Go Back   Aleviweb.com - Alevi Alevilik ve Aleviler Forumu > Aleviler ve Alevilik > Alevilik Genel

Alevilik Genel Alevilik üzerine genel tartışmalar, eleştiriler, sorunlar

Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 19.05.2019, 13:50   #21
Yazar
Dede-baba
Forumla Bütünleşmiş
 
Dede-baba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 26.07.2008
Mesajlar: 1.093
Memleket: ERZİNCAN
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 53
İtibar Puanı: 346
Dede-baba sevilen bir üyeDede-baba sevilen bir üyeDede-baba sevilen bir üyeDede-baba sevilen bir üye

Ettiği Teşekkür: 217
824 Mesajına 1.406 Kere Teşekkür Edlidi


Standart



Diyap Ağa[/size]



Kurtuluş savaşı sırasında vatanın birliği ve kurtuluşu için mensup olduğu Ferhatuşağı aşireti ile birlikte işgale karşı koyan bir halk kahramanı olan Diyap Ağa 1852 yılında Çemişgezek’in Gözlüçayır Köyünde doğmuştur.

Diyap Ağa Sivas kongresi sırasında Atatürk ile ilişki kurmuş ve ona karşı eylemde bulunan Elazığ Valisi Ali Galip Bey’e karşı gelmiştir.
Birinci Büyük Millet Meclisi’nde Dersim mebusu olarak yer almış ve Atatürk’ün takdirlerini kazanmıştır.

Sakarya muharebesi sırasında Yunan ordusunun Ankara yakınlarına kadar gelmesi üzerine meclisin Kayseri'ye taşınması söz konusu olmuş; tartışmalar sırasında söz alan Diyap Ağa, "buraya savaşmaya mı yoksa kaçmaya mı geldik!" diyerek Milli Mücadeleye verdiği destek ile takdir toplamıştır.

3 Kasım 1922 tarihinde mecliste yapmış olduğu konuşma ;

Efendiler, kusura bakmayınız, ben ihtiyarım. Hepimiz biliyor ve söylüyoruz ki; dinimiz ve dianetimiz, aslımız, neslimiz hep birdir. Bizim içimizde ayrılık, gayrılık yoktur. İsmimiz de, dinimiz de Allahımız da birdir. Başka ne diyeyim. Hepinize söz yetiştirmeye ben takat getiremem. Hepimizin halimize göre söyleyeceğimiz sözlerimiz vardır.

Hele bu haller bir düzelsin de ondan sonra daha çok konuşuruz. Bendeniz ihtiyarım, kusura bakmayınız. Murahhaslarımız haklarımızı kurtarmaya Avrupa'ya gidiyorlar Allah yardımcıları olsun. Hamd olsun gidenler dinini diyanetini bilen adamlardır. Zaten hepimiz biriz ve kardeşiz.

Ama düşmanlar bizi birbirimize saldırtmak için tuzaklar yapıyorlar. Sen şöyle, ben böyleyim diye. Ne yaparlarsa nafile, biz hep kardeşiz. Birisinin beş, bir diğerinin on oğlu olur. Biri Hasan, biri Mehmet, biri Ahmet, bir Abdullah’tır. Fakat hepsi insandırlar. La İlahe İllallah, Muhammedün Resulullah… İşte bu… hepsi bu…”[/b]

Diyap Ağanın Tunceli İinin Çemişgezek kazasının Gözlüçayır Köyünde bulunan mezarı..


Dede-baba Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 19.05.2019, 13:51   #22
Yazar
Dede-baba
Forumla Bütünleşmiş
 
Dede-baba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 26.07.2008
Mesajlar: 1.093
Memleket: ERZİNCAN
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 53
İtibar Puanı: 346
Dede-baba sevilen bir üyeDede-baba sevilen bir üyeDede-baba sevilen bir üyeDede-baba sevilen bir üye

Ettiği Teşekkür: 217
824 Mesajına 1.406 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Dede'lerimizden Atatürk üzerine Deyişler

Hasan Efendi büyük bir yurtseverdi. Ulusal Kurtuluş savaşını desteklediğini ve Atatürk (Dersim olayında sitem etmekle birlikte) devrimlerini onayladığını pek çok şiirinde dile getirmiştir. Özelikle Ulusal Kurtuluş Mücadelesi hakkında pek çok şiiri vardır.

İbadet düşmana karşı cephe almaktır,
Düşmanı ülkeden sürüp atmaktır.
Mustafa Kemal düşmanı çıkardı ülkede,
Düşmandan bir eser kalmadı ülkede.


Atatürk kötümü etti, hey gidi yaramazlar,
Namusunu, vicdanını arayıp soramazlar.
Namazı arayan düşman elinde esir olur,
Olanca kazancını elinden çıkarıp fakir olur.



Haince nankörlük yapmayın Atatürk için,
Sizi düşman esaretinden kurtardı, düşünün.
Mustafa adına Atatürk giydirdiler,
Sırmalı kürkün hayırlı olsun dediler.



Mustafa Kemal gitti Hacı Bektaşa,
Malını has etti Cemal Kardaşa.
Cemal elini vurdu dalına,
Kuvvet verdi, ayağına koluna.


Alınan kuvvetle Rumları aldı, sattı
Sürdü Rumları denize kattı.
Türkiye´nin kızlarını, namusunu düşman aldı,
Düşman ordusuna ateş saldı.
Şimdi Nurcular Ataya lânet okuyorlar,
Yeniden halı, kilim örneği dokuyorlar.


Başköylü Hasan Efendi




Sen ufuktan güneş gibi doğdun
Bu vatanı sen kurtardın Büyük Atatürk
Yıldırım hızıyla düşmanı kovdun
Lâyıktır bu şan şeref sana Gazi Mustafa Atatürk

Meydan Savaşı'nda sen Başkumandan
Şahlandı damarımdaki asıl kan ve iman
''Zafer Türk'ün'' dedin yazıldı ferman
Düşmanı denize döktün Şanlı Atatürk

Sen Türk milletine olmuşsun önder
Sayende Cumhuriyet oldu payidar
Şinası Ata'ya vatan minnettar
Aydın gönüllerde nursun Atatürk

Uğurlu'yum der gönülden bağlıyım sana
Ne gam olup yolundan ayrılmayana
Sen zöhre yıldızısın inandım sana
Bin yılda bir doğarsın Şanlı Atatürk


Ahmet Uğurlu Dede...

Dede-baba Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 19.05.2019, 13:57   #23
Yazar
Dede-baba
Forumla Bütünleşmiş
 
Dede-baba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 26.07.2008
Mesajlar: 1.093
Memleket: ERZİNCAN
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 53
İtibar Puanı: 346
Dede-baba sevilen bir üyeDede-baba sevilen bir üyeDede-baba sevilen bir üyeDede-baba sevilen bir üye

Ettiği Teşekkür: 217
824 Mesajına 1.406 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

ATATÜRK VE ALEVİLİK AKADEMİK TEZ ÇALIŞMASI



Yunanlı Araştırmacı Christos Retoulas Atatürk döneminde oluşturulan laiklik konseptinin Osmanlı’daki Vahdet-i Vücud felsefesi üzerine kurulduğunu belirtiyor. Atatürk’ün ailesinin Mevlevi ve Alevi/Bektaşi kökeninden geldiğini savunuyor.




Yunanlı Araştırmacı Christos Retoulas Atatürk döneminde oluşturulan laiklik konseptinin Osmanlı'daki Vahdet-i Vücud felsefesi üzerine kurulduğunu belirtiyor. Atatürk'ün ailesinin Mevlevi ve Alevi/Bektaşi kökeninden geldiğini anlatan Retoulas, 'Mustafa Kemal tasavvufun piri, efendisiydi. Atatürk Melami'ydi' görüşünde...

Satır arası...
Yunanlı araştırmacı Christos Retoulas, uzun süredir Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye'nin İslam ve laiklik serüveni üzerine araştırmalar yapıyor. Ailesi mübadele sırasında İzmir Uzunada'dan Yunanistan'a göç eden Retoulas, Atatürk döneminde şekillenen Türkiye'nin laiklik konsepti üzerine çalışması ile Oxford Üniversitesi'nde doktorasını tamamladı. Ünlü tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın da doktora tezinde teşekkür edilen isimler arasında yer aldığı Dr. Christos Retoulas, Akşam muhabiri Şenay Yıldız'la Türkiye laikliği ve Osmanlı'daki İslam'ı konuştu. Retoulas'ın Vahdet-i Vücud felsefesinin Türkiye'deki laiklik üzerine etkisi üzerine etkisi ve Mustafa Kemal Atatürk'ün dinle olan ilişkisi hakkındaki görüşlerinin oldukça tartışılacağını düşünüyorum.

Yunanlı araştırmacı Christos Retoulas'ın Anadolu'daki İslam ve laiklik anlayışı üzerine AKŞAM'ın sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

- Osmanlı'daki İslam'ı nasıl tanımlıyorsunuz? Temelinde ne yatıyor?
Türk İslamiyet'inin temelinde Vahdet-i Vücud konsepti var. Araştırmalarım 18'inci yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı'nın baskın dini ideolojisinin Vahdet-i Vücud olduğunu gösteriyor. Osmanlılar bu tarihten sonra - özellikle Güneydoğu ve Karadeniz bölgelerinde- önce Suudi Arabistan'da gelişen Vahabilik, daha sonra da doğrudan doğruya Batı'yla karşı karşıya geldiler ve çok büyük değişimler görüldü. Bu yaklaşım, o zamandaki Hindu-Müslüman Hindistan'dan gelen Nakşibend” etkisi. İmam-ı Rabban”'nin görüşlerine dayanır.

OSMANLI'NIN TEMELİ

- Çalışmanız açısından bu görüşün ayırıcı özelliği nedir?
Bu görüş Vahdet-i Vücud'a değil, Vahdet-i Şuhud'a dayanır. Yani, Vahdet-i Vücud gibi 'Varlık birliği' değil; 'Şehadet birliği' esasına dayanır. Bu durum, toplumun bazı kesimleri ve o dönemki Osmanlı elitleri arasında bir çatışma meydana getirdi. Daha önceleri Vahdet-i Vücud esasına dayanan ve Rumeli-Anadolu'da asırlarca süren Ahrar” Nakşibend”lik yerine, Vahdet-i Şuhud'u esas alan 'Müceddidiyye' ve onun 'Halidiyye' diye bilinen kolu etkin olmaya başladı. Vahdet-i Şuhud güçlenip, Vahdet-i Vücud düşüncesi zayıflayınca, Hıristiyan Ortodokslar Osmanlı'ya karşı ayaklanmaya başladılar. Geç 18'inci ve erken 19'uncu yüzyıl ayaklanmaları tam bu döneme denk geliyor.

- Vahdet-i Vücud imparatorluğu bir arada tutan temel felsefe miydi?
Elbette, aynen öyle. Benim çalışmalarıma göre, Ortodoks Hıristiyanlık ve Vahdet-i Vücud felsefeleri Allah algısı, aşk, güç ve akıl, insan doğası, gibi meselelerde din felsefesi bakımından paralellikler, ortak anlayış gösteriyor. Bu nedenle, tarihte aynı kişinin hem Hıristiyan hem Müslüman olduğu sıra dışı örnekler görebilirsiniz. Mesela Güney Arnavutluk'ta hem Ortodoks Hıristiyan hem Bektaşi olan pek çok kişi vardır. Bu hiç bir zıtlık yaratmaz. 1930'larda İstanbul'da yaşayan Yunanlı bir Rum'un çok önemli bir Mevlevi olduğunu da ben araştırmalarım sırasında buldum.

- Atatürk zamanındaki laiklik konseptinin Batı laikliklerinden farkı neydi?

Batı ülkelerindeki laiklik, dinin devletten ayrılıp, kurumsallığının sona erdirilip, özelleştirilmesi anlamına geliyor. Ama Atatürk zamanında oluşturulan Türkiye laikliği modeline bakınca, yapısal değil ama kavramsal ayrım oldu. Bu çerçevede 'dünyevi işler' ve 'dini işler' olarak bir ayrım yapıldı. Tabii, bu kavramsal bir ayrım. Ama yapısal olarak bunu göremiyorsunuz. Çünkü din kamu hayatında kalmaya devam etti. Bunu en iyi göstergesi de Diyanet İşleri Başkanlığı.

- Ne kastediyorsunuz?
Diyanet, İslam'ın laiklik yoluyla yeniden kurulması, düzenlenmesinin işareti. Bu, din hem özel hem de kamu hayatında kalmaya devam ediyor demektir. Çünkü Diyanet yoluyla aynı zamanda cami hutbelerini de almaya devam ediyorsunuz. Yani, din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı ama din kamu yaşamında kalmaya devam etti. Kemalizm projesinde İslam'ı ulusal bir din haline getirme fikri vardı. Ama ne yapıldığına bakarsanız, bu Vahdet-i Vücud'u hayata geçirme projesiydi.


İSLAM VE KEMALİZM

- Atatürk, Osmanlı'daki Vahdet-i Vücud felsefesini mi canlandırmaya çalıştı laikleşme süreciyle beraber?
Evet, bu kesinlikle doğru. Kemalizm'in dini projesi Vahdet-i Vücud'du. Kemalizm laikliğine şekil veren, onun alt yapısı Vahdet-i Vücud'du. Ama aynı modeli dünyevilik konseptini ön plana çıkararak yaptı. Atatürk, o döneme göre ırkçılıkla asla ilgisi olmayan bir milliyetçilik anlayışıyla İslam'a ayrı bir yer verdi. Bu nedenle Avrupa'daki kanlı laikleşme sürecine kıyasla çok daha yumuşak bir laikliğe geçiş süreci yaşandı Türkiye'de.

- Bizde de karşı çıkan çok insan oldu gerçi...
Avrupa ile kıyaslayınca çok daha kansız bir süreç oldu Türkiye'de. Ayrıca, laikleşme sürecine karşı savaşanlar ya Batı aydınlanmasının etkisindeki aşırı liberaller, yani Batı'yı koşulsuz taklit edenler; ya da gerçek Osmanlı İslam'ı olmayan 18'inci yüzyıl İslam'ının takipçileriydi. Bu ikinci grup, aslında Vahdet-i Şuhud'un en sert anlayışının ve de İslam'ın sırf zahir ve tutucu anlayışının takipçileriydi.

- Ama Aleviler Diyanet'i Sünni İslam'ı temsil etmekle eleştiriyorlar...
Aslında bu hep böyle değildi. Atatürk zamanında Diyanet'in uygulamaları karşısında Alevilerin öyle bir şikayeti olmamış.

Atatürk'ün Alevi/Bektaşi olduğu doğru

- Atatürk'ün kendi dini anlayışıyla ilgili tespitleriniz neler? Dindar bir figür müydü?
Atatürk Vahdet-i Vücud tasavvufunun piri, efendisiydi. Bazı birincil Yunanlı kaynaklar Zübeyde Hanım'ın Selanik Mevlihanesi ile yakın bağları olduğuna kişisel tanıklık etmektedirler. Kendisinin anne tarafı Yunanistan'ın Sarıgöl bölgesindendir ve orası tümüyle Bektaşi etkisindedir. Atatürk'ün aslen Kocacık'lı olan baba tarafının Bektaşilik/Alevilik ve Mevlevilik'le dini bağlantıları vardır. Kendisi de çocukken Mevlevi ayinlerine katılmıştır.

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın 'Hak dili Kuran dili' adlı Sünni Vahdet-i Vücud tasavvufuna kılavuz olan tefsiri yazmasını bizzat yönetmiş ve düzeltmiştir. Atatürk 3 tasavvuf geleneğine önem vermekteydi: Bektaşi/Alevi, Mevlevi ve Melamilik.

- Bunların hangisi daha ön planda yer alıyor?
Atatürk'ün dini kişiliğini anlamanız için Mevleviliğin Şems kolunu ve üçüncü devre Melamiliğin kurucusu Seyyid Muhammed Nurül Arabi'yi bilmeniz gerekir. Mevleviliğin Veled ve Şems olmak üzere iki kolu vardır. Veled kolu daha Zahir, Sünni'dir. Şems kolu ise görünürde Mevlevi ama fikir ve uygulamada Bektaşi/Alevi'dir. 1860'lardan itibaren Mevlevilikte Şems kolu daha etkin olmuştur, özelikle Bektaşi ve Melami etkisinde kalan İttihat ve Terakki'de. Tarihçi Mim Kemal Öke'nin ortaya çıkardığı 18 Mayıs 1911 tarihinde Atatürk'ün Abdülkerim Paşa'ya Gelibolu'dan gönderdiği bir mektup var. Bu mektupta Atatürk kendisini 'Selanik Meydan dedesi, bu fakir Kemal' ve Abdülkerim Paşa'yı da 'Kutbül-aktap' (Tasavvufta en büyük veli anlamına geliyor) olarak adlandırmıştır. İstiklal Savaşı'nın başında yazılmış bir diğer telgrafta ise, Atatürk ile Osmanlı Sarayı arasında arabuluculuk yapan Abdülkerim Paşa'yla haberleşiyor. Burada, Abdülkerim Paşa Atatürk'ten 'Kutbül-aktap' diye bahsediyor.

MELAMİLİK YASAKLANMADI

- Peki bu ne anlama geliyor?
Abdülkerim Paşa Atatürk'ün tasavvuftaki mürşidi. Bunun kanıtı da Mim Kemal Öke'nin yayınladığı mektupta mevcut. Ama onun din anlayışı tam olarak bilinmiyordu. Türkiye'de yaptığım araştırmalarda Atatürk'ün Melami olduğunu öğrendim çok eski bir Osmanlı tarikatının lideriyle yaptığım görüşmeden. Sonuçta, yaptığım araştırmalarda onun Melami mürşidinin Abdülkerim Paşa olduğunu ortaya çıkardım. Bu çok önemli. O dönem Melamilik'in üçüncü, yani yeni Melamilik dönemiydi. Atatürk de Melami'ydi.

- Atatürk'ün Bektaşi/Alevi olduğu yönündeki görüşler de çürüyor mu bu durumda?
Hayır, doğru. Melamilik tarikatlar üstü bir tarikat. Melami olabilmeniz için gerçekten tasavvufun içinde ve başka bir tarikat içinde yüksek bir yerde olmanız gerekir. Atatürk 'Selanik Fakir Meydan Dedesi' deyince, Şems kolundan olduğunu yani batıni olarak Alevi/Bektaşi olduğunu ortaya koyuyor. Bakın, Cumhuriyet kurulurken kapanmayan tek tarikat, Melamilik'tir.

