelere, gazete yazılarına dek kaleme alınmış neredeyse tüm çalışmalarda (çok az sayıda çalışma hariç) Alevi kadınları genel araştırmanın içinde kısa bir bölüm şeklinde ele alınmıştı yahut hemen herkes tarafından kabul edilen ve genel geçer bilgilerden oluşan bıktırıcı tekrarlarla karşılaşıyordum.

Alevilik hakkında çok farklı fikirleri savunan onca kaynak varken Alevi kadınlar için ıssız bir dünyadan başka bir yer değildi Alevilik. Oysa Alevilerin en övündükleri yanları varlığına inandıkları kadın erkek eşitliğiydi. Oysa kadın erkeğin eşit olduğu yerde bilginin üretiminden hayatın paylaşımına, tarihin yapımından yazılmasına dek her şeyde eşitlik olmalıydı. Mevcut durum hiç de böyle görünmüyordu. Basbayağı erkeklerin dünyasıydı girdiğim dünya. Kadınlar ne bilim insanı/araştırmacı olarak vardı, ne de araştıranın merak ettiği özneler olarak. Bilim insanı/araştırmacı olan kadınlar da Alevilikte kadınlar hakkında yeterince meraklanmamışlardı, bu alanda yeterince yazıp çizmemişlerdi.

Erkek araştırmacılar için kadınlar ya birkaç paragrafa sıkıştırılmış “kahramanlık” nesneleriydi ya da “kutsallaştırılmış” ama böylece alandan süpürüp atılmış detaylardı.

Bu yöntem, cinsiyetçi bilgi dünyasının kadınlara karşı mücadelesinde sık sık başvurduğu överek yok sayma yöntemiydi. Alanı kendi lehine temizlemekti.

Dil, üslup, yöntem, perspektif olarak tamamen erkekleri öne çıkaran, onları yüceleştiren bir yerden yazılmıştı hemen hemen her şey. Ne yazık ki, gerçekten “kahraman ve kutsal” olan kadınlar yoktu. Kadınlar, erkeklerin cinsiyetçi bir dille yazdıkları sıradan metinlerde bildik “güzellemelerden” ibaretti.

Kadınları kadınlar değil erkekler yazınca bu kaçınılmazdı.

Her alanda olduğu gibi Alevilik hakkında yazılanların çok büyük kısmı erkekler tarafından kaleme alınmış, Alevilik erkeklerin gözünden anlatılmış, Alevilik tarihi ne yazık ki erkeklerin tarihi olmuştu. Kadınlar ya o erkeklerin yanında duran ikincil kahramanlar -ki bunların sayıları elin parmaklarını geçmez- ya da yoklar. Yoklar, çünkü tarihe bakış yöntemi erkeklik bilgisini üreten eril bir metodolojiye sahip. Bu araştırma metodu geçmişi topyekün görebilecek, bizlere gösterebilecek bir kapsayıcılığa sahip değil. Aksine önünde duran bilgiyi bile görebilmekten uzak.

Bilginin en büyük güç olduğu dünyamızda Alevi kurumlarının Alevi kadınlar hakkında araştırmaları var mı ya da hiç olmazsa bundan sonrasına dair bu alana ilişkin planları var mı sorusu oldukça önemli. Bir toplumsal grubun, geçmişi, bugünü yoksa yarını da olamaz. Çünkü bir şey hakkında bilgiye sahip olmak, o şeyin farkına varmaktır. Ve bilmek sadece bilgi sahibi olmak demek değildir, eyleme geçmektir. Mevcut olanın eksikliklerini, yanlışlarını görüp, onu değiştirmeye çalışmaktır.

Alevilik bugüne dek baskın olarak erkekler tarafından anlatıldı, topluma öyle algılatıldı, cinsiyetçi değilmiş gibi anlatılırken bile cinsiyetçileştirildi. Kadınlar yok sayıldı. İnanç olarak, bilgi ve birikim olarak Alevilik tek cinsleştirildi ve erkeklik bilgisi olarak sunuldu. Dışarıdan gelen asimilasyona, yok edilmeye karşı direnen Alevilik, içeride erkeklerin baskısına ve hükmüne teslim oldu. Bu baskı ve hüküm hem Alevi inancı pratikleriyle hem de Alevilik bilgisine erkeklerce el konulup değiştirilmesi, “özünden uzaklaştırması” ile yapıldı. Alevilik tarihindeki kadınların Aleviliğe yaptığı katkılar, Aleviliğin bugünlere taşınmasındaki rolleri ve önemi, Alevilikteki yerleri, Alevi erkeklerce daraltılarak, unutulmaya ve yok sayılmaya çalışıldı. Üzeri sessizce örtüldü.

Elbette Aleviliğin cinsiyetçilikten muaf olduğunu söyleyemeyiz. Bu topraklardaki kadim inançlardan olan Alevilik uzun ömrünün çeşitli dönemlerinde farklı inançlardan ve dinlerden, ideolojilerden, toplumsal yapılanmalardan etkilenerek şekillendi. Bu etkilenmeler arasında erkek egemenliği de vardı. Bunu bilmek ve eleştirmenin yanı sıra şu tespiti de yapmak durumundayız: Bugün Alevilik adeta Alevi erkeklerce gasp edilmiş durumda. Alevilik kadınlardan ve onların deneyimlerinden soyutlanmış, bu inanç içinde yer alan kadınlar gizlenip, yok sayılmış. Böylece Aleviliğin önemli bir damarı olan kadın erkek ayrımcılığından uzak, yan yana, can olma durumu fikren ve fiilen büyük darbe almıştır.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 16.02.2019, 06:50   #4
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alevilik başlığı çok geniş ve farklı toplulukları kapsamakta. Aynı zamanda farklı milletleri de. Arap, Türk, Kürt Aleviler var. Yine Alevilik diye genel bir başlık olsa da, kendi içinde birbirinden farklı ve çeşitli Alevilikler var. Bunu Alevi lügatiyle söylemek gerekirse “Yol bir, sürek bin bir”. Arap Alevileri, Çepni Alevileri, Tahtacı Alevileri, Bektaşiler ve Kürt Alevileri bu süreklerden sadece birkaçı.

Alevilik kavramı, genel bir üst başlığı ifade eder. Bu başlık altında yer alan çeşitli Alevilikler birbirleriyle hem çok benzer hem de önemli farklılıklara sahip. Bu durum Aleviliği zayıflatan değil, aksine onu güçlendiren, zenginleştiren, kendine özgü kılan önemli ve vazgeçilmez bir özellik. Biri diğerinin üstü ya da altı değildir. Biri, hepsini kapsamaz ya da dışlamaz. Alevilik bir yoldur. O yolda birden fazla gidiş yöntemi vardır. Bu, ayrılığı değil, birliğin içinde çokluğu ve kendisi olmayı ifade eden, demokratik ve özerk bir tanımlamadır.

Alevilik, Alevi toplumlarında ilk olarak kadınlardan öğrenilir. Küçücük çocuklara ilk önce anneleri ya da kadın akrabaları öğretir Aleviliği. Kadın akrabalardan öğrenilenin üzerine Alevi ritüelleri içine dahil olan çocuklar/gençler ancak bundan sonra dedelerden, pirlerden, rehberlerden Aleviliği öğrenmeye devam ediyor. Böylece Alevi toplumunun yeni üyelerinin ilk bilgisi, pratiği kadınlar aracılığıyla edinilmiş olur.

Alevilikte anaerkil izler

“Sır içinde sır olanlar: Alevi kadınlar” adlı kitap için görüştüğüm kadınların anlattıkları da bu fikri güçlendirici yöndeydi. Görüştüğüm kadınların, neneleri, anneleri hakkında benzer tanıklıkları olmuştu. Deneyimlerimizi paylaştıkça bu fikrim iyice pekişti. Alevilik gibi kendisini gizlilikle var edebilen inancın kadınları bu inancın çok önemli bir unsurunu oluşturuyordu. Alevilik içinde önemli bir kimliktiler. Bu, bireysel değil, kolektif ve kültürel bir kimlikti. Bu kimlik sayesinde Alevilik yüz yıllarca (belki de bin yıllarca) nesillerden nesillere akabilmişti. Kadınlar, Alevilik inancının yatağıydı ve Aleviler o yataktan akan bir nehirdi. Alevi kadınlar Aleviliğin doğal aktarıcıları, yeni kuşakların öğreticileriydi.

Ne yazık ki bu devasa bilginin üzeri Alevi erkeklerince suskunlukla örtülmüştür. Kadınların bu hayati rollerinin Alevi toplumu tarafından görmezlikten gelinişi, rolün önemsizliğinden olamaz. Değersizleştirme, o rolü taşıyanların kadınlar olmasından kaynaklanıyor. Değersiz olan aktarılan şey değil, onu aktaranlar. Alevi toplumunun suskunluğu, kadınların kendilerine dair olabilirdi, yaptıklarına değil. Erkekler, kadınların Aleviliği aktarmasından memnunlar, görünmesinler yeter.

Aleviliğin yeni kuşaklara kadınlar tarafından aktarılmasının başka bir önemi, topluma doğal kaynağından aktarıldığı için değişmeden, yabancılaşmadan, asimilasyona uğramadan, çeşitliliğini, yöresel özelliklerini kaybetmeden doğrudan, olduğu gibi ulaştırılabilmesinde yatmakta.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 16.02.2019, 06:52   #5
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alevilik inancında kadın erkek “eşitliği” kabul edilir. Bu en azından teorik olarak böyledir. Alevi toplumunda fikri açıdan genel kabul bu yöndedir. Bu nedenle Alevi toplumunda kadın erkek eşitsizliğini savunmak meşru değildir, kolay da değildir. Aynı zamanda kadın erkek “eşitliği” kabulü de eşitsizliğin üzerini örtmeye neden olmakta, erkekler açısından eşitsizliği sürdürmekte elverişli bir araç olarak kullanılmaktadır.

Aleviliğin “eşitlikçi” olduğu algısına neden olan bir başka nokta, Aleviliğin erkeklere gökten ayetlerin “indiği” zamanların çok öncesinde, kadın ve erkek arasındaki ilişkinin kadınlar lehine belirlendiği dönemlerin etkisini taşıyor olması olabilir. Ama ne yazık ki Alevilik inancı, sahip olduğu bu özelliklerin tamamını erkek egemen sisteme (patriarka) karşı koruyamamış, savunamamış. Ancak patriarka karşısında da tamamen yenilmemiş, birçok özelliklerini çok uzun yıllar var edebilmiş. Belki de bize Aleviliğin eşitlikçi olduğunu düşündüren yanları bunlardır.

Kadim bir inanç olarak Aleviliğin ilkel toplumlardan bu yana süre gelen üretim ilişkileri ve buradan belirlenen toplumsal yapının katı hiyerarşik olmaktan ziyade daha çok katılımcı, demokratik olması kadınlar açısından olumlu özellikler taşımakta. Bu ekonomik yapının yanı sıra ikinci bir sistem olarak aynı zamanda varlığını sürdüren patriarkal sistem Alevi kadınlarının önündeki en önemli sorunlardan biri. Alevi toplumunun demokratik yapısı, erkek egemen sistemi (patriarka) zayıflatan, onu hedefine alan bir sistem değil. Yer yer çıkarları gereği patriarka ile ortaklaşan, yine çıkarları gereği yer yer patriarka ile çatışan bir yapı.

Dar ve küçük, ilkel bir toplumsal ağa sahip olan Alevi toplumlarının en etkili toplumsal mekanizmaları akrabalık ilişkileridir. Akrabalık ilişkileri ise kirvelik, ocak sistemi gibi Aleviliğin temel yapılarını oluşturuyor. Aynı soy üzerinden babadan oğla geçen bir tabakalaşmadır bu. Yine soya dayanmayan musahiplik her ne kadar soya dayalı akrabalık ilişkilerini reddetse de kendisi de neticede yeni bir akrabalık ağını oluşturur. Musahiplik pratiklerinde ise kadın erkek arasındaki iş bölümü değişmediği gibi ağırlaşarak devam eder.

İnançsal açıdan Alevi ocaklarının tabakalaşmış bir sistem olmasından bahsetmemize rağmen, aynı tabakalaşmanın sosyal yapıya yansıdığından söz edemeyiz. Alevi inanç sisteminde ve sosyal yapısında kadınlara hemen her yerde rastlarsınız. Alevilikte kadınların alınmadığı, yok sayıldığı bir alan yoktur (Arap Aleviliği hariç. Arap Alevliğinde kadınlar kimi ritüellere dâhil edilmezler). Buna Alevilik inancında büyük değer atfedilen Kırklar Meclisi de dâhil. Hz. Muhammed’in ancak tüm sıfatlarından soyunup sıradan bir insan olarak girebildiği Kırklar Meclisi’ni oluşturan 40 kişiden 17’si kadındır. Bu, kadınların her yerde ve kadın erkek ayrımı gözetmeden yan yana olması açısından çok önemli bir tarihsel referanstır.

Alevilik inancı açısından kadın ve erkek “eşit” dedirten bir başka önemli unsur can olmaktır. Alevi toplumunda cemler yapılırken kadın erkek ayrımı gözetilmez, ibadet birlikte yapılır. Cem sırasında her iki cinsiyet yok sayılır, kadın erkek herkes orada can olur. Cemde beden yoktur, herkes bir’dir. Beden yerini ruha bırakır. İnsan ten değil, nefestir. Birlik vardır. Sadece sınıf olarak değil, cins olarak da orada değildir, herkes cinsiyet üstüdür. Alevilik söylenceleri arasında önemli yere sahip olan Kırklar Meclisi de bunu anlatır. Orada da cinsel, sınıfsal ayrım yoktur. Orada birlik, bir tek üzüm tanesiyle simgelenen eşit paylaşım vardır. Birinin elini kesince herkesin kanı damlar. Hiyerarşi de yoktur. O meclise dâhil olmayan kişi olarak Hz. Muhammed peygamberliğini kapının dışında bırakıp ancak sıradan bir insan olarak ziyaret edebilir Kırklar Meclisi’ni.