- Ne kastediyorsunuz?

Bu belgelerde de var. Atatürk'ün ölümünün ardından, 1943 yılında yasal bir makamdan Diyanet'e sorulan bir soru var bu konuda ve Diyanet'in yazılı yanıtı şöyle: 'Melamilik bir tarikat değil, bir sohbet tarikidir' (bir sohbet yolu). Çünkü Melamilik'te diğer tarikatlardaki gibi bir özel kıyafet, zikir ritüeli yok. Onlarda zikir konuşmadır ve en yüksek batıni Vahdet-i Vücud geleneği burada yaşatılır.

HEDEF NAKŞİLERDİ

- O zaman Atatürk'ün Cumhuriyeti kurarken tarikatlara karşı yaptığı mücadeleyi nasıl açıklıyorsunuz?
Aslında savaşmıyor, tam tersine Vahdet-i Vücut fikrini teşvik ediyordu. Mesela, o dönemde çocuklar için yazılan dini kitapların Abdulbaki Gölpınarlı tarafından kaleme alındığını görürsünüz. Kendisi Mevlevi şeyhidir. Diyanet'in resmi hutbelerinde laikleştirilmiş Vahdet-i Vücud felsefesini görüyorsunuz. O dönemki temel isyancılar Osmanlı geleneklerinden çıkan ve aslında fikir açısından yabancı olan Nakşilerdi. Dönemin parlamento tartışmalarına bakarsanız tekke ve zaviyeleri yasaklayan kanunun ilk taslağına göre Mevlevilik, Bektaşilik'e ait unvanlar yasak değil. 'Neden onları da yasaklamıyorsunuz?' ya da 'Nesiniz? Bektaşi mi?'şeklindeki tepkiler nedeniyle ikinci taslakta hepsi eklenmiştir. Ama asıl hedef Nakşilerdir. Zaten Nakşiler Atatürk'e tepki göstermiştir, Alevi/Bektaşiler değil.

Vahdet-i Vücud nedir?

'Vahdet-i Vücud', tek vücut, tek varlık anlamına gelmektedir. İslam tasavvuf felsefesine göre evren tek bir varlıktır. Bu tek varlık Tanrı'dır. Ezel” ve ebed” olan, yani sonsuzdan gelip sonsuza giden Tanrı zaman ve mekan (yer) var olmadan önce vardır, hep var olacaktır. Bu düşünceye göre evren Tanrı'nın yoklukta yansıyan görüntüsüdür ve bu çerçevede insan da Tanrı'nın görüntüsünden, Tanrı'dan bir parçadır.

Batılılaşma ve İslamcılık hep el ele gelişti

- Bugünkü Türkiye'deki laiklik ve din ilişkisini nasıl görüyorsunuz?
Ben bugünü araştırmadım. Endişem bugün Türkiye'de İslam'ın -Batı'ya eğilimli İslamcı cemaatler gibi- Katolik-Protestanlaştığı. Daha zahir, görev ve emre dayalı gibi görülüyor. Belki bu aşırı Batılılaşma ve küreselleşme ile de ilgili. İnsanlar giderek içine kapanıyor bireyselleşme ile ve daha çok tüketici haline geliyor. Bu tarz küreselleşmeye dayalı organizasyonlarda üretken akıl ve güç doktrinin temelinde yer aldığı için, temel yön güç ve para elde etmeye yönelik. Ruhani unsur daha geride kalıyor.

- Alevi/Bektaşi etkisinin pek hissedilmediğini görüyoruz ülkede. Bu dönüşüm nasıl gerçekleşti?
Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindeki Alevi/Bektaşi ve Sünni çatışmasına çözüm getiren laiklik anlayışının onlardaki ortak Vahdet-i Vücud anlayışı üzerine kurulduğunu ve Bağımsız Türkiye'de gerçekleştiğini anlamak çok önemli. Sembolleri, ritüelleri ve organizasyon yapıları gibi farklılıklara rağmen Sünni/Alevi birlikteliği özü itibariyla Osmanlı İslam'ının parçalarıydı. Atatürk ölünce, İnönü'yle beraber yine bir çeşit Cumhuriyetçi Tanzimat dönemi başladı ve aşırı derecede Batı etkisine girildi. Koşulsuz Batılılaşma ve İslamcılık Türkiye'de her zaman el ele gelişti. Mesela, Atatürk'ün takip ettiği Gökalp'ta Batılılaşma diye bir sözcük yoktur, modernleşme der. Cumhuriyet döneminde, Batılılaşma İnönü döneminin bir kavramıdır. Batılılaşma ile birlikte resmi Sünni İslam da yine politize oldu. Bugünkü sorun Sünni İslam'ın Vahdet-i Vücud'dan uzaklaşmasıdır.

Dede-baba Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 20.05.2019, 01:23   #24
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Saygideger Canlar.

Basligi acan sahsiyet BILGI KIRLILIGI, AHLAKSIZLIK, RIYAKARLIK VE DUZENIN DALKAVUKLUGUNU KESINTISIZ OLARAK DEVAM ETTIRMEKTEDIR...

BIR BASLIK ACAR, GERKEN CEVAPLARI TARIHI BELGE, CANLI SAHIT VE KAYNAKLARLA VERIYORUZ.
ONLARA VERECEK CEVABI OLMAYINCA, SAHTEKARLIGA BAS VURUP FARKLI BIR BASLIK ACARAK, ADOLF HITLERIN USTASI OLAN IRKCI, MILLIYETCI, GERICI VE KAFATASCI BOZKURT ATATURK`U AKLAMAYA CALISMASI DUSUNDURUCU!!!!!!!!!!!!!


DERSİM SOYKIRIMININ KRONOLOJİSİ
Seyfi Cengiz



1937-1938 OLAYLARININ KRONOLOJİSİ
1937-38 Dersim direnişi Kemalist devletin Dersim’i işgal ve dağıtma girişimine karşı bir savunma savaşı olarak patlak verdi.
Direnişe öngelen 1928, 29 ve 31 yıllarında Dersimliler’den birkaç kez silahlarını teslim etmeleri ve başta Alişer olmak üzere Dersim’e sığınmış Koçkiri savaşçılarını iade etmeleri istenir. Bu ısrarlı tehditler ve saldırı hazırlıkları karşısında 1932‘de Dersim’de bir kıpırdanma görülür. Karakollar ve nahiye merkezleri basılır.
25 Aralık 1935‘te Tunceli Kanunu çıkarılır. Bu kanunla birlikte Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirilir. Hemen sonra daha önce Birinci Genel Müfettişlik kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kurulur (6 Ocak 1936). Bu genel valiliğin başına Dersim Valisi ve Kumandanı sıfatıyla Abdullah Alpdoğan atanır. Elazığ’da İstiklal Mahkemesi adı verilen bir askeri mahkeme kurulur. Bu mahkeme özel olarak Dersim için teşkil edilir. Tunceli Kanunu’nun geçerlik alanı sadece Dördüncü Genel Valilik kapsamına giren illerle sınırlı kalmaz. Sivas, Malatya, Erzurum ve Gümüşhane illeri de bu kanunun geçerlik alanına dahil edilirler. Böylece Tunceli Kanunu merkezi Dersim olmak üzere Kızılbaşlarla yerleşik tüm sahayı kapsamına alır. Dersim, bu kanunla “Yasak Bölge“ ilan edilir. Ülkeye giriş çıkışlar özel izne tabi tutulur.
Alpdoğan, 1936‘da Dersim’in Amutka, Pulur, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzig ve Burnak gibi stratejik merkezlerinde askeri kışlalar ve karakollar inşaa ettirmeye başlar. Bu merkezlerden biri de eskiden Mazgirt’e bağlı olan Mamikan (Mameki) köyüdür. Bu köy adı Tunceli olarak değiştirilen Dersim’in yönetim merkezi olarak seçilir.
Demenan aşireti ile bazı Nazımiye aşiretleri kendi bölgelerinde yapımı başlatılan karakollara baskınlar düzenlemeye başlarlar. Çatışma böyle başlar (1936).
Seyit Rıza, askeri vali Alpdoğan’dan tekrar tekrar Tunceli Kanunu’nun iptalini (olağanüstü rejimin lağvını) ve Dersim’in ulusal haklarının tanınmasını talep eder. Alpdoğan’ın buna yanıtı işgalci orduları Dersim’e sürmek olur. Diyarbakır’dan kalkan uçaklar Dersim’e bomba yağdırır. Çatışmalar her tarafa yayılır. Kışın gelmesiyle zorunlu olarak kesilen çatışmalar 1937‘de tekrar başlar.
Kemalist devletin Dersim’e dönük bir stratejisi ve programı vardı. Amacı Dersim‘i kesin şekilde ilhak etmek ve insansızlaştırmaktı. Hazırlıklar çok yönlüydü ve Musul ve Hatay gibi sorunlar nedeniyle bir-iki kez ertelenmek zorunda kalınan Dersim harekatı ancak 1937 yılında başlayabildi.
Kemalist rejimin direnişe öngelen ve bir plana göre yürütülen bu hazırlık süreci gözardı edilirse Dersim direnişinin gerçek nedenleri anlaşılamaz.
İki yıla yayılan bu direnişi işgale öngelen hazırlık evresi dışta tutulursa Türk askeri harekatının evrimine bağlı olarak üç aşamaya ayırarak irdelemek gerekir.


İŞGAL SÜRECİ
Kahmut köprüsünün yakıldığı 20/22 Mart 1937‘den Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edildiği 15 Kasım 1937‘ye kadarki süredir. Bu süreç kendi içinde 20/22 Mart-19 Mayıs, 19 Mayıs-26/28 Ağustos, 26/28 Ağustos-5/15 Eylül ve 15 Ekim-15 Kasım şeklinde bölünebilir. Dersim aşiretleri direnme yanlıları, tarafsızlar ve devletle işbirliği yapanlar (milislik yapanlar) olmak üzere üçe bölünmüştür. Bava, Alişer ve Sahan suikastleri ile Seyit Rıza’nın idamı bu zaman dilimindeki dönemeçlerdir. Seyit Rıza’nın oğlu Bava’nın öldürülmesini (Mart sonudur) takiben yedi kadar aşiret kendi aralarında bir ittifak oluşturup topluca direniş kararı alırlar. Ama bu aşiretlerin sadece birkaçı (Bahtiyar, Yukarı Abbas, Demenan ve Haydaran) bu karara sonuna kadar bağlı kalır. Alınan karara göre her aşiret kendi bölgesini savunacaktır. Yusufanlılar’ın yeminlerini bozarak bu kararı uygulamayışları Türk ordusunun 19 Mayıs günü Kırmızı Dağ hattına dek ilerlemesine yolaçar. Bu ani ve beklenmedik durum direnişin kaderi üzerinde büyük rol oynar. Sivil halk kitlesel halde Kutu ve Kalan derelerine sığınır. Alişer’in öldürüldüğü 9 Temmuz’dan sonra asker hemen her dağın zirvesini ve her vadiyi işgal eder. Bu tarihten Sahan’ın öldürüldüğü 28 Ağustos’a kadar geçen sürede sığınaklarda sivil halktan binlerce kişi katledilir. 28 Ağustos günü Sahan’ın öldürülmesi (Bahtiyar direnişinin kırılması), 1937 direnişinin sonunu işaretler. Tarafsız aşiretler arasına çekilerek onları direnişe çağıran Seyit Rıza sonuç alamaz. Sonraki gelişmeler konusunda farklı versiyonlar mevcut. Ya teslim olmak ya da görüşmeler yapmak üzere gittiği Erzincan’da yakalanıp diğer tutukluların bulunduğu Elazığ‘a götürülür (5/15 Eylül). 15 Ekim-15 Kasım arası yargılamalar ve idamlar tarafından belirlenir.


SOYKIRIM SÜRECİ
11/12 Haziran 1938‘den 10 Ağustos 1938‘e kadardır. 1938 yılı olayları “yasak bölgeler“ olarak ilan edilen İç Dersim’in neredeyse tümü (Kutudere-Kırmızı Dağ-Sin ve Halvori kuzeyindeki Haçılı Dere hattından Mercan Dağları eteklerindeki Karacakale’ye kadarki bölge) ile Koçan aşiretlerinin bölgesini (Ali Boğazı ve çevresi) boşaltma girişiminin yapıldığı 11/12 Haziran’da başlar. Bu durum 1937 direnişine katılmamış olan adı geçen iki bölgede yerleşik Kör Abbas, Bal, Keçel ve Koçan gibi aşiretlerin çetin bir direnişine yolaçar. Bu direnişler özellikle 22 Haziran’dan itibaren toplu kırımlar yoluyla bastırılır. Bu peryodun (1938 yılının) en önemli olayı adını Dersim’in Laçin aşiretinden alan ünlü Laç Deresi’nde cereyan eder. Laç Deresi’ndeki çarpışmaların en şiddetlisi ise 19-24 Temmuz arasına rastlar.



SÜRGÜN SÜRECİ
10 Ağustos 1938‘den 31 Ağustos 1938‘e kadardır. Bu aralıkta boşaltılmış bulunan bölge halkı ile diğer bölgelerden ayıklanıp toplananlar Batı Anadolu’ya önceden saptanmış yerlere nakledilir.
İki yıla yayılan süreç içinde bazı anlar ayıklanabilir.
1937 yılının kırım zamanı özellikle Alişer’in öldürüldüğü 9 Temmuz ile Sahan’ın öldürüldüğü 28 Ağustos arasına rastlar. Bu aralıktaki en kanlı olaylar 17-18 Ağustos günlerinde Bahtiyar bölgesindeki çarpışmalarda yaşanır. Seyit Rıza’nın pek çok yakını da bu çarpışmada yaşamını yitirir.
1938 yılının kırım zamanı ise 22-28 Haziran arasında (boşaltılmak istenen Kalan bölgesinde Baltalı-kürekli muharebe), 19-24 Temmuz arasında (Laç Deresi’nde) ve 15 Ağustos’ta (Xeç baskını ve Xeç-Zımek toplu kırımı) yeralır.
Katliamın zirvesi 1938 yılının işaret ettiğimiz peryodlarıdır.
Ama 1937‘deki 17-18 Ağustos tarihi de kritik bir tarihtir.
Sonuç olarak, Dersim soykırımını anmak için bir tarih önermek gerekirse akla ilk gelenler 22-28 Haziran, 19-24 Temmuz ve 15 veya 17-18 Ağustos tarihleri olmaktadır.

1920’lerin sonları ve 30’lu yılların başlarına ilişkin raporlar, 1937-38 soykırımına öngelen dönemde Dersim’in işgalini tamamlamak ve ülkeyi insansızlaştırmak amacıyla TC devletinin yapmakta olduğu çok yönlü hazırlığın ayrıntılı bir resmini verirler. Dersim aşiretleri, herbirinin sayı ve silah gücü, karşılıklı ilişkileri ve çelişkileri konusunda ayrıntılı bilgilerin yeraldığı Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı kitabı da bu hazırlığın bir parçasıdır. Bu kitap kaynak olarak MAH Raporu ve Birinci Umumi Müfettişlik (1927/8-35) raporlarına dayanıyor.
MAH (Milli Amele Hizmeti), 1927’de kurulmuş Türk istihbarat teşkilatıdır. 1965 yılında adı MİT olarak değiştirilmiştir.
Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı kitabında dönemin İç İşleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Başbakanlığa verdiği 18. 11. 1931 tarihli raporunun Ek bölümü Lahika başlığı altında olduğu gibi verilmektedir. Bu Ek, daha o tarihte (1931), hazırlığı yapılan saldırının başarısını takiben Dersim’de kimlerin nerelere sürgün ve iskan edileceğine ilişkin olarak Başbakanlığa sunulmuş bir plandır.
Burada yaklaşık doksan aşiretten 347 önde gelen ailenin (3470 kişi) Batı’ya ve Trakya’ya sürgünü, bunlardan 72 ailenin Tekirdağ’a, 38 ailenin Edirne’ye, 56 ailenin Kırklareli’ne, 65 ailenin Balıkesir’e, 73 ailenin Manisa’ya ve 34 ailenin de İzmir’e iskanı öneriliyor. Nakliye masrafı ve güzargahı bile saptanmış (Bk. JUK’un Dersim kitabı, s. 83-121, 1932).
1938 katliamı Kemalist yönetim tarafından, başta Mustafa Kemal olmak üzere Türk devletinin kurucuları tarafından önceden planlanıp gerçekleştirildi.
Bu kırımın önceden planlanan bilinçli bir stratejinin sonucu olduğunun kanıtları 19. yüzyıl sonlarından beri hazırlanan Dersim Raporları’nda, Türk istihbarat teşkilatı MAH’ın ve askeri müfettişliklerin raporlarında, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın raporunda, Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı yayınında, Meclis konuşmaları ve dönemin Türk basınında yeralan haber ve yazılarda apaçık sergilenmektedirler.
Bu belgeler üzerinde çalışılarak hazırlanacak bir dosya ile Dersim soykırımının içyüzü uluslararası kamuoyuna kolaylıkla anlatılabilir. Belli başlı dillere çevrilmesi gerekecek olan bu dosyaya ek olarak Dersim’de herkesçe bilinen toplu mezarları tek tek görüntüleyen ve 37-38 kırımına tanık olan yaşlı kuşağın ve 38 sürgünlerinin öyküsünü kaydeden bir belgesel de düşünmek gerekecektir.
Olayın anlaşılmayacak bir tarafı yoktur.
Osmanlı ve Türk yönetimleri kendi otoritelerini zor kullanarak Dersim’e taşımak istemiş, hatta mümkünse Dersim’i haritadan büsbütün silmek istemiş, Dersim ise buna karşı direnmiştir.
İşte Devlet-Dersim çatışmasının kökeninde yatan budur
Merkezi otoritenin zora başvurması ve askeri seferleri doğal olarak kendisini savunmak zorunda kalan Dersimli’nin direnişiyle karşılaştı.
Bu şekilde başlayan Devlet-Dersim çatışması 1938 soykırımına dek devam etti.
Dersim davası işte bu süreçte gündeme oturdu ve yabancı bir gücün işgal ve imha girişimlerine karşı birbirini izleyen kendisini savunma amaçlı bir seri direniş içinde, özellikle 1916 veya 1918 yılı sonrasında giderek ulusçu ifadeler kazandı.
İşte benim Dersim direnişleri çağı dediğim bu evrededir ki Dersim kavramı Dersim-Kızılbaş halkının ve onun özgürlük sorununun ortak ve genel adına dönüştü.
Dersim, 1938’de bir soykırımla ve toplu sürgünlerle düşürüldü ve adı da daha 1936 yılından itibaren Tunceli olarak değiştirilip başında askeri sömürge valileri olan olağanüstü bir rejimle yönetilmeye başlandı. 1938 Eylül’üne gelindiğinde toplu direniş bastırılmış, bütün Dersim TC hükümeti tarafından 10 yıl için (1938-48) “Yasak Bölge“ ilan edilmiştir.
Bu 10 yıllık programa dördüncü harekat denebilir Bu zaman zarfında yoğun bir Türkleştirme programı uygulanır. Resmi ağızlar Dersim meselesinin bittiğini ilan ederse de dağlara sığınanların oluşturduğu gerilla birimlerinin (yerel dilde Qol) mücadelesi 1946 affına dek sürer.
1923-46, Doğu’nun kolonileştirilmesi, elkonan zenginliklerinin Batı’ya taşınarak 1950‘lerden itibarenki sınai gelişme için ilkel sermaye birikiminin sağlandığı dönemidir. Türk devletinin temelleri de bu aynı süreçte atıldı.
Tanzimat döneminde başlatılan ve 1930‘lu yıllarda sürdürülen Dersim Raporları serisinde TC devletinin Dersim’i sömürgeleştirme, Türkleştirme ve dağıtma politikası açıkça görülebilir.
Örneğin 1930‘ların başında hazırlanmış bir raporda (Büyük Erkanı Harp Reisi’nin Mütalaaları) Dersim’de “Yüksek idare memurlarına adeta koloni idarelerindeki selahiyet verilmeli“, “Dersim evvela koloni (sömürge) gibi nazarı itibara alınmalı“ (akt. Dersim, T.C. Dahiliye vekaleti Jandarma Umum Kumandanlığı, s. 218-19) şeklinde ifadelere rastlanmaktadır.
1923-46 arasında işgal ve siyasi ilhak, 1950 sonrasında ise ekonomik ilhak gerçekleştirildi. Böylece Dersim ve Kürdistan zor yoluyla TC yönetimi ve pazarına entegre edildiler.
Tunceli Kanunu, Genel Valilik, Yasak Bölge uygulamalarının 1948/49‘larda artık sona erdiği düşünülürse de, işgal (işgalin kendisi zor ve terördür) ve başka biçimler altında olağanüstü rejim biçimi halen devam etmektedir. Dersimli yaklaşık yetmiş yıldır şu ya da bu biçim altında askeri-faşizan olağanüstü rejimlerle yönetilmektedir.
Son olarak bir noktaya daha işaret etmeliyim.
Dersim’de karşı karşıya gelenler vahşi kapitalist ve sömürgeci bir uygarlık ile Morgan’ın deyişiyle Eski Toplum (Komünal Toplum)’du. Dersim’in yakın çevresi bir derebeylik rejimi ile kuşatılmıştı. Bu doğru. Ama iç kesimlerde, yani eski ve esas Dersim’de, asker, polis, yasa, mahkeme tanımayan, kısaca devlet nedir bilmeyen bir sosyal örgütlenme mevcuttu. Toplumun hücresi yerel dilde ezvete adı verilen Dersim gensiydi. Yönetim biçimi, değerleri, hukuku tamamen farklıydı. 1938’de bir soykırımla sona erdirilen cemi, cemaati, kendine özgü hukuku ile bu Dersim Komünü’ydü. Başka deyişle bir ilkel demokrasi ya da sosyalizmdi. Yıkılan Dersim gensi ve ona dayalı Dersim Komünü’nün incelenmesi önemli bir konudur. Şimdilik diyeceğim, sonraki Dersimli kuşakların kitlesel halde sosyalizme yönelişinde Türk Solu’ndan önce, kendileri farkında olmasalar bile içinden çıktıkları bu toplumun, önceki kuşaklar tarafından kendilerine aktarılan geleneğin önemli rol oynadığıdır.