Alevilik hukuku, cinsiyetçi ve temel insan haklarını göz ardı eden bir anlayışa sahip değildir. İslam hukukunda bir tek kadının şahitliği geçersizdir. İki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına eştir. Hıristiyanlıkta kadının toplantılarda konuşması yasaktır. Konuşan, dini kurallara uymayan, itaatsiz görülen kadınlar orta çağ boyunca cadı suçlamasıyla diri diri yakılmıştır. Bu cinsiyetçi yaklaşıma hukuki düzlemde Alevilikte rastlamayız. Alevilikte suç da, ceza da cemlerde toplum içinde, toplumun tanıklığında ve cinsiyet ayrımı yapılmadan oradakilerin fikri alınarak, açıklık ve şeffaflık içerisinde verilir. Kadınlar cemlerde kendi eşlerinden dahi şikâyetçi olabilmekte, şikâyetçi olunan erkek hakkında görüşlerini dile getirebilmekte. Ceme getirilmeyen bir mesele de yine tarafların ve tanıkların birlikte olduğu başka bir ortamda çözülür. Tanıklıkta da kadın erkek ayrımı yok. Bu, cinsiyetçi olmayan, şeffaf, demokratik bir işleyiş ve adil bir yargılamadır.

Alevi hukuku açısından çok önemli bir başka nokta, ölüm cezasının olmamasıdır. Alevilikte en büyük ceza düşkün ilan edilmektir. Düşkün olmanın cezası toplumdan dışlanmaktır. Yalnız bırakılma ve tecrit edilmektir. Yaşamak tüm canlılar için temel haktır. Hiçbir suçun cezası ölüm olamaz. Alevilik, bir hayvandan, bir ağaca ve insana dek ayrım yapmadan hepsini aynı hakka sahip, birbirine eşit canlılar olarak kabul eder, bütün canlıların yaşam hakkını savunur. Bu haliyle bile aydınlanmacı, modernist toplumun çok ilerisinde bir felsefeye sahiptir.

Yaşam pratiği içinde patriarka kendi çarkını işletiyor olsa da hukuki düzlemde Alevilik kadına yönelik şiddete, recm ya da ölüm cezasına yer vermez. Aleviliğe ait hiçbir anlatıda, metinde az ya da çok, hafif ya da ağır şekilde “kadını dövün” tarzı talimata rastlanmaz.

“Namus, ahlak” gibi erkek egemen yargılarda bile ne kadına, ne de erkeğe ölüm cezası verilmez. Düşkün ilan edilmek yeterlidir. Bu fikrin arkasında çok önemli bir dünya görüşü var. Bugün Aleviler, Aleviliği insan hakları beyannamesi, çevre, ekoloji gibi mücadelelerle aynı görüp, onlarla özdeşleştirmekteler. Bu fikirlerin Aleviliği kapsadığını düşünerek birbirine eşitlemektedirler. Bu fikirler kıymetli olmakla beraber Alevilik felsefesine göre daha geri bir zeminde bulunmaktalar. Alevilik bu mücadelelerle eşleştirilemez çünkü Alevilik felsefesi bunları aşmıştır.

Özellikle kapitalist moderniteye en az bulaşmış Kürt Aleviliğinde insan doğa ikiliği de yoktur. İnsan, doğanın üstünde, ona hükmeden, onun dışında bir varlık değildir. Doğanın içinde herhangi bir canlıdır. Yerkürenin üzerinde onu başka canlılardan üstün kılan özellikleri yoktur. O da diğer canlılar gibi döngünün, doğanın parçasıdır. Onu da var eden bu döngüdür. Alevilik yapısal olarak insan doğa ikilemi üzerinden değil, bütünlüğü üzerinden kendisini kurgular. Bütün ritüellerinde insan doğadan ayrı bir varlık olarak değil, onun parçası olarak algılanır. Bu anlamıyla da Alevilik ekolojik mücadelenin bir parçası olarak tanımlanmaktan çok, ona kaynaklık edecek kadim bir yaşam felsefesi olarak ele alınmalıdır.

Alevilikte her şey bir döngüdür. İnsan da diğer canlılar gibi bu döngüde yer alan herhangi bir canlı olarak yer alır. Esas olan, yaşamı var eden insan ya da o döngü içinde yer alan başka bir canlı değil, döngünün kendisidir. Bu haliyle insan, ayrıksı olarak güçlü olan değil, bütünün bir parçası olarak tabi olandır.

Alevilik, kapitalist hırsın sömürdüğü doğanın iflas ettiği anda insanın hayatı tehlikeye düştüğü için doğayı önemsemez. Kendisini doğayı düşürdüğü kötü durumdan kurtaran bir havari olarak yeniden anlamlandırmaz. O, kadim bir inanç olarak, henüz doğanın insan tarafından sömürülüp katledilmediği, hatta “insanlığın” daha icat edilmediği devirlerdeki toplumsal aklın taşıyıcısıdır. İnsanın tıpkı bir taş, bir ağaç, bir su kaynağı gibi herhangi bir şey olarak döngünün içinde yer aldığı ve döngünün diğer unsurlarına inanıp onları kutsayarak serüvenini sürdürdüğü dönemlerin hafızasıyla yolunu sürdürmüştür.

Alevilik inancı diğer dinlerde olduğu gibi kadın bedeni üzerinde kontrol kurmak, kadının yaşam alanını daraltmak, onu sosyal hayattan uzaklaştırmak yöntemine başvurmaz. O, kadın ve erkeklere nefsine hâkim olmayı önerir. Nefsini terbiye etmeyi öğütler. Cemlerde dem alma, nefsine sahip olmanın göstergesidir. İtikadın sağlamlığını ifade eder. Yine cemlerde kadın erkek yana yana, birlikte olmak da bunun bir göstergesidir. Yolun, itikadın içinde erkek kadın yoktur, orada herkes aynı, bir tek candır.

Alevilikteki cemler, özünde halk meclisleridir. O mecliste sadece dini ibadet yapılmaz. Sosyal ve hukuki sorunlar da konuşulur. Yine, cemlerde kadınlar toplumun önünde kocasından ya da erkek akrabasından her konuda şikâyetçi olabilir, onun cezalandırılmasını isteyebilir. Bu teorik değil, sıkça yaşanmış bir gerçektir. Kadınların toplum önünde, kocalarından, erkek akrabalarından şikâyetçi olabilmesi önemlidir. Bu, ev içinde olanın kamusal alana taşınmasıdır. Yani “özel olanın politikleşmesi.” Eşlerin arasında yaşanan, orada kalır cinsiyetçi ilkesinin reddidir. Böyle pratikler kadınları güçlendirirken, diğer yandan kadınların erkeklere karşı biat etmelerini de kısmen engellemektedir. Çünkü dedelik adı verilen üst makamın kararlarına toplum uymak zorundadır.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 16.02.2019, 06:56   #6
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

“Aleviliğin özü”

“Sır içinde sır olanlar: Alevi kadınlar” adlı kitabın önemli başlıklarından biri olan ve görüştüğüm kadınların “Aleviliğin özü” diye kavramlaştırdıkları yaşam felsefesini doğru analiz edebilmek için Aleviliğe İslam içerisinden bakma sınırlılığının aşılması zorunlu. Aleviliğin İslam öncesi kaynaklarını görmeyen bir bakış açısı “Aleviliğin özü”nü kavramaktan uzak kalacak. Bu özü tam olarak kavrayabilmek için Alevilik içerisindeki yol ve süreklerin tarihsel, toplumsal, coğrafik temelleri dikkate alınmak durumundadır.

Alevilikte kadınların durumunu, doğa insan bütünlüğü yaklaşımını, hiyerarşik olmayan toplumsal yapısını anlamak için bugün dahi canlı olan kutsal nesnelerin, sembollerin, duaların, ziyaret ve ritüellerin, deyişlerin, mitoloji ve masalların ele alınıp incelenmesi gerekiyor. Bu da başlı başına araştırmaya muhtaç farklı bir alan olarak önümüzde duruyor. Darık, teberik, toprak, güneş, ay, semah dönme, ışık, evrenin döngüsü, can olmak, ten değil nefes olmak, hiyerarşik değil yan yana olmak… Her biri ayrı bir araştırma konusu. Ancak bu araştırmaların sağlıklı sonuçlar vermesi cinsiyetçi yöntemlerden uzak, kadınların perspektifiyle yapılmalarına bağlı.

Bunlar önemli ipuçları ama bizim ipuçlarından fazlasına ihtiyacımız var. Erkek egemenliğine karşı mücadele edilecekse bilgi, donanım en önemli güç olarak önümüzde durmakta. Bunun için kadınların bu konulara el atması, araştırması, erkeklerin ürettiği sözlerin uygulayıcısı olmak yerine kendi tarihlerinin peşine takılarak kendi sözlerinin üreticisi olup sözlerini hayata geçirmeleri gerekiyor.

Alevilik inancında kadınlardan bahseden hikâyeler, ziyaretler her gün biraz daha erilleşerek kaybolmaya yüz tutuyor. Kadın isimlerini taşıyan ziyaretlerin isimleri erkekleştirilerek Alevilik inancı kadınlardan her geçen gün daha uzaklaştırılıyor.

Başından itibaren söz, yetki ve karar mekanizmalarında ya sadece, ya da ezici bir çoğunlukla erkeklerin olduğu Alevi kurumlarının bu haliyle kadınları ve Alevi toplumunu temsil etmesi düşünülemez. Çünkü Alevi toplumunun yarısı kadın. Siyasi bir yapı bu durumu gözetip, gerekli önlemleri alarak kadınların yönetim mekanizmalarında yer almasını başarmak, kadınlar lehine politikalar üretmek zorundadır.

Alevi kurumlarının kadınları yok saydığı, Alevilik inancı içinde kadınların varlığının unutturularak inkâr edilmeye çalışıldığı erkek egemen sistemde Alevi kadınlarının sessizliği daha ne kadar sürecek?

“Aleviler var ama Alevilik yok” meşhur cümlesini bir başka açıdan ele almak gerekirse “Alevi erkekler var ama Alevi kadınlar yok” diyebiliriz. Oysa Aleviliği taşıyıp bugüne dek getirenler kadınlar. Alevilik öğretisinin üreticileri ve yürütücülerini yok ederseniz Aleviliği yok edersiniz.

Elbette artık neredeyse ocak, dede, rehber, talip ilişkisi, eski cemler kalmadı. Kentleşme, Alevilik üzerinde onarılması güç tahribatlar yarattı. Ama bunlar Aleviliğe dışarıdan uygulanan müdahalelerle oldu.

Hikâyenin bir de içeride yaratılan tahribat kısmı var ki, o da Alevi erkeklerin, Alevi kadınlara yönelik cinsiyetçi baskısını anlatır. Ve bu baskı diğerinden daha az yıkıcı değil.

Alevi kadınların hem Alevi toplumu içinde hem de genel politika içerisinde siyasal bir özne olarak ihmal edilen yerini alması elzem. Cinsiyetlerinden dolayı ve Alevi oldukları için dışlanan, hor görülen, susturulan ve baskılanan kadınların başta kendileri için olmak üzere hemcinsleriyle birlikte özgürlük mücadelesinde hak ettikleri yeri almalarının zamanı.

Bitirirken şunu özellikle belirtmek istiyorum. Bir iddia olarak Aleviliğin ataerkil toplumlardan önceki anaerkil toplumdan bu yana onların önemli izlerini bugünlere taşıdığını düşünüyorum. Alevi erkeklerin, Alevi kadınları yok saymaları mücadelesinin bu kadar eski bir tarihten beslendiğini düşünüyorum. Aleviliğe anaerkil toplumdan kalan son izlerin o nedenle bugün takip edilmesi elzem. Kutsal mekânların kadın ve erkek adlarını taşıması, can olmak, analık makamı, cemlerin kadın erkek ortak yapılmasının günümüze kalan son anaerkil izler olabileceği şüphesini taşıyorum.

Ataerkinin tüm zulmüne rağmen hayatta kalmayı başaran bu ve henüz bilemediğimiz başka anaerkil izlerin bizlerden kendilerini takip ederek geçmişe dair önemli bilgileri gün ışığına çıkartmamızı beklediklerini biliyorum. Ya biz bu izlerle yepyeni bir kapıdan içeri girip bize unutturulmaya ve aynı zamanda yok edilmeye çalışılan tarihimizle buluşacağız, kadınlar açısından bambaşka bir Alevilikle karşılaşacağız ya da o tarih son izlerini de yitirerek bizleri geçmişsiz bırakacak.

Not: Bu yazı “Sır içinde sır olanlar: Alevi kadınlar” kısmından faydalanarak kaleme alınmıştır.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 16.02.2019, 07:03   #7
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

(DÖRT KAPI- KIRK MAKAM FELSEFESİ)

Herşey doğal element/saf cevher dediğimiz, varlığın oluşum çeviriminde bir sır olarak saklıdır.Bazen görünür hale gelir.Bazen görünmez alemde yoluna devam eden, varlığın özü olan, bu enerjinin(Nur`) dönüşüm serüveninden ibarettir.Tıpkı günümüz bilgi teknolojisiyle gözlemleyebildiğimiz NEBULA’ nın oluşum serüveni gibi.

Bir idealizm ve materyalizm bileşimi olan Reya HAK, (Alevi- Bektaşi) felsefesinde,alçalan eğrinin sonu ve yükselen eğrinin başlangıcı olarak beliren, doğal element- saf cevher yada ,bunun aklı,ruhu;Tanrı’nında tanrılığını yapamayacağı bir yabancılaşma aşamasını simgeler. Çünkü doğal element- saf cevher yabancılaşmanın son halkasıdır.

Dört kapı-kırk makam öğretisinin temeli,bu doğal element veya saf cevher diye adlandırılan ışık(nur)-ateş, hava,su ve topraktan oluşan dört ögedir.

Kadim kültürlerin yurdu Mezopotamya uygarlık tarihi içinde oluşan, Reya Hak(-Alevi,bektaşi) inancı’nın kuramcıları olan ,Dai’ler,Mürşitler,Ocak pirleri, Dervişler, Ozanlar, “yol bir,sürek bin bir” diyerek,zaman tünelinden akarak bu güne kadar ulaşan inancımızın,dört kapı –kırk makam öğretisini bu dört öge üzerine kurdular.

Felsefemize göre; İnanç zemininden,akıl alanına atlayarak,en az tanrısal öz içeren,yani en az Tanrı olan nesnelere yönelir.Bu nesnelerdeki tanrısal öz,nesneler arasındaki ilişkileri yönlendiremeyeceğinden,devreye doğa yasaları biçiminde dışa vuran,yada cansız nesnedeki iç dinamik,canlı varlıkdaki içgüdü biçiminde beliren,Doğa tanrı olarak kutsanan, doğanın aklını ve ruhu biçiminde, yansıyan İnsan tanrı olarak kutsanan,insanın aklını sokar.