1937-38 KATLİAMININ KRONOLOJİSİ

25 Aralık 1935
Tunceli Kanunu çıkarıldı ve Dersim adı Tunceli olarak değiştirildi.

6 Ocak 1936
Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu ve başına sömürge valisi yetkileriyle General Abdullah Alpdoğan atandı. Dersim’de stratejik merkezlerde kışla ve karakol inşaasına başlandı. Ardından gelen karakol baskınlarının nedeni işgal ve soykırım hazırlıklarını önlemekti.



1937 YILI OLAYLARI (İSMET İNÖNÜ'NÜN BAŞBAKANLIĞI DÖNEMİ

20/22 Mart 1937 (Kahmut Olayı)
1936‘da başlatılıp kış nedeniyle ara verilen kışla-karakol inşaası 1937 Mart’ında devam ettirilince, kesintiye uğrayan direniş de Karakol baskınları tarzında yeniden başladı. S. Rıza’nın köyü ve çevresi bombalandı. Türk askeri kaynakları ve Dersim’in hafızasının kaydettiği 1937 yılının ilk olayı 20-21 veya 21-22 Mart 1937 gecesi saat 11‘de Pah-Kahmut bucaklarını bağlayan Harçik Suyu üzerindeki tahta köprünün Demenanlılar ve Haydaranlılar tarafından yakılması ve civardaki karakola baskındır. Naşit Uluğ’a göre Dersimli büyük eylemleri genellikle 22 Mart sabahı başlatır, çünkü bu tarih güneşe tapılan devirlerden kalma bir inanç gereği kutsaldır, ilkbaharın da başlangıcıdır. Onun sözünü ettiği Dersim takvimindeki Newe Marti olmalıdır.

26-27 Mart veya 26 Nisan 1937
Seyit Rıza’nın oğlu Bıra İbrahim (Bava), babası adına askeri harekatın durdurulmasını talep etmek üzere gittiği Hozat dönüşünde Kırğan köyü Deşt’te misafir olduğu evde uyurken öldürülür. M. Nuri, bu siyasi cinayeti Alpdoğan’ın adamı Binbaşı Şevket’in adamlarının örgütlediğini yazar.
Aşağıdaki mısralar bu cinayet üzerine yapılan bir Dersim ağıtından alınmadır:

Ax de Babo Babo

Kamo merdena to rê sa bo

Mı va, yanê Babaê mı sono Xozatê vêsae

Ma rê cêno pilina na Kırmanci

S. Rıza, misilleme olarak Kırğan aşiretinin merkezi Sin bucağını ve karakolunu basar. Ordu, Kırğan aşireti eşliğinde saldırıya geçer. Böylece S. Rıza ve aşireti ile Bahtiyar aşireti de başlamış bulunan çatışmalara katılırlar. Çatışmalar fiilen toplu bir direnişe dönüşür. Aşiretler arasında genel bir birlik kurulamaz. Sadece Yukarı Abbas, Bahtiyar, Ferhad, Karabal, Yusufan, Demenan ve Haydaranlar’dan oluşan toplam 7 kadar aşiret kendi aralarında direniş için ittifak kurup Halvori-Vank civarında yemin ederler ve topluca direnişe geçerler. Alpdoğan, aşiretler arasında birleşmeleri engellemek, direniş kararı alan S. Rıza liderliğindeki yedi aşireti tecrit etmek için çabalar. Bu amaçla söylentisi dolaşan boşaltma ve sürgün kararını yalanlamaya, saklı tutmaya özen gösterir. Ajanları dolayımıyla aşiretlerarası kavgaları körükler, direnişin önderlerini ortadan kaldırmak için çalışır. S. Rıza ile bir toprak meselesi yüzünden anşlaşmazlığı bulunan yeğeni Rehberi ve çetesini kendisiyle işbirliğine ikna edip kullanır. Rehber, verilen görevleri yerine getirdikten sonra onu da öldürtür.

Nisan 1937
Askeri birliklere baskınlar. Direniş sürüyor.

1-3 Mayıs
Mazgirt’e ve Mazgirt Köprüsü’ndeki birliklere saldırı. Sabiha Gökçe’nin de katıldığı 15 uçaklık bir filo Zel, Kırmızı Dağ, Yukarı Bor (Keçizeken) çevrelerini bombalar.

8 Mayıs
Genelkurmay, Dördüncü Genel Valiliğe 8 Mayıs’ta genel tenkili (Bor/Kırmızı Dağ-Sin-Karaoğlan hattına ulaşacak hücüm harekatını) başlatması emrini iletir.

19 Mayıs
Yukardaki emir üzerine 25. Alay Kırmızı Dağ zirvesini bir saldırıyla işgal eder, tespit edilen Nazımiye-Kırmızı Dağ-Sin-Karaoğlan hattına ulaşır. Bu saldırı için 19 Mayıs gününün seçilmiş olması dikkat çekmektedir. Bu saldırının başarısı Yusufanlılar‘ın ittifak yeminini bozup direnmeyişlerine, dahası orduya destek olmalarına bağlanmaktadır. Bu ani ilerleme savaş alanındaki sivil halkın Kalan ve Kutu derelerindeki sığınaklara yerleştirilmesine neden olur. Aşiretlerin çoğu tarafsız, bir bölümü devletten yanadır. Direnenler küçük bir azınlıktır. Üstelik ittifakçıların bir bölümü saf değişmiştir.

26 Mayıs
Bahtiyar köylerine ordu baskını ve bu bölgede önceden boşaltıldığı görülen Resikan, Gözerek, Varuşlar, Çökerek ve Çat köylerinin yakılması.

Mayıs Sonu ve Haziran Başı
Haydaran, Demenan ve Yusufanlılar’dan bazıları teslim olur.

18 Haziran
Başbakan İnönü Elazığ’a gelerek sürmekte olan harekatı görüşür.

22 Haziran
Ordu birlikleri Zel, Bokir, Sıncık, Aziz Abdal dağlarını işgal ederler. Dersimli her dağ zirvesi, her bir vadi için, kısacası ülkesinin her karış toprağı için çetin bir direniş sergilerse de işgal ordusunun 19 Mayıs’ta ulaştığı hattı daha da içerilere (kuzeye) taşımasını engelleyemez. Direnişçi köyler yakılır, sürülere elkonulur.

Haziran veya Temmuz
Asker Tujik Dağı’nı işgal eder. Bu dağın eteğindeki İksor Vadisi’nde sığınaklarda bulunan çoğu kadın ve çocuk sivil halktan binlerce kişiyi imhaeder. Mağaraların girişi betonla kapatılarak veya ağzında ateş yakıp içine boğucu duman verilerek binlerce sivil yokedilir. Bu sırada can havliyle dışarı fırlayanlar vurulur. Kısacası İksor vadisinde tam bir katliam olur.

9 Temmuz 1937
Dersim ulusal hareketinin S. Rıza’dan sonraki en önemli önderi Alişer, eşi Zarife’yle birlikte Rehber ve çetesi tarafından öldürülür. Sekiz-dokuz kişilik bu çeteye Hıde Pırço (Pırço’nun oğlu Hıdır) da katılır. Alişer ve eşinin kesik başları Elazığ’daki “Dersim Fatihi“ Abdullah Alpdoğan‘a yollanır.

17-18 Ağustos
Bahtiyar mıntıkasında (Tokmakbaba-Titenik-Sarıoğlan üçgeninde) çetin çarpışmalar. S. Rıza’nın ikinci eşi, büyük oğlu Şeyh Hasan, üç torunu ve bin kişilik kuvveti bu çarpışmada katledilirler. Bazı kaynaklar bu çatışmaların Koçan mıntıkasında yaşandığını söylerse de bu doğru görünmüyor.

28 Ağustos
Bu sıralarda direnişe S. Rıza ve Sahan önderlik etmekteydiler. S. Rıza Bahtiyarlılar arasında bulunuyordu. Direnişçi 6 aşiret reisinden yakalanmamış olan sadece bu ikiliydi ve Alpdoğan onların peşindeydi. 28 Ağustos günü direnişin önemli bir önderi olan Bahtiyarlı Sahan, General Alpdoğan tarafından satın alınan üvey kardeşi Pırço oğlu Hıdır tarafından uyurken öldürülür. Gövdesinden ayrılan başı Hozat’taki Türk kumandanına teslim edilir. Rehber’in çetesinden olan hain Hıdır, Hozat dönüşünde Sahan’ın kardeşi veya amcasıoğlu tarafından öldürülür.

Aşağıdaki mısralar Şahan üzerine olan Dersim ağıtından alınmadır.

Ule biye biye

Lemınê biye

Sahan Ağaê mı ke merdo, nêmerdo (şiyo, nêşiyo)

Şikiyo thılsımê Kırmanciye

Bu ağıt olayların seyrini doğru ifade etmektedir. Çünkü Bahtiyar direnişinin kırılması (ardından Bahtiyar kırımı yapılır) anlamına gelen Sahan’ın öldürülüşü, gerçekten de Dersim direnişinin sonu olur. Sağ kalan Bahtiyar direnişçileri S. Rıza’nın aşireti Yukarı Abbas kuvvetlerine katılırlar. Fakat Sahan öldürülünce yalnız kalan Seyit Rıza, direnişe çağırdığı tarafsız aşiretlerden bir şey çıkmayınca çok geçmeden yakalanır ya da bir versiyona göre teslim olur.

5-13/15 Eylül
S. Rıza Erzincan’a giderken veya gittiğinde yakalanır. Bir söylentiye göre yakalandığında komşu illere kaçmaya çalışıyordu. Bir diğerine göre kaçma girişimi yoktur. Kendi kararıyla Erzincan jandarmasına teslim olmuştur. Bir başka yoruma göre Erzincan valisi aracılığıyla görüşmeye çağrıldığı Erzincan’da beraberindekilerle birlikte tutuklanır. Bazı yaşlılara göre gittiği Pülümür yöresinde ihbar edilip yakalatılmış ya da bu ihbar üzerine gidip teslim olmuştur. Kaynaklarda Eylül’ün 5‘inde veya 10‘unda yakalandığı yazılıdır. Seyit Rıza’nın yakalandığı haberini 13-14-15 Eylül tarihli Tan, Kurun, Ulus gibi gazeteler vermektedir. Yakalanışına ilişkin ilk haber 13 Eylül tarihli gazetelerde çıkar. Türk basını ve yetkilileri ondan “Dersim’in en ileri ve son sergerdesi“ diye sözederler. Seyit Rıza’nın yakalanması üzerine Mustafa Kemal, İsmet İnönü, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay Abdullah Alpdoğan’a bu başarısı nedeniyle kutlama mesajları gönderir, bunu Alpdoğan’ın tarihi bir başarısı olarak tanımlarlar.

Ekim ayı ortaları
S. Rıza Erzincan’dan Elazığ’a götürülüp orda toplanmış bulunan diğer Dersimli esirlerle birlikte (toplam 58 kişi oldukları anlaşılıyor) askeri mahkemede Dersim’i isyana teşvikten ve bu isyana katılmaktan dolayı yargılanır.

15 Kasım
Ekim ayı ortasında başlayan sözde yargılama 15 Kasım’da biter. 14 kişi beraat eder. Seyit Rıza da dahil 7 kişi idama, 37 kişi ağır hapis cezalarına mahkum edilir. 15 Kasım’da Seyit Rıza (1860/62-1937) ve diğer altı kişi Elazığ Buğday Meydanı’nda şafakla birlikte infaz edilirler. Bu altı kişi, S. Rıza’nın oğlu Resik Hüseyin, Kamer Ağa’nın oğlu Yusufanlı Fındık, Şeyhan reisi Usê Seydi, Demenan reisi Cebrail veya oğlu, Kureşanlı Hasan ve Haydaranlı Kamer Ağa’dırlar. Seyit Rıza’yı bizzat götüren ve infazları izleyen İhsan Sabri Çağlayangil’in aktardığına göre Seyit Rıza’nın son sözleri şunlardı:

Ewladê Kerbelayme

Bêxetayme

Aybo, zulmo, cinayeto.

Kente girmeye cesaret edemeyen Mustafa Kemal, bu sırada Elazığ garında infazların bitmesini beklemektedir.

Bu idamlarala birlikte 1937 yılı direnişi sona erer.

Zamanın Başbakanı İsmet İnönü (İso Ker), Seyit Rıza ve beraberindekilerin idamı üzerine verdiği demeçte, “Dersim meselesini ortadan kaldırdık...Dersim müşkilesinden kurtulduk“ derken, Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi, “Tarihe Gömülen Dersim’e Dair“ başlıklı 18 Kasım 1937 tarihli yazısında, “Senelerden beri adına Dersim denilen mesele tarihin ummanına katılmış ve ebeddiyen ölmüştür“ demektedir.



1938 YILI OLAYLARI (CELAL BAYAR'IN BAŞBAKANLIĞI DÖNEMİ)

2 Ocak
Dördüncü Genel Valiliğin Munzur-Merho-Mercan dereleri arasındaki bölgeyi ve Kalan Deresi havzasını boşaltma kararı ve bu kararı uygulama girişimi. Bunun üzerine Ovacık’tan gelen yedi jandarma devletin o tarihe kadar gizli tutulan asıl amacını ve 1937 direnişine katılmamış olmakla yaptıkları vahim yanlışı yeni farkeden Kör Abbas, Keçel ve Bal aşiretlerinden direnişçiler tarafından Mansul Uşağı Köyü’nde öldürülürler. Ardından Mercan Karakolu basılır. Bu sırada iki asker daha öldürülür. 1938 Ocağının başında sıranın kendilerine geldiğini anlayan adı geçen bölge aşiretleri ittifak halinde direnme kararı alırlar. “Askeri içimize sokmayalım, silahlanalım, ittifak yapmazsak hepimizi tek tek kıracaklar“ diyerek direnişe geçerler. 1937‘deki Kahmut Köprüsü baskını nasıl kasıtlı olarak birinci askeri harekatın sebebi gibi gösterildiyse, Mansul Uşağı Olayı da bazı kaynaklar tarafından 1938‘deki İkinci harekatın nedeni gibi sunulmaya çalışıldı. Her iki olay da TC ordusu tarafından birer bahane gibi kullanıldılar. 1938‘deki ikinci harekat çevre illerden orduların aktarılması ve diğer hazırlıklar nedeniyle, daha da önemlisi dış dünyanın tepkisini çekmeyecek daha uygun bir fırsatın kollanması sebebiyle ancak 11-12 Haziran’da başlar.

11-12 Haziran
İkinci harekatın (1938 harekatı) başlangıcı. Her taraftan Dersim’e giren TC orduları Kalan-Merho-Mercan vadilerindeki halkı boşaltmayı amaçlar. Burası, Buyer Bava-Mahmunut Gediği-Birman Gediği-Keller Komu-Katır Tepe-Koçgölbaşı-Badikan-Karasakal noktaları arasındaki bölgedir. Yani Munzur-Mercan dağlarının hemen dibindeki İç Dersim’in en kuzey bölgesidir. Zel ve Kırmızı dağlar hattının kuzeyi de harekatın kapsamına alınır. Kısacası 38 harekatının asıl hedefi Asıl/Eski Dersim‘dir, Kalman Ocağı’dır. Böylece yerinden yurdundan edilmek istenen İç Dersimli bir ölüm dirim savaşına girişir.

19-22 Haziran
Boşaltılmak istenen diğer bölge Ali Boğazı ve çevresidir. 19-22 haziran günlerinde bu bölgede oturan Koçan grubu aşiretleri (Koç, Şam, Resik) de direnişe geçerler. 19 Haziran’da Amutka Karakolu kuşatılır ve çevredeki Türk birliklerine saldırılır. Çarpışmalar 22 Haziran’a dek sürer. 22 Haziran’da Koçan aşiretleri Ali Boğazı’na sığınmak zorunda kalırlar. Uçak filoları Ali Boğazı’na bomba yağdırır.
Ali Boğazı’ndaki çarpışmalarla ilişkili bir Dersim deyişinde şöyle denir:

Tornê Merwani koto zıdê ma

Hawt bedelo fetelino, az ve azê ma dıma

Ma ve Mervani ra jüvini kerdo Ali Boğaji

Bıraenê, pêrodê, ma pêrodime

Hefê huyê hawt bedeli bıcêrime

Bu deyişte Dersim hududu Kızılbaşlığın hududu olarak tarif edilir. Sivas ve Erzurum da Dersim’e dahil gösterilir. Dersim’in devletle kavgası kuşaktan kuşağa süren bir kavga olarak, Kerbala’nın devamı ve Yezit’le kavga gibi tarif edilmektedir.
Kureyşanlılar’ın Şeyhan kabilesi ile Yukarı Abbas aşireti Koçanlılar’ı desteklemek için direnişe geçerler. Böylece direniş doğusu ve batısıyla tüm Dersim’e yayılır.

24-30 Haziran
24 Haziran günü İç Dersim’deki Dolu Baba (Tujik) işgal edilir. Ordunun köylerini ateşe verip halkını boşaltmaya çalıştığı Kırgat, Boduk, Midrik, Mitgel, Hotar, Ariki, Tenkali, Meraş, Keçeler köyleri ve Hikü mezrasının silahsız sivil halkı balta ve küreğe sarılır. Baltalı kürekli bu muharebe 28 Haziran’da kanla bastırılır. 29 Haziran’da Karasakal zirvesi işgal edilir. Reşat Hallı’nın verdiği rakkama göre 11-12 Haziran’dan 29 Haziran’a kadar tam 60 köy boşaltılır ve yakılır. Köyler ve ormanlar ateşe verilir, hayvanları dahil halkın nesi varsa “ganimet“ (ganimet, düşmandan ele geçirilen mala denir) olarak gaspedilir, sivil halk ve direnişçiler kurşuna dizilmek veya batıya sürülmek üzere “esir“ (düşmanın ele geçirdiği insanlar) edilip belirli noktalarda toplanır.
Başbakan Celal Bayar, 29-30 Haziran 38‘de TBMM’de yaptığı konuşmada “ordularımız pek yakın zamanda...Dersim mıntıkasının sakinlerini tamamen kaldıracak ve bu meseleyi esasından kesecektir“ der.

Çukur ağıtından bir parça şöyledir:

Celal Bayar amo

Esmo ma rê meymano

Non sola ma neweno

Ma de xayın nia dano

Vano, zerrê mı terseno

Zalım az ma ra nêverdano

Kerdime top, berdime verê Kertê Mazgerdi

Ardi, verva ma ağır makiney qurmis kerdi

Temmuz
2 Temmuz‘da asker Ahpanos, İksor ve Tujik dağına hücum eder. Çetin bir muharebenin sonucunda Tujik zirvesi işgal edilir. Kaçış yolları kapatılıp bir uçak filosu eşliğinde tek çıkış yolu olarak kasıtlı şekilde açık bırakılan Kalan Deresi’nde kırım yapılır. Devletin “haydut“ diye sözettiği 3 direnişçi kendilerini uçurumdan atarlar. 14-16 Temmuz’da Kalan ve Demenan direnişçilerinin imhasına çalışılır. Mağaralar ayrı ayrı abluka edilir. Kalan Deresi ve Demenan mıntıkası kasıp kavrulur. Ardından İç Dersim’de 1938‘deki zorlu muharebelerin ağıtlara konu olan en ünlüsü, Laç Deresi (Dere Laçinu) muharebesi olur. Laç Vadisi’ndeki çarpışmaların en şiddetlisi 19-24 Temmuz günleri arasında yeralır. Dersim’in en namlı silahşörleri Laç’ta birlikte dövüşür ve yarım asırdan çoktur dilden dile dolaşan bir destan yaratırlar.

De, halo halo

Halê ma yamano

Ordiyê Tırki gurlağ amo

Dormê ma qapano

Pırode bıra, pırode

Na qewğa aşirun niya

Merebê Dêsımi (Kırmanciye) u zalımanê Tırkano

TC ordusunun hedefi direnişin son sığınağı olan Laç Deresi’ni ele geçirmekti. Üç dört koldan kuşatılan Laç Deresi inatla direnir. Sonunda direniş kırılırsa da sade halk arasında direnişçilerin intikamlarını fazlasıyla aldıkları inancı yaygındır: “Ma hefe xo quret, hefe tayine ki serra quret“.
Halk, direnişçilerin tüfeklerinin arkasında yiğitçe düştükleri için onur duymaktadır: Mordem uyo ke pe tıfonge hode bımıro!
Direniş kırıldıktan sonra vadinin tabanındaki mağaralar ve kayalıklar kuşatılır. Top ve makinalı ateşi ve tahrip kalıpları atılarak bu mağaralar içindekilerle birlikte imha edilir. Dışarı fırlayanlar vahşice öldürülür. Kimisi kendisini Munzur Suyu‘na atarak intihar eder. 19-24 Temmuz arasındaki çarpışmalarda Laç’ta 216 direnişçi katledilir. Kırık Mağara’da dinamitle imha edilmekten korkan ve R. Hallı’ya göre aralarında Demenan’ın en önemli kolbaşılarından Hese Gewe ile Demenan reisi Cebrail Ağa’nın oğlu Hüseyin’in de bulunduğu 42 direnişçi teslim olur.
Ardından 27-30 Temmuz günleri arasında Mameki ve Erzincan tugayları ile Haydaran bölgesine yönelinir. Vartinik, Göldağı, Zel Dağı, Hengırvan, Zağge, Aşağı Rabat, Kutu Deresi girişi, Kerenko, Karasakal ve Buyer Bava’yı kapsayan tüm bölge kuşatılır.

1-10 Ağustos
Kuşatılan Haydaran bölgesindeki tüm direnişçiler mağaralarda sıkıştırılır. 100‘den çok direnişçi öldürülür. 2-3 Ağustos’ta mağara ve kaya kovukları aranır. Çok sayıda direnişçi ve hayvan imha edilir. Hayvanlar ve eşyalar müsadere edilir. Direnişçi köyler yakılır.
Ardından sıra genel bir taramaya gelir.

10-31 Ağustos (“Üçüncü Askeri Harekat“)
Bu harekat toplama, toplu halde kurşuna dizme ve 1931‘de İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın raporunda planlanan Batıya toplu sürgünün hayata geçiriliş safhasıdır. Bu tarihler arasında Dersim’in her tarafında aynı anda başlatılan ve amacı “girilmemiş hiç bir yer bırakmamak“ olan genel bir operasyon yapılarak ‘yasak bölgeler‘in içinden ve dışından en az 5-7 bin kişinin (aşiret reisleri, kolbaşılar, seyitler ve aileleri) batı illerine nakli ve iskanı başlatılır. Dördüncü Genel Müfettişliğin önerisi ve içişleri Bakanı’nın onayı ile yerleşime yasaklanan, sürgün ve iskanı kararlaştırılan bölgeler iki adettir: 1-Kutudere-Kırmızıdağ-Haçılıdere hattından Mercan dağları eteğindeki Karacakale’ye kadarki bölge, 2-Ali Boğazı ve çevresi, yani Koçan bölgesi.
Bu sırada her yanda terör estirilir. 12 Ağustos’ta bir uçak filosu Ali Boğazı’nı bombalar. 13 Ağustos’ta Kırmızı Dağ çevresindeki çatışmalarda 300 direnişçi öldürülür. Aynı gün Ali Boğazı ve Tağar Deresi tabanındaki harekatta komlar yakılır, hayvan sürüleri gaspedilir. 14 Ağustos’ta 83 Demenanlı ve Haydaranlı direnişçi öldürülür. 15 Ağustos’ta Laç Deresi tabanında yeni bir tarama yapılarak 281 Demenanlı ve Haydaranlı öldürülür. Batıya nakledilmek üzere toplanan Yusufanlılar’ın 149‘u imha edilir. 15 Ağustos’ta Zımeq ve çevresinde çok sayıda direnişçi (“asi“) imha edilip köyleri yakılır. Batıya sürülmek üzere insan avına çıkan 41. Tümen Deşt yöresindeki köylerde direnişle karşılaşır. Direndikleri ve direnişçilere yataklık ettikleri gerekçesiyle Zımek/Zımbık, Xeç, Kirnik ve Bornak köylerinden 395 kişi öldürülür. Şıxmamed aşiretinin merkezi Hiç (Xeçe) köyüne bir gece baskını yapılarak top-mitralyöz ateşi ve süngüyle toplu kırım yapılır. Hiç ve Zımek toplu kırımı işte bu sırada, 15 Ağustos günü yapılmıştır. Yine 15 Ağustos günü Çukur ve Pah civarındaki taramada çok sayıda Haydaranlı imha edilir. 31 Ağustos’ta yeni bir tarama hareketiyle esir edilmiş olan binlerce kişi kafileler halinde Batıda saptanan yerlere sevkedilirler. Hozat’a getirilen Karaca seyitleri ve halkı makinalı tüfeklerle katledilir. Sanırım Sarı Saltıklı Seyit Seyfi Dede de bu olayda öldürülür. Böylece 31 Ağustos’ta askeri harekat tamamlanır.

(Kaynak: SEYFİ CENGİZ, DERSİM VE ZAZA TARİHİ - SÖZLÜ GELENEK VE TARİHSEL GERÇEK, V. BÖLÜM)

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]


Konu Raya Haq tarafından (20.05.2019 Saat 01:26 ) değiştirilmiştir.
Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 20.05.2019, 01:36   #25
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Atatürk Sabiha Gökçen'i Dersim'e Uğurluyor
Eskişehir'den gelen subay arkadaşlar Atatürk'ü karşılarında gö_rünce çok sevinmişlerdi. Bu büyük insanın kendilerini uğurlamağa gelişi moralle_rini de yükseltmişti. Paşa hepsinin ayrı ayrı ellerini sıkarak teker teker konuştu.


Sabiha Gökçen (1913-2001) hayatını Atatürk'ün izinde bir ömür böyle geçti kitabında anlatıyor. Gökçen'in anlatılarından Oktay Verel'in kaleme aldığı kitap Atatürk'ün doğumunun 100. yılında, 1981'de Türk Hava Kurumu'nca yayınlandı.

Gökçen'in kitabın 103-109 sayfalarında Mustafa Kemal'in kendisini Dersim'e nasıl yolcu edişini ve Dersim'i anlattığı bölümleri aynen yayımlıyoruz.

Yüzünde bir ışık yanıp söndü:

"Peki.." dedi. "Madem ki bu kadar istiyorsun ben sana izin veriyorum.. Ama Sayın Mareşal Çakmak'a da bir kere sormamız lâzım.. Bu bir askerî harekattır. Eğer o da müsaade ederse gidersin.. Yalnız şunu unutma, sen bir kızsın. Alacağın görev oldukça çetin. Aldatılmış bir eşkıya çetesi ile karşı karşıya kalacaksın. Onların da ellerinde bir takım silâhlar var. Uçağın arıza yapacak olursa mecburi inişe geçecek ve sonunda onlara teslim olacaksın. Bunun ne demek olduğunu başına gelmedikçe bilemezsin.. Bu taktirde ne yapacağını düşündün mü?"

Ona şu yanıtı verdim:

"Hakkınız var.. Nihayet altımızdaki bir uçak. Her an arıza yapabilir. Düşebilir, çakılabilir.. Şayet böyle bir şanssızlık olursa, hiç merak etmeyin, ben kendimi onlara canlı olarak teslim etmem.."

Sözlerim Atatürk'ü çok mütehassıs etmişti:

"O halde ben sana kendi kullandığım tabancayı vereyim Gökçen.." dedi. "Çünkü sen onunla daha iyi nişan alabiliyorsun!"

Ve daima yanında taşıdığı, İstanbul'da Florya deniz köşkünde şakağıma dayattığı Simitvatson'u uzatarak şunları söyledi:

"Bu kez içi doludur dikkatli ol.. Umarım kötü bir durumla karşılaşmazsın. Fakat herhangi bir zamanda senin şeref ve haysiyetine dokunacak bir olayla, bir durumla karşılaştığında hiç tereddüt etmeden bu silâhı ya karşındakine karşı, ya da kendi beynine boşaltmaktan asla çekinme!"

Tabancayı aldım; önce Atatürk'ün elini sonra da silâhı öptüm: "Paşam." dedim; "bu sözlerinizi ömür boyu unutmayacağım ve sözünüzü mutlaka tutacağım!."

Burada, yeri gelmişken, kısaca tabanca konusuna değineceğim. Atatürk'le zaman zaman atış talimleri yapıyorduk köşkte iken. Kendisi bana da bir simitvetson armağan etmişti. Atış sırasında birlikte nişan almamızı isterdi. Ne yazık ki ben bu konuda pek becerikli olamıyor, isabet kaydedemiyordum.

Bir gün kendi tabancasını uzatarak: "Al bir de şununla yap atışını bakalım Gökçen..» dedi. Onun tabancası ile isabetli atışlar yaptım ve her seferinde de hedefi vurdum. Bunu görünce : "Senin tabancanın namlusu kısa olduğu için iyi atışlar yapamıyorsun. Oysa benim tabancamla her seferinde hedefe girdin.."

İşte Dersim harekâtından önce tabancasını bana vermesi bu olaydan ileri geliyordu. Bilindiği gibi harekâta ertesi sabah gidilecekti. Atatürk Dersim'e gidebilmem için Sayın Fevzi Çakmak'la temas ederek yazılı bir izin belgesi almıştı. O zamanlar uçaklar örneğin Eskişehir'den Elazığ'a gidebilmek için iki defa benzin ikmali yapıyorlardı.

İlk ikmal Ankara, ikincisi ise Kayseri oluyordu. Bu nedenle ben o gece Eskişehir'e dönmedim. Onlara Ankara'dan katılacaktım. Durum Komutana bildirildi. 0 gece sofrada Dersim harekâtı ve aldatılmış kişilerle ilgili bâzı konular üzerinde durulduktan sonra Atatürk arkadaşlarına:

"İşte yine Türk kızına görev düştü.." dedi. "Bizim Gökçen uçağı ile Dersim harekâtına katılacak yarın sabah.. O artık bir genç kız değil, bir genç askerdir.. Arkadaşlarından geri kalmayacağından, görevini bihakkin yerine getireceğinden ben nasıl eminsem, sizler de emin olmalısınız.. Bunun ne derece tehlikeli bir şey olduğunu biliyor. Ama göreve gönderilmediği taktirde böyle bir ayırımın Onun en çok sevdiği meslek olan havacılık mesleğinden kopmasına neden olabileceği düşüncesindeyim.. Yetiştiği ocakta bu gibi hallerde göreve koşması öğretildi kendisine. O halde? O halde şafakla beraber Dersim harekatına katılacak.. Haydi şimdi sen git yat, bir güzel uyku çek.. Sabah er_kenden kalkacaksın.."

İzin isteyip odama çıktım. Işığı söndürüp yatağıma yattım. Ellerimi başımın arkasına kenetleyip düşünmeğe başladım. Tavanda savaş alanları görür gibi olu_yordum.

Bu İsyan hareketinin nedenleri, aldatılan zavallı insanların çıkar için kur_ban edilmeleri bir bir gözlerimin önünden bir sinema şeriti hassasiyeti ile geçiyor_du.. Bu ne kadar sürdü bilemiyorum. Dalmışım.

Gözlerimi açtığımda Atatürk'ü başucumda buldum. O hiç yatmamıştı: "Haydi çocuğum, vakit geldi!." dedi.

Kısa sürede hazırlanarak hareket ettik. Atatürk te benimle birlikte geliyordu havaalanına. Hemşireleri de bizimle beraberdi. Hemen hemen hiç konuşmadık de_sem yeridir. Paşa biraz heyecanlı, biraz da endişeli gibiydi.. Hayır, yanlış söylüyo_rum; endişeli değil üzüntülü idi.. Belki de bu işin sonunda benim dönmeme ihtima_limi düşünüyordu.

Eskişehir'den gelen subay arkadaşlar Atatürk'ü karşılarında gö_rünce çok sevinmişlerdi. Bu büyük insanın kendilerini uğurlamağa gelişi moralle_rini de yükseltmişti. Paşa hepsinin ayrı ayrı ellerini sıkarak teker teker konuştu. Gönüllerini aldı. Küçük savaş anıları anlattı. "Bakın.." dedi. "Gökçen de sizinle be_raber gidiyor.. Bunun anlamı Dersim harekâtına kadınlı erkekli hepimiz katılıyoruz.."

Bizler de Ata'nın ellerini öperek uçaklarımıza bindik ve mutlu bir şekilde An_kara'dan havalandık.. Atatürk uçaklar tamamen gözden kayboluncaya kadar alanda kalarak bizleri izledi..

1 Mayıs 1937 günü Elazığ Vertetik alanına indik. Karargâhımız orası idi. Hare_kâtı Diyarbakır alay komutanı Feyzi Uçaner idare ediyordu. Bizim bölüğümüz takviye için istenmişti. Gelen bölükte benim de bulunduğumu öğrenen o tarihte ordu müfet_tişi olarak orada bulunan Abdullah paşa ile eşi beni karşılamağa gelmişlerdi..