Hem doğayı,hemde toplumu kucaklayan,mistik anlamda Tanrı’yı cehaletten kurtaracak olan bir nesnel-toplumsal dünya görüşü kurar.

Çevirimin bu noktadan sonraki süreci,idealizmden materyalizme kırılan,tanrının bilgisi, yönlendirmesi dışında ve kendi yasaları-kuralları içinde gelişim,değişim ve dönüşümlerle,adım adım ‘yabancılaşmadan’ uzaklaşan bir sürecin başlangıcı olur.

Bu süreç Aristoteles’in ‘Potansiyellik-aktüellik’ tasarımının değişik bir anlatımıdır.

Alevi felsefesi,Tanrı-doğa-insan (Hak,muhammed,Ali) ilişkisini,tanrıdan çıkıp,yeniden tanrıya(kurucu-varoluş element) dönen bir çevirim(dönüşüm) üzerinden açıklar.

Tanrının kendi özünden fışkıran,taşan ışığın(enerjinin) dönüşümler geçirerek ve bu yolla,kendi kendine yabancılaşarak, evrende gözle görülebilir biçimler aldığını savunur.

Bu nedenle alevi felsefesine göre ,doğada-evrende bulunan her şeyde, tanrının zerresi(atomu) vardır.Yani tanrının bir yansımasıdır.Ama eksik bir yansıma olduğundan,eksik bir tanrıdır.Işık-(sudur,varoluş) felsefecisi,’’Şehabettin Suhreverdi’nin tanımlamasıyla; İnsan eksik bir Tanı,Tanrı mükemmel bir insandır.’’

Şehabettin Suhreverdi’nin, bu belirlemesine bakınca, Alevilik ile İslam ilişkisini kurmak isteyenlere, sormak gerekir. İslam veya semavi-ilahi- vahiy”li tek tanrılı dinlerin, yaradılış teorileri, bu anlatılanlar ile nasıl buluşabilir? Alevi-İslam savunucuları,bu tanım ve formülasyonu islam’a kabul ettirebilirle mi?, diye sormak gerekiyor.

Tanrı,;madde ve eşyanın hareketinin,hareketin soyutlanması olarak,zamanın var olmasından önceki mutlak yokluk/hiçlik durumundan,kendi kendisinin tanrısı iken,insanlar için düşünülmesi,algılanması güç bir öze sahipti.

Mutlak bir yoklukta-hiçlikte,yokluğu/hiçliği tartışmak anlamsız olduğuna göre,bu aşamada bir ‘tanrı’varlığından sözetmek alevi felsefesi açısından üretici ve yaratıcı değildir.Çünkü tanrı bu konumda,kendi kendisinin bilincinde,kendi içindeki sonsuz olanakların,yeteneklerin ve güçlerin ayrımında değildir.

Çevrimin/dönüşümün, hareket ettirici ilkesi olan ‘’güzelliğin görülmeye eğilimi’’ sonucu tanrı,sonu olmayan bir yokluğun/hiçliğin içinde kendine bakacak göz ve Vecd’e(aşk,derin coşku)gelecek bir gönül istedi. İşte ışıksal taşma(fışkırma) bu gereklilikle başladı.Bu gerekliliğin-ihtiyacın,belirmesi ile mutlak yokluk/hiçlik,olanaklı yokluk/hiçlik durumuna dönüştü.Bu anlatı,alevi ozan ve felsefecilerinin deyişlerine sıklıkla konu olmuştur. Bunlardan bir örnek verecek olursak,Yunus en erken akla gelendir.Yunus’un deyimiyle;

İlim kendin bilmektir, hepisinden iyice, bir gönüle girmektir

İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin

Ya nice okumaktır



Okumaktan mani ne

Kişi Hakk’ı bilmektir

Çün okudun bilmezsin

Ha bir kuru emektir



Okudum bildim deme

Çok taat kıldım deme

Eri Hak bilmez isen

Abes yere gelmektir



Dört kitabın manisi

Bellidir bir elifte

Sen elif dersin hoca

Manisi ne demektir



Yunus Emre der hoca

Gerekse var bin hacca

Hepisinden iyice

Bir gönüle girmektir.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 17.02.2019, 01:35   #8
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Bu bakış açısını özetleyen, Maraş bölgesindeki pirlerin, dervişlerin bir özdeyişi vardır.

‘’Sen seni bilirsen ,Hak-u Xuda’sın,

Sen seni bilmezsen, Hak’dan cüdasın.’’

Yani kendini tanımak demek,kendisindeki tanrısal cevherin farkına varmak demektir.

Tanrı(doğal element/saf cevher) kendi kendisi ile yabancılaştı.İlk kez kendi bilincine vardı.Evrenin bütün ruhsal ve maddesel şeylerin yaratılması için gerekli kaynağı, içinde taşıdığının farkına ilk kez vardı.

Kişilik kazandı.Önce tanrı iken,şimdi HAK,HAKİKAT, gerçek aşk oldu.

Alevi inancının büyük ozanlarından Yunus Emre bu aşkı şöyle dile getiriyor;

Aşkın Aldı Benden Beni



Aşkınaldıbendenbeni

Banasenigerekseni

Ben yanarımdün ü günü

Banasenigerekseni



Ne varlığasevinirim

Ne yokluğayerinirim

Aşkınileavunurum

Banasenigerekseni



Aşkınaşıklaroldurur

Aşkdenizinedaldırır

Tecelliiledoldurur

Banasenigerekseni



Aşkınşarabındaniçem

Mecnunolupdağadüşem

Sensindünügünendişem

Banasenigerekseni



Sufileresohbetgerek

Ahilereahretgerek

Mecnunlara Leyla gerek

Banasenigerekseni



Eğerbeniöldüreler

Külümgöğesavuralar

Toprağımandaçağıra

Banasenigerekseni



Cennet cennetdedikleri

Birkaçköşklebirkaçhuri

İsteyeneVeranları

Banasenigerekseni



Yunus‘dürürbenimadım

Gün geçtikçeartarodum

İkicihandamaksudum

Banasenigerekseni.



Daha sonra ilk yabancılaşma kademesi olan,HAK’tan tanrının ilk belirme aşaması olarak algılanan ve tüm diğer şeylerin ,onun aracılığıyla varolduğu kabul edilen ilk akıl,(Akl-ı evel) oluştu. Böylece çevrimin kutsal kökeninden(alem-i gayp) duygularla algılanabilir,bilgi ile ulaşılabilir dünyaya( Alem-i Şuhud)inen-alçalan eğrisinin(Kavs-i Nüzul) hareketi başlamış oldu.

Ardından sırasıyla ve her adım da,tanrıdan(Nur’dan) uzaklaşacak biçimde,akl-ı evel’e verilen bilgilerin belirme aşamaları olarak algılanan, meleklerin,cinlerin-şeytanların,peygamberlerin,ermişlerin,inananların, inanmayanların,bitkilerin,hayvanların ve doğal elementlerin aklı,bu dokuz akıldan kaynaklanan ruhları yaratıldı.

Tanrı, HAK(gerçek) olup,potansiyel kazandıktan sonra, dönüşümler geçirerek kendisinden daha az şeyler içeren, daha az kendisi olarak beliren aşamalara doğru yol alıp,doğal element/saf cevhere değin indi.

Böylece inanç da varoluş çemberi olarak algılanan çevrimin/değişim ve dönüşümün,kutsal kökenden-ışıktan(NUR) çıkıp, görünür evrene doğru alçalan eğrisinin hareketi tamamlanmış oldu.

Reya Hak/ Gerçeğin Yol’u-(Alevilik-bektaşilik)felsefesinde varoluş çemberinin bu ilk yarısı,tümüyle bir inanç tasarımı ve ürünüdür.Düşünceci idealizm zemininden kaynağını alır. Platon’un, İdealar-gölgeler/kopyalar tasarımının değişik bir anlatımıdır. Alevi inancında belirtilen Batın ve Zahir bu iki farklı algıyı açıklamak içindir.Zahir ile duyu organlarımızın keşfettiklerini, yani görebildiklerimizi algılarız.Kamil İnsan ise gözle göremediklerimizi gönül gözüyle sezendir. Leduni ilmini çözenlerin görebildikleri ise Batın’dır.Yani sezgisel bilinçdir.

Batıni bilince öncelik vererek,açıklanan ve geçici görünür gerçekler olarak algılanan ,nesnel dünyaya göre değişmez,kalıcı ve ebedi bulunan bu idealist yan, idealizm;felsefede öncel-yaratıcı görünmesine karşın,bilimsel bir kaygı gütmeksizin,nesnel sürecin/maddeci düşünce temelinin bir gerekçesi,onu haklı,gerekli ve zorunlu kılmanın bir aracı olmak üzere ,gönül meşrebine uygun biçimde ,sonradan kurgulanmış bir inanç yaratısıdır.

Alevi-Bektaşiler,’’zahiri düşünmenin,zahiri koşullanmanın’’ ötesinde,doğal süreci,insan eylemini kutsamak üzere ,yarattıkları kendi idealizmlerin’ de, tartışmaya açık olmuşlardır.

Aksi taktirde, tartışmaya kapalı sonuçlar çıkarmaya kalkışsalardı,dünya görüşlerini başaşağı çevirmiş olurlardı.

Alevilik-Bektaşilik felsefesin’de çevirimin ikinci yarısını,yani HAK’tan en uzak nokta olarak beliren,doğal element/saf cevher’den çıkıp,yabancılaşma sürecinden uzaklaşacak,her adımda tanrıya daha çok yaklaşacak,daha çok tanrının kendisi olacak biçimde dönüşümler geçirerek,kutsal kökenle(Nur) buluşmayı amaçlayan,yükselen eğrinin hareketini oluşturur.

Varoluş çemberinin yükselen eğrisi,bütünüyle Materyalizm zemininde,maddeci düşünce temeli üzerinde yürür.İnanç’da Tanrısal öz’ün görünüşe çıkan bir yaratısı olarak görünmesine karşın,gerçekte orta çağ koşullarında, bu yaratıyla kutsanmak zorunda kalınan bir öncel yaratıcıdan başka birşey değildir.

Bunlar; Işık(Ateş),Hava,Su ve Topraktır. Bu bağlamda,idealizmden materyalizme kırılan,tanrının bilgisi,yönlendirmsi dışında ve kendi yasaları,kuralları içinde gelişim, değişim-dönüşümlerle adım, adım yabancılaşmadan uzaklaşan, bir sürecin başlangıcı olur.Yukarıda da belirtildiği gibi bu süreç,Aristoteles’in potansiyellik aktüellik tasarımının değişik bir anlatımıdır.

Varoluş çemberinin yükselen eğrisinin dönüşümleri,giderek soyuttan somuta doğru evrilir.Her şeyin dünya çevresinde döndüğü algısıyla beslenen ve bir çember yayını izleyen hareketin, soyutlanması olarak bilince çıkan zaman sürecinde, dokuz ruh,dokuz akla verilen bilgilerin görüntülerinin belirdiği tanrısal mekanlar olarak;Atlas,Burçlar,Zühal,Müşteri,Merih,Güneş,Züh re,Utarit ve Ay biçiminde somutlanır.

Burada bir parantez açarak, bu dokuz gök katını ve dört kapı öğretisinin temelini oluşturan,dört elemet’in/saf cevherin (ışık/ateş,hava,su ve toprak) oluşumunu sağlayan gök katlarını kısaca açıklayalım.

Dokuz gök katı şöyle açıklanmaktadır:

Atlas: Dokuzuncu ve en üst gök katı,Hakk’ın isim ve sıfatlarının ortaya çıkma ve belirme yeridir.
Burçlar: Dokuz kat gök sıralamsında,insan biçiminin göklere yansıması olarak algılanan,Zodyak’ın(2) oniki yayından her biri.Burç insanı biçiminde algılanan burçlar kuşağının her biri.
Zuhal: Satürn- (Dokuz gök katı sıralamasından)
Müşteri: Jüpiter-(Dokuz gök katı sıralamsından)
Merih: Merih- ( Dokuz gök katı sıralamasından)
Güneş: Güneş-(Dokuz gök katı sıralamsından)
Zühre: Venüs- (dokuz gök katı sıralamasından)
Utarit: Merkür gezegeni-(dokuz gök katı sıralamsından)
Ay: Dokuz gök katı sıralamasında yer alan,en alt gök katı. Parantezimizi kapatıp konumuza dönelim.

Bu dokuz gök katından,genelde evrende, özelde ortamda; nesnel süreci veya yaşamı önceleyen nitelikler olarak,sıcaklık,soğukluk, kuruluk, ıslaklık belirir.Bu dört öge ile dört niteliğin ilişkisinden (3) üç alem; yani cansızlar alemi,bitkiler alemi ve hayvanlar alemi ortaya çıkar.Hayvanlar alemi,çevirim(varoluş)de dokuzuncu ve son çevirim/oluşum kademesi olarak beliren,derece derece yükselerek, hakka ulaşan eksiksiz-olgun-yetkin insanı temsil eden,İnsan-ı Kamil aşaması ile son bulur.

Varoluş Çemberi: Alevi İnancında Semah ile sembolize edilir.

NUR/IŞIK: Pir makamı ile sembolize edilir.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 17.02.2019, 16:50   #9
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Görünür AlemAlem-i Şuhud: Doğal element/saf cevher

Tanrı; kendisini doğal element/saf cevhere,yani ateş,hava,su ve toprağa,koşutunda sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve ıslaklık’lığa taşımakla,bir bakıma varlığını da yadsımış olur.Potansiyelini kendi içinde taşıyan, bir önceki aşamadan,bir sonraki aşamaya geçen nesnel süreci yönlendirmek şöyle dursun,onun nasıl olduğunu bilmekten bile acizdir.Deyim yerindeyse Tanrı bir dünya-kainat cahilidir. Cahili olduğu bu dünyayı-kainatı tanımak bilmek,kendi cehaletine son vermek için;Tanrı,tanrısal özü en çok içeren,yani en çok tanrısal olan İnsan’a ihtiyaç duyar.

Genel’de insan,özelde kamil-bilge insan aracılığıyla,inanç’ta,geçici görünür gerçekler dünyası olarak kutsanan,gerçekte ise varlık ve olgu anlamında maddi özellikler gösteren ögelerden oluşan,bir nesnel süreçden başka bir şey olmayan bu dünyayı tanıma, bilme olanağına kavuşur.