Harekâta katılan tek genç kız bendim. Üstelik te bunu bir havacı olarak ya_pıyordum. Bu nedenle paşalar beni kendi evlerinde konuk ettiler. Arkadaşlarım ise özel hazırlanmış lojmanlara alındılar. Bu lojmanlar ve çadırlar havaalanının hemen yanında bulunuyordu. O gece geç saatlere kadar Dersim'deki olaylar üzerinde du_ruldu.

Üst rütbeli subayların hepsi aynı kanıda idiler: "Bu ayaklanmayı çok küçük bir zümre kendi çıkarları için yapmışlardı.. Ulusumuzu bölmek, bu arada henüz yeni yeni kendine gelmekte olan genç Türkiye'yi yeniden büyük bir tehlikenin içine ata_rak parçalamanın yollarını aramak, yabancı devletlerle işbirliği yaparak kendi men_fur ve bedbaht emellerine erişmek!."

Buna hiç kimse bigâne kalamazdı kuşkusuz.

Ulusal Kurtuluş Savaşı gibi bir tarih destanı yazan, bu uğurda hiçbir özveriden çe_kinmeyen, kendi topraklarının sınırını kam ile çizen bir ulusu bölmeye, Onu yeniden bir serüvene sürüklemeye hiçbir güç yetmiyecekti.. Biz havacılar olarak meseleyi kökünden kazıyacağımıza inanıyor, bunu arkadaşlarımıza söylüyorduk.

Karacı'ların da yüzlerinde, gözlerinde ayni inanç, ayni iman pırıl pırıl yaşıyordu.. Onlar daha düne kadar topsuz, tüfeksiz, aç, susuz düşmanla boğaz boğaza savaşmışlar, bir Bü_yük Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuşlardı. Şehitlerimizin kanı hâlâ topraklarımızın üs_tünde bir buhurdan gibi tütüyor, bize ne yapmamız gerektiğini hatırlatıyordu..

İnsan bir yandan da üzülüyordu elbet.. Biz, tek bir vücut olarak, Türk'üm diyen bir yüce birlik olarak savaşmamış mıydık düşmanla? Peki şimdi neden oluyordu bu ayaklanmalar? Niçin Dersim'de aldatılmış zavallı bir gurup silâhlanarak anlamsız bir takım hareketlere tevessül ediyordu? Gerçekten de çıkar düşüncesi dışında bu soruya anlamlı bir yanıt verebilmeğe olanak yoktu.

Su uyur düşman uyumaz derlerdi ya, doğru bir sözdü bu.. Düşman içerde ve dışarda uyumuyordu. Atatürk ayaklanmanın kesin olarak ve en kısa zamanda bastırılmasını, müsebbiplerinin de en ağır bir şekilde cezalandırılmalarını emretmişti.. Onun ülkeyi ve ulusu bölenlere, kendi çıkarları için Türkiye'nin huzurunu kaçıranlara karşı asla müsamahası yoktu..

Savaş meydanlarından gelmişti Mustafa Kemal.. Yedi düvele karşı savaşarak, kan ve barutların arasından, şehit çocuklarımızın karatopraklar üzerinde gözlerini kendi elleriyle kapayarak, ağızları köpük köpük olmuş çatlayan atların sırtından inip şahlanan atların sırtına binerek bugünlere gelmişti.. Hayır! Türkiye, Türk ulusu yeniden böyle bir kan deryasına atılmayacaktı. Buna başta Atatürk olmak üzere hiç kimse müsaade edemezdi. Etmedi de..

Oralarda sabah erken oluyordu.. Alacakaranlıkta uyanıp giyindim. Atatürk'ün verdiği silâhı bir kez daha öpüp başıma koyduktan sonra belime taktım. O soğuk silâh bana bir garip sıcaklık veriyordu. Onun silâhı ile katılıyordum harekâta.. Bunun çok başka bir anlamı vardı benim için. Moralim erkek arkadaşlarım kadar yüksekti..

Meydana vardığımda arkadaşlarımı da hazır buldum. Hepsinin yüzü cesaret güneşi ile aydınlanmış gibiydi. Alay Komutanı bizi toplayarak o günkü ödevlerimizi harita üzerinde en ince ayrıntısına varıncaya kadar izah etti. Hepimiz bütün dikkatimizi onun sözlerine vermiştik. Komutanın konuşması bitince, bizler de yapacağımız gö_revi kendisine tekrarladık. Bakışlarından kendisini cankulağı ile dinlediğimiz İçin memnun olduğu belli oluyordu.

Son sözü şu oldu:

"Bugün sizi genç Cumhuriyetimizin en şerefli vazifelerinden biri bekliyor.. Bu Cumhuriyete ve Türk ulusuna, onun mutluluğuna, aydınlığına kastedenlerle çarpışacaksınız. Bunun idraki içinde olduğunuzu memnuniyetle ve gururla görüyorum.. Gerektiğinde seve seve ve gözkırpmadan şehit olabileceğinize de inanıyorum. Atatürk buradan beklediği iyi haberlerin geleceğinden emin olduğu içindir ki Ankara'da müsterihtir.. Şunu da hemen ifade etmeliyim ki, büüyük kurtarıcımız ve başkomutanımız, bu harekâtın bastırılması sırasında sizin yanıbaşımızda, yüreğinizde ve damarlarımızdaki kanda yaşayacaktır.. Hepinize başarılar dilerim. Silâhlarınızı yanınıza aldınız mı?"


Konu Raya Haq tarafından (20.05.2019 Saat 01:38 ) değiştirilmiştir.
Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 20.05.2019, 01:38   #26
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Hep birlikte başarı dileklerine "sağol!" dedikten sonra, sorusuna ellerimizi silâhlarımıza götürmek suretiyle yanıt verdik. O gün bana verilen görev oldukça önemli bir keşif idi. Ayaklananların bulundukları yerleri, arazi durumunu en kısa süre içinde saptayarak geri dönecektim. İki saat kadar uçtuktan sonra meydanımıza dönerek komutanımıza gerekli raporu verdik. Yapılan görev sıhhatli idi..

Komutan hayatından memnun bir şekilde gülümseyerek : "Gökçen, seni kutlarım!" dedi. "Tam bir Atatürk kızı gibi görev yaptın. Getirdiğin bilgiler bize ışık tutacak nitelikte.. Şimdi git biraz istirahat et.. Daha yapacak çok işimiz var.. Anlaşılan bu adamlar dağlık bölgelere iyice yerleşmişler.. Kendilerine göre sözümona bir gerillâ savaşı vermeğe niyetleniyorlar. Sabah erkenden tekrar uçacaksın.. Bunun kaç gün süreceğini kestirmeme imkân yok.. Ama görevimizi tam olarak bitirmeden, şerefle yerine getirmeden buradan ayrılmayacağız.."

Hazırlanan plâna göre ben bir gün rasıt bir gün pilot olarak uçuyordum. Günler bu şekilde geçip gidiyordu. Ayaklananlar pabucun çok pahalı olduğunu yavaş yavaş anlıyorlardı. Oldukça kapalı bir havada tekrar göreve çıktım.. O gün pilot olarak görev almıştım. Bu gibi havalarda uçmak oldukça tehlikeliydi.

Hatta çoğu zaman uçakların motorlarını öğretmenlerimiz çalıştırtmazlardı bile.. Ancak bu bir eğitim uçuşu olmadığından, her koşul altında görev yapmağa çalışmamız gerekiyordu... Dediğim gibi kapalı ve oldukça sert bir havada uçağımızın tekerleklerini yerden kestik. Muayyen bir yere kadar gittikten sonra herbirimize verilen bölgeyi tarayarak görevi yerine getirecektik.

Ben bana verilen bölge üzerinde uçtum. Rasıtım da kendisine düşen görevi yaptı. İkimiz de emirleri yerine getirdiğimiz için memnunduk. Memnunduk ama, hava giderek daha da bozuyordu. Bulutların içinde kalmıştık birden.. Olduğumuz yerde durmadan ispiral yapıp duruyorduk. Buna ne kadar süre devam edebilirdik?

Bir ara rasıtım sigara paketine birşeyler yazarak bana uzattı. Şunları yazmıştı: "Eğer hava böyle gidecek olursa paraşütle atlamak için hazırlanalım!"

Belki bunu yazmakta hakkı vardı ama, bulunduğumuz yer tam ayaklanmaların yoğun olduğu bölge idi. Atladığımız anda bizi yakalayıp olduğumuz yerde öldürmeleri işten bile değildi.

Atatürk'ün sözleri hâlâ kulaklarımda çınlıyordu : "Sana kendi silâhımı vereceğim Gökçen.. Çünkü sen onunla daha iyi nişan alabiliyorsun.. Bu kez içi doludur, dikkatli ol.. Umarım kötü bir durumla karşılaşmazsın. Fakat herhangi bir zamanda senin şeref ve haysiyetine dokunacak bir olayla, bir durumla karşılaştığında hiç tereddüt etmeden bu silâhı ya karşındakine karşı, ya da kendi beynine boşaltmaktan asla çekinme!"

Elbette çekinmeyecektim.. Hava koşulları durumumuzun hiç te parlak olmadığını gösteriyordu. Altımızdaki uçak ta nihayet o zamanların basit uçaklarından biri idi. Böyle havalara daha fazla dayanabilmesine olanak yoktu. Arkadaşımın hakkı vardı. Düşerek parçalanmaktansa, paraşütle atlayıp, bir çıkış yolu aramamız en doğru harekat olacaktı. Ancak evvelce de belirttiğim gibi, ayaklananların tam üstünde bulunuyorduk.

Bizi kolay kolay ellerinden kaçırmayacaklardı. Oysa daha yaşamamız gerekliydi. Yapacak çok işimiz vardı. Esasen bir avuç havacıydık buralarda.. İşin bir başka tarafı da, uçağımızın ancak üç saat havada kalabilecek kapasitede oluşu idi.

Her geçen dakika aleyhimize oluyordu. Bir yandan hava bastırıyor, uçuş olanağı ortadan kalkıyor, bir yandan da yakıtımız tükeniyordu. Çabuk bir karar vermemiz gerekiyordu. Ne yapmalıydık?

Birden bulutların arasından bir ışık belirir gibi oldu. Derhal o ışıktan yana uçmağa başladım. Rasıtım da bu ışığı görünce heyecanlanmıştı. Evet bir ışık vardı ama, biz nerde olduğumuzu bilemediğimizden, ışığın da kimlere ait olduğunu kestiremiyorduk.. Ansızın ateş hattının içine düşebilirdik.

Birkaç dakika böyle uçtuktan sonra bulutların içinden çıkıverdik. Rasıtım etrafı iyice tetkik ettikten sonra yerimizi tayin ettiğini yine sigara paketine yazdı: "Yirmi dakika uçabilirsek bizim meydana inebiliriz!"

İkimiz de derin bir nefes almıştık. Demek Allah bize yardım ediyordu. Sağ salim geriye dönecek, ertesi gün tekrar memleket hizmeti için göklere çelik kanatlarımızla yükselebilecektik..

Evet, tam yirmi dakika sonra, yakıtımızın son damlalarını da harcayarak meydanımıza döndük.. Meydanda pek içaçıcı durum göze çarpmıyordu. Bütün uçaklar çok gecikmişlerdi. Başta komutanlar dahil olmak üzere herkes merakla bizleri gözlüyorlardı. Abdullah paşa ile eşi, uçağımız yere iner inmez bize doğru koştular..

Abdullah paşa: "Çok şükür sizler de sağ salim dönebildiniz.." dedi.

"Sizden önce bir uçağımız daha döndü. Uçak pilotu teğmen Vahit yaralanmış. Onu hemen hastahaneye kaldırdık. Uçağına atılan mermi koluna isabet etmiş. Kurşun kolda kalmış. Ameliyat edildi. Sanırım tehlikeyi atlatacak.. Şimdi mesele üçüncü uçağın inmesinde.. Onların da yakıtları ha bitti, ha bitecek.. Şayet aşağıdan bir isabet almadıysa dahi, yakıtsızlıktan mecburi inişe geçebilir.. Bu havada yere sağlıklı bir iniş yapsalar bile, düşmanın kendilerini yaşatacaklarını sanmam.."

Bütün bunları çok büyük bir soğukkanlılıkla söylemişti Abdullah paşa.. Eşinin gözlerine baktım. Dolu dolu olmuştu, iyi bir asker karısı olduğu halde, böyle olaylara pek tahammül edemediği belliydi.

Onu teselli etmeğe çalıştım: "Şayet şehit düşerlerse, bu onlar için en kutsal bir ölüm tarzı atacaktır efendim.. Ben de lalettayin bir şekilde ölmektense şehit düşmeyi yürekten isterim.. Üzülmeyiniz.."

Bu sözlerim üzerine gözyaşlarını silerek beni yanaklarımdan öptü: "Haklısın Gökçen.." dedi. "Bir şerefli ölüm olur bu. Ama insan dayanamıyor nedense.."

Hepimizin gözleri havada idi.. Bir umut ışığı görebilmek için dikkat kesilmiştik. Üçüncü uçağın da meydana kazasız belâsız dönmesi için dua ediyorduk. Bütün kötü ihtimalleri düşündüğümüz halde, bunu açıkça söylemekten, konuşmaktan kaçınıyorduk.

Sadece Abdullah paşa tam bir asker gibi açık açık konuşmuş, durum değerlendirmesi yapmıştı. İşin garip tarafı o herşeyi açık açık söylerken, bizim İçimize en ufak bir korku bile düşmemiş olmasıydı. Ulusal bilinç tüm harekâta katılanlara egemen olmuştu.

Herkesin yüreğini hoplatan bir sesle birden bağırmaktan kendimi alamadım herşeye rağmen: "Döndüler! Geliyorlar!. Geliyorlar!."

Sevinçle birbirimize sarıldık.. Uçağa doğru koştuğumuz sırada erlerimizin bir koyunu yatırıp kesmekte olduklarını, kurban etmekte olduklarını gözyaşları içinde gördük.. Görülecek bir manzara idi bu.. Meğer onlar, bu Mehmetçikler, daha bizler havada iken bu adakta bulunmuşlar.

Çok geçmeden bölükçe doğru hastahaneye gittik. Yaralı arkadaşımız teğmen Vahit'i ziyarete.. O da henüz ameliyattan çıkmış, yeni yeni kendine gelmişti.

Bizi görür görmez ilk sorusu şu oldu: "Bütün arkadaşlar salimen dönebildiler mi?"

Başımızı salladık. Dudaklarında mutluluk yaşayan bir gülümseme belirdi. Tüm acısını unutmuştu bile. Türk ordusunda görev ve arkadaşlık anlayışı buydu işte..

Vahit teğmenin beni çok mütehassıs eden bir sözünü yaşam boyu unutamadım.

O durumda bile bana şunları söylemişti bu kahraman arkadaşımız: "Gökçen bu yarayı senin almanı çok isterdim kardeşim.. Seni bir gazi olarak görmek bizlere daha da büyük şeref kazandıracaktı.. Gazi'lik pâyesi sana hepimizden daha çok yaraşırdı.."

Vahit bir müddet sonra iyileşerek hastahaneden çıktı kendisine bir ay istirahat verdiler.. Teğmeni bu verilen istirahat çok üzdü, çok.. O tekrar uçmak, milletin ve memleketin bütünlüğüne kastedenlere ders vermek için çırpınıyordu..

"Beni görev yapma şerefinden yoksun bırakmayın!" diye çok direndi ama, Komutan geleceği açısından kendisinin istirahat süresini doldurması gerektiğinde ısrar etti..

Burada Dersim harekâtının nedenleri ve sonuçları üzerinde duracak değilim. Ben bu harekâtta ülkemin verdiği görevi yerine getirmeğe çalıştım arkadaşlarımla birlikte. Bugün bile böyle bir tehlike olsa ve bana da şu yaşımda görev verilse, o günkü gibi ayni heyecan, ayni metanet ve ayni aşk ve şevkle uçağımın başına geçebilirim..

Dersim harekâtı bir ay kadar sürdü.. Hava harekâtı bitmişti. Haziran ortalarında da benim sınavlarım başlıyacaktı.. Orada yapılan bir törenden sonra Ankara'ya döndüm.

Meydana indiğim zaman Atatürk, hemşiresi ve Ata'nın birçok yakın arkadaşı beni büyük bir heyecan ve coşku ile karşılamışlardı.. Ben uçaktan iner inmez doğruca Atatürk'ün yanına giderek elini öptüm. O da beni alnımdan ve yanaklarımdan öperek şunları söyledi :

"Seninle iftihar ediyorum Gökçen! Yalnız ben değil, bu olayı çok yakından izleyen bütün bir Türk ulusu iftihar ediyor.. Genç kızlarımızın neler yapabileceklerini bir kez daha bütün dünyaya ispat ettiğin için övünsen yeridir.. Bilinmelidir ki, herhangi bir ayaklanma değil, en büyük ayaklanmalar, en büyük istilâ plânları memleketimizi ve ulusumuzu bölemiyecektir. Türkiye Cumhuriyetine, Türk ulusunun mutluluğuna kastedenler hüsrana uğrayacaklar, hareketlerinin cezasını en ağır şekilde ödeyeceklerdir.

"Gelecek kuşaklara bugünleri en ince ayrıntılarına kadar anlatacak, içerdeki ve dışardaki düşmanlarımızın neler yapabileceklerini, nelere tevessül edebileceklerini anlatacak, öğreteceğiz.. Biz asker bir ulusuz.. Yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine asker yaratılmış bir ulus.. Ancak bizim askerlik anlayışımız asla emperyalist düşüncenin yarattığı bir anlayış değildir. Biz başkalarının topraklarında, başka ülkelerin insanlarının mutluluklarında gözü olan bir topluluk değiliz.. Aksine, her ulusun müreffeh ve barış içinde yaşamasından yanayız. Bunun için de barışı destekleriz.

"Askerlik anlayışımız kendi ülkemizi korumak, kötü emeller besleyenlere karşı her zaman hazır durmak, hazır bulunmak felsefesi ile bağdaşmaktadır.. Bir zamanlar savaş alanlarında söylediğim söz, her zaman geçerli olacaktır: Hattı müdafaa yok, sathı müdafaa vardır. Bu satıh bütün bir memlekettir.. Barış amacı ile asker olan bir ulusun dünyadaki yeri barış bayrağının yanıdır.