Bu öğreti,tek tanrılı dinlerin yaradılış tasarımına karşı ,bir başkaldırı niteliğinde olan doğanın canının, ışık/nur biçiminde eyleme geçmesinden oluştuğudur.

Reya Hak/Alevi inancı,bu temel felsefik dayanağını dört kapı-kırk makam öğretisi ile formüle ederek inanca taşımıştır.

İnançdaki temel uygulama alanı ise ; eğitsel,kültürel,sosyal,huhuksal, inançsal-ibadet ve niyazın tüm uygulamalarının gerçekleştiği CEMtörenleridir.

Yukarıda açıkladığımız Varoluş Çemberinin, tümüyle sembolize edilerek,eğitsel alana ve yaşama uyarlandığı mekan olan,Cem törenleri vePir/ Mürşit makamı olarak belirmektedir.

Bunu, kısaca karşılaştırmalı olarak açıklayalım. Alevilerin; Cem törenlerin de, Cem’i kandiller-mumlar yakarak başlatmaları, Varoluşu-hayatı ışık/nur ile başlatmayı sembolize etmekten dolayıdır.Yine Alevilerin evlerinde veya Mabetlerinde kandiller,mumlar yakmaları da, bu kutsamaya dayanır.

Aleviler; Cem törenlerinin Semah bölümünde, varoluşu-yaradılışı sembolize ederken önce, Pir/Işık-(Nur) makamını oluşturmakla Cem’i başlatırlar.Bu makam, doğal element/saf cevheri temsil eder.Bu makamı temsil edecek olan Pir/Mürşit’in toplumu irşad edecek tüm özelliklere sahip olması gerekir.Onun bu özelliklere sahip olduğuna dair kanaatin tespiti ve onayı için; Cem’e katılan Taliplerden rızalık istenir.Bu rızalık alındıktan sonra,Pir’ebu makamda oturmak ve saf cevheri temsil hakkı verilmiş olur.

Pir makamı oluşturulduktan sonra, Cem de başlatılmış olur.Tıpkı ışığın oluşması ile Nebula’ların/Kainatın oluşmaya başlaması gibi.

Cem’de, Semahı yürüyen/dönen semahzenler, Pir makamı’na niyaz ederek, yüz sürerek hareketini başlatırlar.Tıpkı ışığın çıkış başlangıç noktasındaki çıkışı gibi ve dönme esnasında,Pir makamı önünden geçerken sırtını dönmezler.Yani bu noktaya geldiklerinde Pir ile yüz yüze gelecek şekilde ve bir niyaz edebiyle yürürler. Niyaz ,alevi inancının çok sade,samimi ve özlü bağlılığını ifade eder.

Reya Hak/Alevi-bektaşi inacına göre niyazın anlamı şöyle ifade edilir: Varlık/tanrı gizli bir hazineydi,bilinmek istedi ve insanların varoluş/yaradılış serüveni başladı.İnsan aşk ile, aşk için yaratıldı.Tanrısal nur insanın suretinde(yüzünde)bulunur.Yani insan yüzündeki görünüm ve ifadeyle bütün duygu vehis alemini yansıtır.Sevgiyi,aşk’ı,hüzünü,güzelliği,çirkinliği v.s.Bu nedenle Niyaz edilirken cemal cemal’e,yüz yüz’e bakacak şekilde durulur.

Cem’deki Pir makamına niyazda, insan’a karşı dönülerek,insan kıble edinilerek,aslında temel yaratıcıya niyaz edilir. İnsan’ı kıble yapmak, ona bağlanmak,onu onurlandırmak,şereflendirmek, aslında Tanrının kendini tanımasına,bilmesine katkıda bulunur. Bu vesile ile tanrının,insana gereksinmesi olduğu ve insanın kendindeki tanrısallığı keşfetmesi vurgulanmış olur.

DÖRT KAPI-KIRK MAKAM

Kadim insanlığın, bilgi ve kültürel mirasının Mezopotamya ayağında zuhur eden Reya Hak, Alevi-Bektaşi inancı’nın tüm değerlerini içeren, temel irşad kapısı olarak kurgulanan ve uygulanan dört kapı-kırk makam’ inanç felsefemizin tümünü içeren ana konusunu burada tüm ayrıntıları ile anlatmak mümkün değildir.Zaten böyle bir dergi yazısında teknik olarakda olanaklı değildir. Sadece bu konuyu esas alacak ,uzunca bir makale’de anlatılabilinir.

Ancak yukarıda anlatılanlar ile bağlantısı açısından, kısaca da olsa bazı açıklamalara ihtiyaç vardır.

Günümüz de Buyruk ve Makalat’ta geçen anlatımlara göre de,dört ulu kapı ve bu dört ulu kapıya bağlı kırk makam vardır.Bu kapılar; Şeriat,Tarikat,Marifet ve Hakikat kapıları olarak tanımlanmaktadır.

Dört kapının dördünün de, kendine özgü özellikleri, kuralları vardır.Dört kapının da kaynağı birdir ve doğadadır.Dört kapı,dört anasır’ı anlatır.Bunun son halkası insandır.Dört kapı dört aleme denk düşer.Her kapının on makamı vardır.

Yol ehliTalip,dört kapıya bağlı kırk makamdan geçerek,Hakka ulaşır.Bunu şöyle açıklayabiliriz;

Yol ehli; Şeriat gemisine biner,Tarikat denizine açılır,Marifet dalgıcı olur,Hakikat incisini bulur.Yani amaç şeriat gemisine binmek değil,hakikat incisini bulmaktır. Başka bir deyişle gerçeğe ulaşmak,gerçegi bulmak ve sır da saklı olanı çözmektir.

Hakikat incisi,Sır’ın keşfedildiği gerçektir.Yani HAK dır.Hak’ka varmak, Hakk ile Hakk olmak,en temel amaçtır.Bu aşama,insan-ı kamil derecesine varmak ile olur.

İnsan-ı Kamil’in, bir çerağ, kandil gibi durması,fitil gibi yanması,yağ gibi erimesi ve Nur gibi ışık vermesi gerekir.

Dört kapı;Hak yolunda yürüyen,tarikat yolcusunun, yani Talibin geçmek zorunda olduğu manevi aşamalardır. İrşat’ları-eğitimleri, bilgileri ve eğitim önderleri/Mürşitleri) olmayanlar dört kapıda dönektirler.Naci ile Naciye’den,yani Şit’in kavminden, damarından uzaktırlar.

Peki kimdir bu Naci ile Naciye? Bütün alevi, hakk ehli erenler, Pirler, Mürşitler ,taliplerini eğitip irşad ederken,Cem’lerde,muhabbetlerde bu hikayeyi anlatırlar. Çünkü bu hikayenin temelinde, Alevi Hak Ehli Erenlerin, diğerlerinden farklı olan yanı yatar.Alevi felsefesinin mantığını kavramak ve temel dayanaklarını doğru anlamak için,bu söylenceye dayalı hikayeyi bilmek şarttır.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 17.02.2019, 16:52   #10
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Yakın dönem Alevi felsefecisi ve Pir’lerinden Başköylü Hasan efendi,Allah ile kulların hikayesi adlı deyişin de Naci ve Naciye fırkasını, ‘Varlığın Doğuşu’(10)adlı eserinin 180-200 sayfalarında,(yaklaşık 20 sayfalık) deyişinde şöyle anlatıyor.