"Bizim ne bir başkasının bir karış toprağında gözümüz vardır, ne de bir başkasına verecek bir karış toprağımız.. Bunu şu vesile ile bir kere daha dünyaya duyurmak isterim.. Türkiye bu topraklar üzerinde yaşayan bütün insanlarımızla bir bütündür.. Bu bütüne uzanacak eller, ister içerden gelsin ister dışardan, kırılmaya, kahrolmaya mahkûmdur.."

Atatürk'ün bu heyecanlı konuşmasını oradaki zevatın kutlayıcı değerli konuşmaları izledi. Bu konuşmalara cevap verirken kendimi çok mahçup hissediyordum. Bunca övgüye değer ne yaptım ki? Beni yetiştiren ulusuma, Ata'ma, orduma hizmet etmiş, onların emirlerine uyarak göreve koşmuştum. Dilimin döndüğü kadar bu duygular içinde yanıt vermeğe çalıştım :

"Atatürk'üm, değerli büyüklerim, asil ulusum! Ben bir havacı, asker Türk kızıyım. Sizlerden biriyim. Bu topraklarda doğdum, bu topraklarda yaşıyorum ve bu topraklarda öleceğim. Şayet ölüm bir gün mukadderse, bunun görev anında olmasını, şehitlerimizin, onbinlerce şehidimizin yanına gitmemi sağlayacak bir olay olarak tecelli etmesini isterim..

"Bir Türk kızı, bir asker, bir havacı olarak Dersim'de bana verilen görevi yerine getirmeğe çalıştım. Bu görev anlayışı bütün orduya egemen olduğu için, içimizden hiçbirinin benim bu duygularımın dışında düşündüğüne ve hareket ettiğine kaani değilim. En büyük kumandanımızdan en ufak erimize kadar hepimiz bu memleket, bu vatan ve bu ulus için çalıştık.

"Gerektiğinde gene çalışacak, icabederse kanımızı bu topraklar uğruna feda etmekten bir ân bile çekinmeyeceğiz.. Bizden sonra gelecek olan kuşaklara da ayni duyguların, ayni asil yurt sevgisinin egemen olacağına inanıyorum. Sağolun.." (SG/BA)

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 20.05.2019, 16:51   #27
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alıntı:
Dede-baba Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Degerli canlar...

Kurtuluş savaşının en başından itibaren Aleviler Ata'nın yanında yer almıştır.. simdi size, Atatürk'ün Hacı Bektaş dergahına uğraması ve Buradaki dede-baba tarafından hacı Bektaşa bağlı Tüm ocaklara gönderilen Emir nameden bahsetmek istiyorum..

....Mustafa Kemal Paşa, Hacıbektaş'ta bir gece kalmış, harem dairesinde ağırlanmıştır. 24 Aralık 1919 Cuma günü de Hacı Bektaş Veli'nin türbesini ziyaret etmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Çelebi Cemalettin Efendi ve Salih Niyazi Baba arasında yapılan üçlü görüşmeyle Dergah Paşa'ya destek sözü vermiştir.

Nitekim TBMM açıldığında Çelebi Cemalettin Efendi Kırşehir Mebusu ve TBMM başkan vekili olarak mecliste yer almıştır.

Çelebi Cemalettin Efendi'nin vefatının ardından Çelebi olan Veliyyettin Efendi 25Nisan 1923 tarihinde yayımlanan ve Alevileri TBMM Hükumetini desteklemeye çağıran bildirinin sahibidir. Bildiri şöyledir:


"....Anadolu'da Bulunan Dedem Hacı Bektaş Veli Hazretlerine Samimi Sevgisi Olan Bütün Ocak Sahibi Sevenlerine:

Bu milleti tekrar dirilterek bağımsızlığımızı temin eden, varlıkları tüm İslam milletinin övünç kaynağı olan, Türkiye Millet Meclisi Reisi, Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'nin yayımlamış oldukları beyanname hepimizin malumudur.

Gazi Paşa'nın vatanın yüceltilmesive geliştirilmesi için bizlerden istemiş olduğu tüm arzularını yerine getirmek boynumuzun borcudur. Milletimizi kurtaracak ve bizleri mutluluğa eriştirecek, ancak onun yüce fikirleridir. Bunu inkar edenlerin bizimle kesinlikle ilgisi yoktur. Yüce tarikatımızın tüm mensuplarına, Gazi Paşa Hazretlerinin işaret ettiği adaylardan başkasına oy vermemelerini, vatanımızın kurtuluşunun ancak bu şekilde gerçekleşebileceğini özellikle tavsiye eylerim.

Bu vasiyetlerimi tutmayanlar bizden değildir. Hak erenler onlara hiçbir zaman yardım etmez. Yine söylüyorum ki, bu vatanı ve milleti kurtaracak ancak Mustafa Kemal Paşa'dır. Onunla beraber olanlar ise, mukaddes vatanımızın has evlatlarıdır. Hiçbir kimsenin sözünü dinlemeyiniz. Sözümden hiçbir şekilde dışarı çıkmayınız. Sizin mutluluğunuzu düşünen, sizi kölelikten kurtaracak olan, ancak Büyük Millet Meclisi Reisi ve hepimizin büyüğü olan Mustafa Kemal Paşa Hazretleridir...."


Allah Eyvallah

Kaynak: Mazhar Müfit Kansu (Atatürk'le Beraber, 1986)


Saygideger Canlar,

Islam Misyoneri ve Devletin Gorevlisi,
Sahtekarca ve alcakca daha once actigi benzeri basliklar ve konulara bir yenisini daha eklemis bulunmaktadir!!!!

Pekki bu sahtekar boylesi bir konuyu acarken, Alinti yaptigi yazinin 24 Aralik 1919 da neler oldugunu ve bu donemlerde kurtulus savasinda farkli bolgelerde kongreler ve topyekun mucadele verilmesi icin verilen ugras oldugunu bilmiyecek aptalmidir???
Hadi diyelim bu tarih okuyanlarin gozunden kacti, Haci Bektasi Veli Dergahinin Alevi Kizilbas Dusmani, Adolf Hitlerin ustasi olan Ataturk tarafindan kapatildigini bilmiyenmi var????
Dersim Soykirimi bu kan emici tarafindan yapildigini bilmiyenmi var?

Burada bizim konumuzla ilgili olan 3 Mart 1924’te, Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin “Şeriye” bölümünü ifade eden Diyanet İşleri Reisliği’nin kurulmasıdır. Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılarak yerine Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Reisliği ve Evkaf Umum Müdürlüğü’nün kuruluşu olmuştur. Daha sonra Diyanet İşleri Reisliği, Diyanet İşleri Başkanlığı’na ve Evkaf Umum Müdürlüğü de Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne dönüşerek günümüze kadar gelmiştir. Cumhuriyet Arşivinde bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı Kataloğu incelendiğinde sırasıyla şu resmi icraatlara ilişkin bazı arşiv malzemesinin bulunduğu görülmektedir.

1.Halifeliğin kaldırıldığı (06.03.1924 tarihli belge),

2.Şer’iyye ve Evkaf ile Erkân-ı Harbiyye-i Umumiyye vekaletlerinin kaldırılarak Diyanet İşleri ve Erkân-ı Harbiyye-i Umumiyye reisliklerinin kurulduğu (07.03.1924 tarihli belge),

3.Halifenin durumu ve halifelik makamının kaldırılması dolayısıyla hutbelerde millet ve cumhuriyetin selamet ve saadetine dair dua edilmesi (07.03.1924 tarihli belge),

4.Medreselerin kapatılması nedeniyle tevhid-i tedrisat esasına göre tatbik edilmesi gerekli maddeleri sıralayan Maarif Vekaleti’nin genelgesi (15.03.1924 tarihli belge),

5.Rıfat’ın5 Diyanet İşleri Başkanlığı görevine başladığını bildiren umumi telgraf (31.03.1924 tarihli belge),

6.Cami ve mescitlerdeki görevlilerin hizmet yıllarını, yaşlarını, maaşlarını ve yeterlilik derecelerini bildiren bir defter hazırlanarak Diyanet İşleri Riyaseti’ne gönderilmesi (08.06.1924 tarihli belge),

7.Camilerin tasnif edilerek hayrat hademesinin refaha kavuşturulması ve hizmetlerin hakkıyla ifası için yapılması gerekli hususlar (12.06.1924 tarihli belge).6

Kurtuluş Savaşı döneminden rejimin ilk yıllarına kadar tarikatlarla iyi ilişkiler kurmaya özen gösteren Cumhuriyet idaresinin bu tavrı hızla değişmiş ve 30 Ağustos 1925’te yaptığı tekkeleri, tarikatleri ve hurafeleri eleştirdiği konuşmasında Mustafa Kemal Paşa şöyle seslenmiştir: “…Efendiler ve ey ulus; iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır…” (Ateş, 1993: 373) Ayrıca bunu izleyen günlerde 2 Eylül 1925’te üç önemli kararname çıkarılmıştır. Bunlar sırasıyla şunlardır: 1.Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasın ilişkin kararname, 2.İlmiye sınıfının kılığına ilişkin kararname, 3.Devlet Memurlarının kılığına ilişkin kararname. (Ateş, 1993: 374) Yine aynı yıl 5 Kasım 1925’te Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışı sırasında Mustafa Kemal, yeni cumhuriyetinin “ulus” birlikteliğine dayanacağını ifade etmekteydi: “…Ulus varlığını sürdürmek için, aralarında ortak bağlantı olarak yüzyıllardır süren din ve mezhep bağlantısı yerine, Türk Ulusu bağlantısını düşünmektedir…” (Ateş, 1993: 355) Bu açıklamalar yeni ulus devletin dini alanda yeni bir yapılanmaya gideceğinin açık işaretleri olmuştur.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 20.05.2019, 16:53   #28
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

677 Sayılı Yasaya İlişkin Tartışmalar Ekseninde Bektaşi Tekkeleri ve Cemevlerinin Statüsüne Dair
Prof. Dr. Ali Yaman
Yazdır PDF

Yasa 677
677 Sayılı Yasaya İlişkin Tartışmalar Ekseninde
Bektaşi Tekkeleri ve Cemevlerinin Statüsüne Dair



Ali YAMAN1


Her ne kadar Türkiye’de resmi ve/veya gayri resmi planda kabul gören hakim devletçi Sünni anlayış yüzyıllardır, Alevi, Bektaşi islam yorumunu kabul etmese de, geniş halk kitleleri arasında büyük kabul görmüş bir anlayış söz konusudur.2 Osmanlı İmparatorluğu’nda özellikle XVI. yüzyılda şiddetlenen Osmanlı-Safevi mücadelesi ile birlikte giderek daha mezhepçi bir nitelik göstermeye başlayan ve devlet dini şeklinde örgütlenen Ortodoks İslam, cumhuriyet döneminde de farklı bir şekil altında varlığını sürdürmüş bulunmaktadır. Türkiye’de devlet, Sünni İslam’ı kendi kontrolü altında Diyanet çatısı altında finanse etmekte ve örgütlemekte, Alevilik, Bektaşilik olarak bilinen islami yorumları ise reddetmekte, sistem dışına itmekte ve Sünni İslam içerisine dahil olmaya zorlamak için çeşitli yollar izlemektedir. Diğer bir açıdan bakıldığında ise Alevilerin, Bektaşilerin de vergileri ile devlet, sadece Sünnilere din eğitimi ve hizmeti vererek sadece Sünni İslamı finanse etmiş olmaktadır. Bir yandan anayasa, demokratik, laik ve hukuk devletinden, vatandaşlar arasında eşitlik ilkesinden söz etse de, bu yapılanmanın içerisinde din hizmetleri ve din eğitiminin bütünüyle devlet güdümlü bir Sünni islam anlayışı doğrultusunda örgütlenmiş bulunması anayasanın içerisinde açık çelişkiler bulunduğunu göstermektedir. Günümüzde giderek daha da fazla dikkat çekmeye başlayan bu sorunlu siyasetin güdümünde olan dinsel yapılanma yeniden düzenlenmeye ihtiyaç duymaktadır. Bu çarpık yapılanmanın değiştirilmesine yönelik çabalar, dinin siyaset üzerindeki etkinliği ve siyasetin de din üzerinde etkin olma isteğinin doğal bir sonucu olarak, siyasetten beslenen din ve ilahiyat bürokrasisi ile dinden beslenen devlet bürokrasisi tarafından engellenmektedir. Ancak gerek ulusal gerekse uluslararası planda yaşanan gelişmeler bu statükonun devamını imkansız hale getirmiş bulunmaktadır. Yasal bir statüsü olmaksızın Aleviler tarafından inşa edilen ve giderek kurumsallaşan sayıları binlerle ifade edilen Cemevleri,3 ayrımcılığa uğradıklarına istinaden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açılan zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri ve Cemevlerine ilişkin davaları Türkiye’nin kaybetmesi değişimi kaçınılmaz kılmaktadır.



Yukarıda ifade edilen sorunlu yapılanmanın temelinde cumhuriyetin kuruluş döneminde zamanın koşullarının bir sonucu olarak uygulamaya konulmuş yasal değişiklikler yatmaktadır. Dağılan büyük imparatorluğun ardından ortaya konulan milli ve dini proje “Türkçü ve Sünnici” bir zihniyetin uygulamaya konulmasını reel politiğe daha uygun bulmuştur. Dolayısıyla bugünkü dinsel yapının ardında temelleri cumhuriyetin kuruluşunun ilk yıllarında atılan yasal, idari düzenlemeler yatmaktadır. Burada ele alınacak olan 677 sayılı yasa da bu düzenlemelerin en önemlilerindendir. Bu makalede bu düzenlemenin içeriği ve zaman içerisinde bu yasayla ilişkili gelişmeler ve konunun Bektaşi tekkeleri ve Cemevleri ile bağlantısı ele alınmaya çalışılacaktır.


Cumhuriyetin Kuruluşundan İtibaren Din-Devlet İlişkilerinde İzlenen Yol

Tarikatlar Osmanlı döneminde oldukça etkili olmuş ve sosyal dayanakları bakımından da oldukça etkili roller üstlenmişlerdi. Tarikatlar Osmanlı idaresi ile iyi geçindikleri ve siyasi açıdan kendisine tehdit olarak görmediği zaman onları korumuş vakıflar vb. mekanizmalarla kendine bağlamaya çalışmış, dönem dönem muhalif gördüğü tarikatlara ise izlemiş zayıflatmaya çalışmıştır. (Gölpınarlı, 1985: 153) 1826 tarihinde Bektaşiliğin başına gelen de bundan farklı bir şey değildir. Daha önce çıkarları esasında kullandığı ve yüzlerce tekke ile Anadolu ve Balkanlar’da büyük nüfuz kazanan Babagan Bektaşiliği en acımasız yöntemlerle ortadan kaldırılmaya çalışmıştır.



Cumhuriyet rejimi yüzlerce tekke ve bunların bağlı olduğu değişik tarikatların hakim olduğu bir sosyal düzeni miras almıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında da tarikatların toplumsal güçlerinden yararlanılmaya çalışılmış, Mustafa Kemal Paşa Mevleviler ve Bektaşilerden destek almış, yine aynı şekilde 1920’de Ankara’da Hacı Bayram Veli Türbesi’ni ziyaret etmiştir. Bunun ardından “…Büyük Millet Meclisi açılırken devlet erkânı ve bütün Ankara halkı Hacı Bayram Camii önünde toplandılar ve öğle namazından sonra Hacı Bayram Veli’nin mukaddes bayrağı önde olmak üzere Meclis binasına gidildi ve bayrak Meclis kürsüsünün üzerine dikildi…” (Tökin, ty.: 44) Cumhuriyeti kuranlar işte bu şekilde dinin toplum üzerindeki etkisinin de bilincinde olmuşlardır. Rejim kurulduktan sonra eski dini yapıyı değiştirirken, daha kontrollü bir dinsel alan oluşturmaya çalışmışlardır.



Öncelikle ifade etmek gerekir ki, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren dinsel alana yönelik gerçekleştirilen düzenlemeler, dinsel alandan geleceği varsayılan tehditlere çözüm üretmeye çalışan çoğunlukçu, devletçi ve anayasal açıdan da kendi içinde tutarsız ve çelişkili bir uygulamalar bütünü olarak görülebilir. Bununla ne demek istiyoruz kısaca açıklamaya çalışalım. Cumhuriyetin kurulması sonrasında Mustafa Kemal ve kurucu kadro tarafından hukuk, eğitim ve sosyal alanda çeşitli devrimlerin gerçekleştirilmeye çalışıldığı görülmektedir. Bunların içerisinde 1924 yılı içerisinde4 uygulamaya konulan şu önemli gelişmeler önemli yer tutmaktadır:



1.Hilafetin kaldırılması,

2.Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin genel müdürlüğe dönüştürülmesi,

3.Tevhid-i Tedrisat Yasası’nın kabulü.

Burada bizim konumuzla ilgili olan 3 Mart 1924’te, Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin “Şeriye” bölümünü ifade eden Diyanet İşleri Reisliği’nin kurulmasıdır. Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılarak yerine Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Reisliği ve Evkaf Umum Müdürlüğü’nün kuruluşu olmuştur. Daha sonra Diyanet İşleri Reisliği, Diyanet İşleri Başkanlığı’na ve Evkaf Umum Müdürlüğü de Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne dönüşerek günümüze kadar gelmiştir. Cumhuriyet Arşivinde bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı Kataloğu incelendiğinde sırasıyla şu resmi icraatlara ilişkin bazı arşiv malzemesinin bulunduğu görülmektedir.