Bu uzunca deyişin kısa bir bölümünü aktaralım;

ALLAH ile KULLARIN HİKAYESİ

………………………………..

Düşmanca bir birini kırmağa başladılar

Buğz-u adavetle bir birini haşladılar.



Bunların başları Habil ile Kabil

Hakkın emrine oldular gobil.





Hakkın emrini tutan Naci’dir

Tutmayan simmi zehirden acıdır.



Aleviye zulüm ettirene kalmaz,

Menzili yoktur,murad almaz.



Yerleri cahi cehennemin kuyusu,

Hem ufağı ,hem büyüğü,hem ulusu.

………………………………………………..

Hakkın emri ikrar, iman yoludur,

Haliyle hal olmuş onun kuludur.



Hakkın emri emirdir,emir bozulmaz

Bozanlar Hak katına yazılmaz.



Bozan,bozmayan iki yoldur

Biri yolun sağı biri soldur.



İki yolun biri ham,biri hasdır,

Ham toprakta alınan kara taşdır.



Has emrini tutan Nacidir,

Emri tutmayan zehirden acıdır.





İt ,Şit,olamaz

Şit’ten it olamaz.



İt Havva anadan doğanlar,

Şit Naciye anadan doğanlar.



Bunlar birbirine edemez minnet,

Biri cehennemdir,birisi cennet.

………………………………………

Zarda kurulmuş,nurdur tepesi

Kendisi nurdur,yoktur anası.



Dünya Nurdur,isbadı dünyadır

Hak doğurmuştur,hakka anadır.



Hakkı haklayanlar Hak olur, (tanıyanlar)

Haklamayanlar ne Hak olur. (tanımayanlar)



Nurdan gelen fırka-i Nacidir,

Nardan gelen fırkai acıdır.



Yer gök yok iken,bu yol var idi

Cümlesi cümleye kardeş yar idi.



Işık verildi gün,ile aya,

Verilen ışıkla geldiler dünyaya.

………………………………………… şeklinde devam eden, yirmi sayfalık bu uzun şiirsel hikayede, tüm zamanların bir tahlili ve analizi yapılmıştır.



Naci ve Naciye hikayesine yüklenen anlatım oldukça uzundur.Bu başka bir yazı konusu olarak genişçe yazılmalıdır.

Çevirim teorisi ile varlığın doğuşu dile getirilmiştir.En büyük sır İnsan’da saklıdır.Geçmişde saklanmak zorunda kalınan bu Sır / Gerçeğin, günümüz koşullarının verdiği imkan ve ortam sayesinde,ilmin mantığı ile 4 kapı ve 40 makamın uzun dolambaçlı,karmaşık yollarına girmeden,üzerini sarıp sarmalamadan,yeni nesillere daha açık ve çıplak gerçekler olarak anlatmak mümkündür.

Bu inancın güncel kurumlarının, kendini yeniden gözden geçirerek,bu ihtiyaca uygun şekilde yeniden yapılandırması gereklidir.Bu çalışmalara yol ve erkan bilen, Leduni felsefesine vakıf olan bilge kadrolar ile, çok yoğun bir eğitim programı uygulayarak, gelecekte bu hizmetleri yürütecek kadroların yetiştirilmesi ile mümkündür.Yıllarca bu alanda pratik örgütsel çalışmaları yürütmüş biri olarak, belirtmek istiyorum ki , bu mevcut dernek ve federasyonların el yordamı ile yürüttüğü çalışmalardan, bu inancın ihtiyaçlarını yürütecek ve gelecekte temsil edebilecek kadrolar yetişemez.Bu öz eleştiri ve eleştiri ile gerçeğe Hü diyelim!

Açıklamalar/ Kaynakça:

Şehabettin Suhreverdi(1154-1191). A.Köylüce, “Alevi İnancında Temel Bilgiler”.sayfa 58. Fırat yayınları.2006 İstanbul.

Zodyak: (Fransızca zodiaque =latince; zodiacus= yunanca;dzodiakos,) Burçlar kuşağı demektir.

Sudur (Sudür) felsefesi: Meydana çıkma,oluşma-varoluş çevirimi/ varoluş-yaradılış çemberi.

Kavis: (Kavs/yay/eğri) Varoluş çevimine göre,varoluş çemberini oluşturan kavs-i nüzul(alçalan eğri) ve kavs-i uruc(yükselen eğri)dan her biri.

Kavs-i Nüzul/Alçalan Eğri: Varoluş teorisine göre,varoluş çemberinin ilk yarısını oluşturan,alem-i gayp’dan/ kutsal kökenden, alem-i şuhud’a (duygularla algılanabilir,bilgiyle ulaşılabilir varlıklar dünyası) inen varlığın,önce cansızlar,sonra bitkiler,en sonunda hayvanlar ve insanlar biçiminde görünür duruma gelirken, çizdiği düşünülen yarım daire.

Kavs-i Uruc/Yükselan Eğri: Varoluş çevrimine göre,varoluş çemberinin ikinci yarısını oluşturan,aslına dönmek isteyen,genelde doğanın,özelde insan’ın, alem-i şuhud’dan,alem-i gayb’a yükselirken çizdiği varsayılan,yükselen yarım daire/yay.

Varoluş:Eyleme geçen Tanrı/ ışık (nur) donunda fışkıran/taşan özün maddi yada manevi varlıklar durumunda var olması.
Varoluş Çemberi: Tanrıdan fışkıran,taşan özün/nur’un akl-ı evelden, alem-i şuhuda inerken çizdiği düşünülen,Kavs-i Nüzul ile alem-i şuhud’dan, çıktığı kaynağa(tanrıya) yani Işık/Nur’a yükselirken çizdiği düşünülen Kavs-i Uruc eğrilerinden oluşan daire.

Niyaz: Tarikat,yol Ulu’suna,büyüğüne yada tarikat’da yol’da bir makamı,temsil eden yere,şeye,kişiye ve bunlar aracılığıyla Kutsalına/tanrıya yalvarma yakarma ve bağlanma biçiminde uygulanan ibadetsel davranış.
Pir Sultan Özcan, “Varlığın Doğuşu” Anadolu Matbaa 1992.
Nebula:Faruk Yılmaz “Yıldızların Doğum Evleri” YouTube 15.4.2015
Reya Hak: Gerçeğin yolu.
Leduni ilmi:Batini, Gayb ve marifet ilmi

ZÂHİR: Duyu organlarımızla algılayabildiğimiz her şey. Gözümüzle gördüğümüz her şey, “zâhir” kelimesi kapsamına girer..

BATIN: Duyu organlarımız ile algılayamadığımız Zahiri şeyler. Esasen, “Bâtın”, tamamiyle “Zâhir” olanın ta kendisidir! Esasen, “Zâhir”, tamamiyle “Bâtın” olanın ta kendisidir!“Bâtın”, algılayabildiğin anda, “Zâhir” olur…“Zâhir”, algılayamadığın süreçte “Bâtın”dır. Yani değişen, “Zâhir” ve “Bâtın” değil; senin algılamandır!.


Konu Raya Haq tarafından (17.02.2019 Saat 16:54 ) değiştirilmiştir.
Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 18:44.


Powered by vBulletin® Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
Yazılan yazılar ve yayınlanan resimlerin tüm hakları yazan kişiye aittir. Site hakları Aleviweb.com adına saklıdır.

Yandex.Metrica