1.Halifeliğin kaldırıldığı (06.03.1924 tarihli belge),

2.Şer’iyye ve Evkaf ile Erkân-ı Harbiyye-i Umumiyye vekaletlerinin kaldırılarak Diyanet İşleri ve Erkân-ı Harbiyye-i Umumiyye reisliklerinin kurulduğu (07.03.1924 tarihli belge),

3.Halifenin durumu ve halifelik makamının kaldırılması dolayısıyla hutbelerde millet ve cumhuriyetin selamet ve saadetine dair dua edilmesi (07.03.1924 tarihli belge),

4.Medreselerin kapatılması nedeniyle tevhid-i tedrisat esasına göre tatbik edilmesi gerekli maddeleri sıralayan Maarif Vekaleti’nin genelgesi (15.03.1924 tarihli belge),

5.Rıfat’ın5 Diyanet İşleri Başkanlığı görevine başladığını bildiren umumi telgraf (31.03.1924 tarihli belge),

6.Cami ve mescitlerdeki görevlilerin hizmet yıllarını, yaşlarını, maaşlarını ve yeterlilik derecelerini bildiren bir defter hazırlanarak Diyanet İşleri Riyaseti’ne gönderilmesi (08.06.1924 tarihli belge),

7.Camilerin tasnif edilerek hayrat hademesinin refaha kavuşturulması ve hizmetlerin hakkıyla ifası için yapılması gerekli hususlar (12.06.1924 tarihli belge).6



Kurtuluş Savaşı döneminden rejimin ilk yıllarına kadar tarikatlarla iyi ilişkiler kurmaya özen gösteren Cumhuriyet idaresinin bu tavrı hızla değişmiş ve 30 Ağustos 1925’te yaptığı tekkeleri, tarikatleri ve hurafeleri eleştirdiği konuşmasında Mustafa Kemal Paşa şöyle seslenmiştir: “…Efendiler ve ey ulus; iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır…” (Ateş, 1993: 373) Ayrıca bunu izleyen günlerde 2 Eylül 1925’te üç önemli kararname çıkarılmıştır. Bunlar sırasıyla şunlardır: 1.Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasın ilişkin kararname, 2.İlmiye sınıfının kılığına ilişkin kararname, 3.Devlet Memurlarının kılığına ilişkin kararname. (Ateş, 1993: 374) Yine aynı yıl 5 Kasım 1925’te Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışı sırasında Mustafa Kemal, yeni cumhuriyetinin “ulus” birlikteliğine dayanacağını ifade etmekteydi: “…Ulus varlığını sürdürmek için, aralarında ortak bağlantı olarak yüzyıllardır süren din ve mezhep bağlantısı yerine, Türk Ulusu bağlantısını düşünmektedir…” (Ateş, 1993: 355) Bu açıklamalar yeni ulus devletin dini alanda yeni bir yapılanmaya gideceğinin açık işaretleri olmuştur.



Bütün bu kurumlaşma ve söyleme ilişkin farklı yorumlar bir yana (Harmanşah, 2006: 16-17) cumhuriyetin kuruluşundan itibaren gerçekleştirilen dinsel alana dair kurumlaşma çok sorunlu bir durum sergilemektedir. Çıkarılan yasalar ve savunulan görüşlerle “dinin sosyal alandaki etkisini sınırlandırma ve laik bir rejim kurmayı amaçlama idealleri”, devlet bürokrasisine Diyanet İşleri Başkanlığı adı altında tek mezhebi esas alan idari bir kurumu eklemekle tutarlılığını yitirmektedir. Anayasada yer alan laiklik ilkesi, tümüyle devletin sınırlarını belirlediği Sünni Hanefi İslam esaslarına göre faaliyet gösteren bir Diyanet teşkilatının varlığıyla ne kadar bağdaşabilir. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana süre gelen bu çelişkili din-devlet ilişkileri giderek daha da sorunlu bir hal almıştır.7 Türkiye anayasasının bir yandan laiklik ilkesinden bahsederken, diğer yandan Diyanet gibi bir kuruma da yer vermesi şeklindeki bu Türkiye tipi “laiklik” anlayışında din ve devlet işlerinin ayrılması şöyle dursun daha da karmaşık bir hal almıştır. Gerek 1961 gerekse 1982 Anayasası’nda din ve vicdan hürriyeti başlığı altında yer alan ilkelerle DİB’in faaliyet ve uygulamaları arasında açık çelişkiler dikkat çekicidir. Duman’ın da Türköne’den naklen aktardığına göre “…Türkiye’de resmen uygulanan “din-devlet ilişkisi modeli” laik bir model değildir. Bu model, tarihi açıdan kendi içinde tutarlıdır, ama laiklikle ilgisi yoktur. Cumhuriyet Türkiyesinin “din-devlet ilişkisi modeli” Emeviler’de, Abbasiler’de, Selçuklular’da ve son olarak Osmanlılar’da uygulanan modelin devamıdır. Din hizmetleri özerk kuruluşlara bırakılmamış, devlet teşkilat bünyesine alınarak bir hiyerarşiye bağlanmıştır. Bu model 14 asırlık Sünni geleneğini yansıtır…” (Duman, 2006: 554-555)



677 Sayılı Yasa

Sorunlu bir din-devlet ilişkileri değerlendirmesinin ardından bu sorunlu durumun içerisinde 677 sayılı yasanın konumunu tespit etmeye çalışalım. Bu çerçevede 677 sayılı yasanın içeriğine bakalım. “Tekke Ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine Ve Türbedarlıklar İle Bir Takım Unvanların Men Ve İlgasına Dair Kanun” olarak adlandırılan 677 sayılı kanun 30.11.1925 tarihinde kabul edilmiş ve 13.12.1925 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun Konya milletvekili Refik Bey (Koraltan) ve beş arkadaşının önerisiyle TBMM’ye sunularak kabul edilmiştir. Kanunun Madde 1 olarak ifade edilen içeriği şu şekildedir:



“…Madde 1 – Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhının tahtı tasarrufunda gerek suveri aharla tesis edilmiş bulunan bilümum tekkeler ve zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakkı temellük ve tasarrufları baki kalmak üzere kamilen seddedilmiştir. Bunlardan usulü mevzuası dairesinde filhal cami veya mescit olarak istimal edilenler ipka edilir.



Alelümum tarikatlerle şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadiyle nüshacılık gibi unvan ve sıfatların istimaliyle bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iktisası memnudur. Türkiye Cumhuriyeti dahilinde salatine ait veya bir tarika veyahut cerri menfaate müstenit olanlarla bilümum sair türbeler mesdut ve türbedarlıklar mülgadır. Seddedilmiş olan tekke veya zaviyeleri veya türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden ihdas edenler veya ayını tarikat icrasına mahsus olarak velev muvakkaten olsa bile yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar veya bunlara mahsus hidematı ifa veya kıyafet iktisa eyleyen kimseler üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere cezayı nakdiile cezalandırılır…”



Zaman içerisinde bu kanun üzerinde 3 önemli değişiklik gerçekleştirilmiştir. Bunlardan ilki 1949 yılında gerçekleştirilmiş ve (Ek: 10/6/1949 - 5438/1 md.) şu şekildedir: “Şeyhlik, Babalık ve Halifelik gibi mensupları arasında baş mevkiinde bulunanlar altı aydan az olmamak üzere hapis ve 500 liradan aşağı olmamak üzere ağır para cezasından başka bir yıldan aşağı olmamak üzere sürgün cezası ile cezalandırılırlar.”



İkinci değişiklik ise 1950 yılında gerçekleştirilmiş ve (Ek: 1/3/1950 - 5566/1 md.; Değişik: 7/2/1990 - 3612/5 md.) şu şekildedir: “Türbelerden Türk büyüklerine ait olanlarla büyük sanat değeri bulunanlar Kültür Bakanlığınca umuma açılabilir. Bunlara bakım için gerekli memur ve hizmetliler tayin edilir. Madde 2 – İşbu kanun neşri tarihinden muteberdir. Madde 3 – İşbu kanunun icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.”



Üçüncü değişiklikle ise (Ek: 10/6/1949 - 5438/1 md.) ile getirilen sürgün cezasının kaldırılması ile ilgilidir. Buna göre: “13/7/1965 tarih ve 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun geçici 2 nci maddesiyle sürgün cezası kaldırılmıştır.”



Ayrıca 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında hazırlatılan 1982 Anayasası ile anayasanın 174. Maddesine göre anayasaya aykırılığı iddia edilip iptal edilemeyecek inkılap kanunlarından biri haline getirilmiştir. 677 sayılı yasanın içeriğine bakıldığında; bütün tarikatlar yasaklanmakta, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi, eylem, ünvan ve sıfatların kullanılması yasaklanmakta ve ayrıca bunlara ait hizmetlerin yapılması ve bu ünvanlarla ilgili kıyafet giyilmesini yasaklanmaktadır. Ayrıca yasa ile Türkiye Cumhuriyeti içinde padişahlara ait ya da bir tarikata çıkar sağlamaya yönelik tüm türbeler kapatılmış, türbedarlıklar kaldırılmıştır. Yasaya aykırı davrananlara para ve hapis cezası getirilmiştir. Zaman içerisinde de yasanın içeriğinde bazı istisnai değişikliklere gidildiği görülmektedir. Hilafetin kaldırılmasından Diyanet’in kurulmasına ve 677 sayılı yasaya uzanan süreçte cumhuriyetçi devletin dinsel alanda kontrolü sağladığı ve cami ve mescitleri kendine bağlayarak, Sünni din adamlarını görevlendirerek maaşa bağladığı görülmektedir. Massicard’a göre “…İslam’ın ulusal versiyonu modern ve üniter olma iddiasındadır. Kemalizm, her türlü ayrılıkçı unsura gözünü kapayan bir ulusal topluluk yaratma projesine uygun olarak, din ve mezhep çoğulluğunu görmezden gelir. Pratikte ise, Sünniliği gıyabında resmi din konumuna yükseltir. Demek ki Türk laikliği dinler ve mezhepler arası eşitliğin kabulünü gerektirmez; tam tersine, Aleviliğin dini açıdan dışlanması üzerine kuruludur…” (Massicard, 2007: 46)



Kimi yorumlara göre ise 677 sayılı yasa ile belirli yerler dışındaki tapınma sınırlandırılarak, tekke, zaviye ve tarikatler ile onların kıyafetleri yasaklanarak, belli eylemler ve ünvanlar yasaklanarak “…toplumda bağnaz ve sapkın dinsel etkinliği engelleyerek, laik yapının kurulması…” amaçlanmıştır. (Tarhanlı’dan aktaran, Öztemiz, 1997: 43) Aslında Kurtuluş Savaşı süresince tarikatlardan destek alan, hatta ilk mecliste bunun sonucu olarak bir Mevlevi ve bir Bektaşi şeyhi milletvekili hatta Meclis başkan vekilliği konumuna getiren Mustafa Kemal Paşa, şartları rejim açısından uygun gördüğü anda tarikatların toplumsal nüfuzunu büyük ölçüde yok edecek icraatleri yürürlüğe koymuştur.



Kara, bu bağlamda 677 sayılı yasanın ortaya çıkışına giden süreçteki gelişmeleri şu şekilde sıralamaktadır: “…1.Şeyh Sait Olayından hemen sonra kurulan Şark İstiklal Mahkemeleri bölgedeki tekke ve zaviyeleri kapattı. 2.Ankara İstiklal Mahkemesi tekke ve zaviyelerin kapatılması için hükümetin dikkatini çekti. 3.Mustafa Kemal Ağustos ayının son günlerinde Kastamonu-Çankırı vilayetlerinde yaptığı konuşmalarda tekke tarikat ve dervişlerin aleyhinde ilk defa konuştu.4.Eylül başında Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla ilgili altı maddelik bir kararname yayınladı…” (Kara, 2010: 260-261) Bu gelişmelerin ardından 677 sayılı yasa çıkarılmıştır.



Tekke ve zaviyelerin yasakladığı yıl İstanbul’da 208 adet tekke binası bulunmaktaydı. Bunların büyük bölümünde tarikatlar faaliyette bulunmakta olup, çok az kısmı ise işlevsiz halde bulunmaktaydı. Tekkeler İstanbul’un Üsküdar, Eyüp ve Fatih semtlerinde yoğunlaşmaktaydı. (Uraz, 1953: 725) Şurası unutulmamalıdır ki, tekkeler aleyhine yoğun bir yazılı literatür bulunmaktadır. Bu yazılanlara göre tekkeler toplumun geri kalmasının sebebi, tembellik ve ahlaksızlık mekânlarıdır ve cumhuriyet idaresinin bu kurumları kapatması çok yararlı ve doğrudur. Tekkelere yönelik bu algı da cumhuriyet idarecilerinin işini kolaylaştırmış, tekkelerin kapatılmasının daha az sıkıntılı olabilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Tarikatların özellikle de Bektaşiliğin aleyhtarı olan Harputlu İshak Efendi’nin 1873’te yayınlanan “Kâşifü’l-Esrâr ve Dâfiü’l-Eşrâr” adlı eseri, Yakup Kadri’nin “Nur Baba” adlı eseri, Server Bedii’nin 1927’de yayınlanan “Bektaşiler arasında bir genç kızın hatıratı” adlı eseri bu tür yayınlara örnek olarak verilebilir. (Ayrıca bkz: Yaman, 2011: 142 vd.) Böylelikle kentli okumuş Sünni kesim Diyanet adı altında din hizmetlerinin devlet eliyle sürmesine yönelik bazı eleştirileri olsa da, büyük ölçüde memnuniyet duymuş, bir kesimi maddi açıdan ve hizmet alımı anlamında bu yeni yapıdan faydalanmış ve konunun Türkiye’de yaşayan başta Alevilerle ilgili olmak üzere diğer kesimlerle ilgili boyutunu anlayamamıştır.



Ancak gelinen nokta itibariyle tarikatları bu şekilde yasaklamak isteyen devlet bu kez dini alanı Diyanet üzerinden Cami, mescit üzerinden sürdürmektedir. Öte yandan tarikatlar da gayri resmi olarak varlıklarını sürdürmüşler, hatta zaman zaman her görüşten siyasi iktidarlarla da ilişkilerini yürütmüşlerdir. Değişik tarikatlar bu kez camiler etrafında kümelenmek suretiyle fiilen varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ayrıca yukarıda ifade edilen bazı ünvanlar yasaklarken imam, hoca, müezzin gibi dini ünvanlar resmen, yasaklandığı iddia edilen ünvanlar ise fiilen varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu haliyle yasanın ne işlev gördüğü sorusuna verilecek cevap olarak ise şu açıkça söylenebilir. Bu yasa ile Sünni İslam’a en azından bir çıkış yolu, nefes alma imkanı sağlanırken, tarikatler üzerinden değil de daha çok Diyanet İşleri Başkanlığı kontrolündeki cami ve mescitler üzerinden varlıklarını sürdürmeleri sağlanırken, Alevi, Bektaşi kitlelerin ocak,8 dergah, tekke şeklindeki örgütlenmeleri ve seyit, çelebi, baba şeklindeki dinsel önderlerden oluşan ocak örgütlenmesi tamamen yasadışı ilan edilmiştir. Yasa esas olarak doğrudan Alevi, Bektaşi topluluklar bakımından olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Zaten zaman içerisinde Sünni İslam’ın din hizmetleri ve din eğitimi alanında devlet desteğiyle nasıl finanse edildikleri, Alevilerin ise tümüyle bu alanlardan dışlandıkları dikkate alınırsa bu durum açıkça görülebilir.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 20.05.2019, 16:55   #29
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Resmi Diyanet ve İlahiyat Çevrelerinin 677 Sayılı Yasaya İlişkin Bakışı

Zaman zaman bu yasa üzerinden gerçekleştirilen tartışmalarda, bu yasanın kaldırılmasını Alevilerin engelledikleri şeklinde bilinçli, bilinçsiz tümüyle dezenformasyona dayalı fikirlerin ileri sürüldüğü görülmektedir. Özellikle bugün din hizmetlerinde statükoyu savunan siyasi, ilahiyatçı çevrelerden bu tür yorumların ileri sürülmesi dikkat çekicidir. Oysa bu yasanın kaldırılmasına yönelik en önemli engel bizatihi devletin din işlerinden sorumlu kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı, din bürokrasisi ve ilahiyat camiasıdır. Sünni dindar kitleleri bir oy deposu olarak gören siyaset erbabını da burada unutmamak gerekir. Çünkü Sünni İslamı temsil eden bu kesimlerin çıkarları aynı doğrultuda olup, birbirleri arasında geçişkenlik söz konusudur. Öte yandan Alevilerin yasaya yönelik karşı çıkışları zaten olmayan “laiklik” ilkesinin korunması adına yapılmaktadır. İfade ettiğimiz Sünni kesimlerin karşı çıkışları ise devletin kontrolünde ve kendi çıkarları bakımından daha uygun gördükleri Diyanet İşleri Başkanlığı yapılanmasının devam etmesini arzulamaları nedeniyledir. Ayrıca eğer bu yasa kalkarsa din alanında kaos olacağından da söz etmek suretiyle gerek toplumu endişelendirmekte, gerekse iktidar odaklarını statükoyu devam ettirme noktasında kalmaya razı etmektedirler. Kaldı ki Sünni kesimlerin 677 sayılı yasanın değişmesine yönelik bir talepleri varsa bu hiç kamuoyunun gündemine gelmemektedir. Bunun yerine yasa ile ilgili tartışmalarda maksatlı olarak hep Alevilik konusu ön plana sürülmektedir.



Tarikatlere yönelik Diyanet’in ve İlahiyat camiasının genel bakış açısını yansıtmak bakımından Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan İlahiyatçı Yusuf Ziya Yörükan’ın kitabındaki ifadeler yeterince açıklayıcıdır. Bir nevi devletin ve Sünni ilahiyatın görüşünü yansıtan Yörükan, tarikatlar konusunun Türkiye’nin bugününü ve geleceğini ilgilendiren bir konu olduğunu, tarikatların yasaklanması nedeniyle, artık tarikatçılık yapmanın kanuna itaatsizlik anlamına geleceğini, bunun da bölücülük, cehalet, taassup ve tembellik demek olduğunu vurgulamaktadır. (Yörükan, 1961: 151-153) “…İşte tarihi ve dini hakikat böyle iken bazı yerlerde yeni ve gizli çıkan Biberciler tarikatı, Leblebi yiyenler tarikatı, Teneke çalanlar tarikatı, Aşıklar tarikatı, Göğüs dinleyenler tarikatından başka ekserisi Kadiri ve Nakşıbendi olmak üzere yer yer Uşşakî, Nazenin, Melami ve Ticani gibi tarikatler gizlice görülmektedir. Bunların bir kısmı, babaların önünde veya bir türbe etrafında sıçrayarak coşarlar veya şeyhi ortalarına alarak kolkola sarılır devrederler. Bir kısmı da ilkel dinlerde olduğu gibi içkili, rakslı ve sazlı ayinler yaparlar. (Yörükan, 1961: 154-155) “…Bir memlekette tam birlik, başta gelen bir vecibedir. Birliği ihlal eden herşey tarikatların kalktığı gibi kalkmalı, mezhebler de birleşmelidir. Selahiyetli kimseler yalnız Hanefi usul ve kaynaklarından değil, ihtiyaca göre Şafii ve hatta Maliki ve Hanbeli içtihadlarından faydalanmalı ve bilhassa memleketimizde birbirine pek yakın olan Şafii ile Hanefi, Eşari ile Maturidî mezhepleri birleştirilmeli, memleketin bugünkü ihtiyacına göre müracaat edilecek kaynaklar genişletilmelidir. Memlekette birlik önde gelir ve ilerleme yolu budur…” (Yörükan, 1961: 160) İşin garip tarafı birçoğu değişik tarikatlara mensup olmakla tasavvufa sempati duymakla övünen mütedeyyin ve/veya din adamlarından oluşan bu kesimlerin, çıkarları gereği tarikatlara yönelik nu kadar hasmane ifadeler kullanabilmeleri oldukça dikkat çekicidir.9



Böylece Tekke ve Zaviyeler kapatıldıktan sonra din hizmetlerinin yürütülmesi görevi yeni kurulan Diyanet İşleri adlı kuruma verilmiştir. Bu kurumun Türkiye toplumuna bakışı ne yazık ki mezhep eksenli olmuştur. Bütün toplum kesimlerinin katkısıyla oluşan genel bütçeden sadece Sünni Hanefi İslam anlayışına sahip vatandaşlara dinsel hizmet götürülmüş, diğerleri ise yok sayılmış hatta kimilerince de açıkça aşağılanmış horlanmıştır. Bunu anlamak için burada sadece Diyanet İşleri Başkanlığı da yapmış Ahmet Hamdi Akseki örneğinin verilmesi yeterli olacaktır. “Laik” bir devletin din hizmetlerinden sorumlu kurumu olan Diyanet’te başkanlık görevini yürütürken, yine Diyanet’in yayınları arasında çıkan bir kitaba yazdığı önsözde hiç çekinmeden ve herhangi bir yaptırıma da uğramadan, Alevi Bektaşileri “şeytan ruhlu ve zındık” olarak nitelendirmiştir. Bu nefret söylemine karşın o günden bugüne ilahiyat ve Diyanet camiası özeleştiri yapmak yerine, siyasilerin de desteğiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Ankara’daki merkezinde onun da adının verildiği basında yer aldığı şekliyle “VİP” cami yaptırılmıştır.10 Şöyle diyor “mezheplerüstü, tarikatlar üstü ve cemaatlar üstü” Diyanet İşleri Başkanlığı’nın başkanlığı’nı da yapmış Akseki: “…Hülâsa: İbni Sebe’ ile başlıyan ve islâmlar arasında her (Akseki, 1948: 11) devirde kanlı hadiseler çıkarmış olan bu zındıkların mezheplerinin her memlekete göre bir adı vardır: En meşhur adı “Bâtıniye”dir… Bugün de bunun bakiyeleri vardır. Bunlar en sahih hadisleri de kabul etmezler. Irakda bunların adı Karamita ve Müzdekiyyedir…Horasanda bunlara Talimiye ve Melâhide denildiği gibi, Kırmıtın kardeşi olan Meymûne nisbetle Meymuniyye de denir. Mısırda meşhur “Ubeyd”e nisbetle Ubeydiyun; Şam’da Nusayriye, Dürzü, Tayamine adını alır. Filistinde Behaiye; Hintte Behere ve İsmailiye, Yemen’de Yamiyye, Kürdüstan’da Aleviyye, Türkler arasında Bektaşi ve Kızılbaş, Acemistan’da Babiye diye anılırlar…” (Akseki, 1948: 12) “…Bu eser muhtelif adlarla şurada burada türeyen ve her birisi kendini peygamber yerine koyarak şeytanî doğuşlarıyle halkımızın temiz akidesini bozmaya çalışanların maksat ve mahiyetlerini de pek güzel teşhir etmektedir. Bu bakımdan da bunun tercüme ve yayınında büyük faydalar vardır. Kötü emeller peşinde koşan bu şeytan ruhlu kimselerin tuzağına düşmekten milletimizi korumak en önemli bir vazifedir. Bu yoldaki ilmî yayınlarımıza imkân nisbetinde hız vereceğiz. Tevfik Allahtandır…” (Akseki, 1948: 13) Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi 677 sayılı yasa ile tekke ve zaviyeler kapatıldıktan sonra bütün mezheplere, dini topluluklara eşit bakan, hepsinin temsil edildiği bir kurum kurulamamış, din hizmetleri yukarıdaki ifadelerde açıkça vatandaşlar arasında ayrımcılık yapan ve yer yer bu ayrımcı fikirleri topluma da yayan bir dini anlayış,11 bütün toplumun da vergileriyle finanse edilmiştir. Akseki gibileri, vergileriyle maaş alarak bulundukları makamlarda örneğin Alevilere yönelik horlayıcı ifadeler kullanmaktan çekinmemişlerdir. Velhasıl 677 sayılı yasa sonrası dönem de Türkiye’de yaşayanların inanç özgürlüğünü sağlama bakımından çözüm üretememiş, toplumu tektipleştirmek şeklinde inanç özgürlüğüne aykırı sadece Sünnileri bir hizmet alanı olarak gören bu tutum geçmişten bugüne sürdürülmüştür.


AKP Döneminde 677 Sayılı Yasaya Bakış

Tarikatların kalkmasına ilişkin 677 sayılı yasa her ne kadar Tek Parti iktidarı sonrası dönemde eleştirilse de, değişiklik yapılması veya kaldırılması noktasında somut bir adımın atıldığı görülmemiştir. Burada devlet baskısından kaynaklanan korkular veya 677 sayılı yasaya ek olarak ünlü 163. Madde gibi yaptırımların da etkili olabileceği düşünülmekle birlikte, muhafazakar kesimlerin büyük sempati duyduğu ve destek verdiği Adnan Menderes, Süleyman Demirel iktidarları döneminde de bu yasaya yönelik herhangi bir adım atılmamıştır. Aynı yaklaşım Refah Partisi’nin hükümetin büyük ortağı olduğu dönem ve AKP’nin 13 yıllık iktidar dönemleri için de söylenebilir. Dinsel alanda gerçekleştirilen pek çok kısmi değişikliklerin gerçekleştirilmesinin ötesinde 677 sayılı yasa çok daha temel bir öneme sahiptir. Nedense Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye tipi “laik” modelinin bir ürünü olan ve devletin Diyanet eliyle kontrol altında tuttuğu bu dinsel yapılanma, her fırsatta o dönem uygulamalarını eleştiren kadrolar tarafından da nasıl oluyorsa benimsenmiş durumdadır. Anlaşılan cumhuriyet dönemi süresince sağ ve/veya İslamcı iktidar kadroları tarikatlara sempati duymalarına, hatta kimileri Turgut Özal gibi Nakşibendi tarikatına mensup olmalarına rağmen, kendileri de tarikatlara yönelik yasakların kaldırılması için girişimde bulunmamakta, toplumsal alanda tarikatların hareket edebilmesine imkan tanınmamaktadır. Dinin toplum üzerindeki etkisini mümkün olduğunca sınırlandırmayı amaçlayan Cumhuriyet kurucu iradesinin oluşturduğu, mütedeyyin kesimlerce dini alana devlet müdahalesini simgeleyen Diyanet İşleri Başkanlığı kurumu, geleneksel İslam tarihi içerisinde yüzyıllara dayalı bir yere sahip olan tasavvuf hareketlerinin örgütlenmiş hali olan tarikatlara tercih edilmektedir.




AKP Dönemi (2002’den Günümüze) Diyanetten Sorumlu Siyasi-Bürokratik Yapı

28 Mayıs 1999-18 Kasım 2002 tarihleri arasında iktidarda kalan ve Bülent Ecevit’in başbakanlığında kurulan 57. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin iktidar döneminin sona ermesinden günümüze AKP iktidarından söz edilebilir. Bu hükümet, Erdoğan’ın siyaset yasağı nedeniyle AKP Kayseri milletvekili olan Abdullah Gül başkanlığında kurulan ve Gül Hükümeti olarak da bilinen kısa süreli 58. Hükümetin işbaşına gelmesiyle başlamıştır. 18 Kasım 2002’de kurulan bu hükümet 14 Mart 2003 yılında 59. AKP hükümetine kadar kısa bir süre görev yapmıştır. Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında12 59. Hükümet veya 2. AKP Hükümeti kurulmuştur. Bu hükümet 14 Mart 2003 – 29 Ağustos 2007 tarihleri arasında görev yapmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin 60. Hükûmeti ise 2. Erdoğan Hükûmeti olarak da adlandırılan ve 29 Ağustos 2007 – 6 Temmuz 2011) görev yapan hükümettir. Bugün ise Hükûmet ve parti başkanlığını Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında kurulmuş bulunan 61. Türkiye Hükümeti görev yapmaktadır. Sözünü ettiğimiz bu dönemden yani 14 Mart 2003 tarihinde kurulan ilk AKP hükümetinden bugüne Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan sorumlu bakanlar ve görevde oldukları zamanlar da şu şekildedir:



Mehmet Aydın (14 Mart 2003 – 28 Ağustos 2007)

Mustafa Said Yazıcıoğlu (29 Ağustos 2007 – 1 Mayıs 2009)

Faruk Çelik (1 Mayıs 2009 – 6 Temmuz 2011)

Bekir Bozdağ (6 Temmuz 2011den itibaren)



Yukarıda sıralanan bakanlardan Mehmet Aydın İlahiyat Fakültesi profesörlerinden ve Mustafa Said Yazıcıoğlu’da yine İlahiyat Fakültesi Profesörlerinden olup, aynı zamanda 1987-1992 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı görevinde bulunmuştur. Faruk Çelik, Yüksek İslam Enstitüsü’nün yanısıra işletme eğitimi alırken, Bekir Bozdağ İlahiyat Fakültesi’nin yanısıra Hukuk Fakültesi’ni de bitirmiştir. Yine AKP döneminde üç Diyanet İşleri Başkanı’nın görev yaptığını görüyoruz. Bunların adları ve görev yaptıkları dönemler şu şekildedir: Mehmet Nuri Yılmaz (3 Ocak 1992’de atandı – 17 Mart 2003’te istifa etti.),13 Ali Bardakoğlu (28 Mayıs 2003’te atandı – 11.11.2010’da istifa etti.), Mehmet Görmez (1.11.2010’da atandı – hala görevde)



Burada bu idari-bürokratik süreci vermekten amaç AKP iktidarı süresince görev yapan siyasi ve bürokratik yapı içerisinde yer alan siyasi ve bürokratların ve görev yaptıkları tarihlerin bilinmesi içindir. Ayrıca bu kesimin Sünni inanç ve geleneğe mensup ailelerden geldikleri tahmin olunabileceği gibi, alınan eğitim itibariyle de Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşundan bugüne hakim Sünni din anlayışından geldikleri görülmektedir. İmam-Hatip Liseleri, Yüksek İslam Enstitüleri ve daha sonraki isimleriyle İlahiyat Fakülteleri sadece Sünni İslamı esas alan orta eğitim ve yüksek öğretim kurumları olarak tasarlanmış ve bu amaca yönelik faaliyet göstermişlerdir. Alevilerin talepleri konusunda, bir Sünni olarak ne kadar istekli olabilecekleri bir yana, bulundukları siyasi bürokratik görevler de buna pek müsait gözükmemektedir.




AKP Hükümeti’nin 677 Sayılı Yasaya Bakışı

Daha önce de ifade edildiği üzere 677 sayılı yasa vd. düzenlemeler sonucunda cumhuriyetin kuruluşundan bugüne devletin din politikaları Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden yürütülmüştür. Bu kurum yapılanması ve din hizmetleri anlamında Sünni Hanefi İslam’ı esas alması nedeniyle de Aleviler din hizmetleri alanından bütünüyle dışlanmışlardır. Burada milli eğitim ve din eğitimi alanında da bu politikanın aynen sürdürüldüğünü eklemek gerekir. AKP öncesi ve sonrası dönemde tarikatların varlığı devletin kontrolündeki Diyanet kurumunun merkezinde olduğu dini alanın yapılanmasına tehdit olarak görüldüğü için de Atatürk tarafından uygulamaya konulan 677 sayılı yasanın değişmesi yönünde çaba gösterilmemiştir. Bu durum AKP döneminde de aynı şekilde devam etmiştir. Bu yasanın değişmesine yönelik engel olarak esas olarak Alevilerin kısmen de laik çevrelerin muhalefeti gösterilse de, mütedeyyin kesimlerin hassas olduğu başka konularda olduğu gibi bu yasaya yönelik ısrarlı bir girişim söz konusu olmamıştır. Bu durum Sünni çoğunluğun ve onu yönlendiren ilahiyat, diyanet camiasının 677 sayışı yasaya yönelik pek de şikayetlerinin olmadığı anlamına gelmekte değil midir?



Bugünkü statükoyu savunan devlet bürokrasisi, Diyanet ve ilahiyat çevreleri bugünkü din alanına yönelik yasal çerçeveyi belli argümanlar üzerinden meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Bunlardan en önemlisi ise Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mezhepler üstü, cemaatler üstü ve tarikatlar üstü bir hizmet sunduğu şeklindeki gerçeği yansıtmayan ön kabulüdür. Bu argümanları savunanların, bu kurumun Şafii’lerle ilgili bir ilmihali ancak 2011 yılında yayınlayabildiğini, güneydoğudaki Şafii vatandaşların dinsel hizmetleri görmek üzere melelerin ancak birkaç yıl önce görevlendirilebildiklerini, Alevilerin inanç ve ibadetlerinin ise bütünüyle görmezden gelindiği gerçeğini, mezhepler üstülük, cemaatler üstülük ve tarikatlar üstülük ölçütleri ışığında değerlendirmeleri gerekmektedir. Bu statükonun değişmemesi için inkılap yasalarına ve zaten olmayan mezhepler üstü, cemaatler üstü ve tarikatlar üstü bir ortamın bozulacağına bel bağlamak, bugünkü mezhepçi yapılanmanın devamından yana olmak demektir. İlahiyat camiası bu yönde olası değişikliklere karşı yukarıda ifade ettiğimiz yapay gerekçelerle hareket etmektedir. Bu konuda şu alıntı yeterince açıklayıcı olur kanaatindeyim. “…Aleviliğin Bektaşiliğin Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsilinin başka tarikat ve cemaatlerin de temsili anlamına gelebileceği, bunun da tarikat ve cemaatleri yasaklayan 677 sayılı “inkılap Yasası”na aykırı olmanın yanında, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel islami anlayış çerçevesinde -mezheplerüstü, cemaat ve tarikatlarüstü- hizmet sunma anlayışına zarar verebileceği endişesi gündeme getirilmektedir…” (Küçük, 2011: 193) Burada şu sorunun sorulmasına ise gerek duyulmamaktadır: Milyonlarca Alevi yurttaşı dışlayan, hizmet götürmeyen bir din eğitimi ve din hizmetleri anlayışını bu şekilde daha ne kadar sürdürülebilir? Avrupa ülkelerinde eşitlik ilkesi çerçevesinde diğer inanç topluluklarının yanısıra Alevilerin de inanç özgürlükleri tanınırken, Alevilerin kendi ülkelerinde üvey evlat muamelesi görmeleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülen Alevi taleplerine ilişkin davaların kaybedilmesi uluslararası alanda Türkiye’nin imajına büyük zarar vermeye devam etmeyecek mi?



Burada AKP döneminde 677 sayılı yasaya ilişkin tartışmalara da değinmek istiyoruz. Bu dönemde zaman zaman Cemevlerinin yasallaşmasının engellenmesi için 677 sayılı yasaya başvurulduğu görülmektedir. Örneğin AKP’nin Diyanet’ten sorumlu ilk bakanı olan Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın Alevi dedeleriyle görüşmesi sırasında “Cemevlerine yasal statü kazandırılmasına” yönelik talepler ve “Biz cemevlerinin ibadethane kapsamına alınmasını istiyoruz” ifadesi üzerine buna karşı çıkarak şu cevabı vermiştir: “Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına İlişkin Kanun var. Bu kanuna göre sizin cemevi açmanız kanuna aykırıdır. Bu nedenle cemevlerini kültür merkezi olarak açabilirsiniz”14



Daha sonraki dönemde Diyanetten sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik TRT Haber’de 2010 yılında katıldığı bir programda ise “…Cemevlerine statü verilmesi konusu, çalıştaylarda tartışılan önemli konulardan biridir. Cemevlerine statü verilmesi konusunda bir mutabakat sağlandı. Kimler bu mutabakatı sağladı; hem Sünni önderleri hem Alevi önderleri, sivil toplum ve üniversitelerden gelen çalıştay katılımcıları ile Cemevlerine bir statü verilmelidir noktasında bir ittifak sağladı. Bunu gördük ve rapora da yazdık. Fakat bu statü nasıl olacak konusu şu anda uğraştığımız ve bizi gerçekten yoran bir konu. Bir sonuca varma noktasındayız. Bir hukuk komisyonu kurduk. Bu komisyon bir çalışma yaptı. 4-5 alternatif ortaya koydu. Bakanlar kurulunda da bu alternatifleri değerlendirdik. Bakın Cemevlerinin statüsü ile ilgili bizim elimizi bağlayan hukuk devletinde bazı unsurlar var. Tekke ve zaviyeler kanununda çok açık şunu söylüyor, “Bilumum tekke ve zaviyeler kapatılmıştır. Mescitler ve camiler istisna tutulmuştur.” Bununla kalmamış Anayasa 174. Maddeye de taşınmış. Bu da değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen maddelere yani laiklik ilkesine atıfta bulunuyor. Şunu söyleyebilirim Cemevleri ile ilgili Alevilerin talebini karşılama zorunluluğunda kendimizi hissediyoruz. Ama mevzuatı görmemezlikten gelemeyiz. Buna vereceğimiz cevap aynı zamanda toplumsal birlikteliğimizi de güçlendirmeli. Bu konuda çözüme doğru gidiyoruz ama arayışımız kolay değil; deveyi iğne deliğinden geçirmek gibi…”15



Alevi Çalıştayları sürecinden sonra da Aleviliğe ilişkin açılım haberleri eksik olmamıştır. Aynı şekilde Çalıştaylar sürecini de yürüten Diyanet’ten sorumlu Devlet Bakanı olan Faruk Çelik sonrasında bu göreve gelen Bekir Bozdağ’ın, basında yer alan bir haberde oluşturulan heyetin Alevi açılımı ile ilgili çalışmalarını tamamladığı ifade edilmekte, ilk olarak Başbakan’a sunulacak olan raporun, eylül ayı içinde Bozdağ tarafından açıklanacağı vurgulanmaktaydı. Bu raporda Cemevlerinin yanı sıra, 677 sayılı Tekke ve Zaviyeler Kanunu'nda bir değişikliğe gidilmesi önerilmekteydi.16 Bunun ardından yine AKP’nin resmi sitesinde yer alan bir açıklamada, Bozdağ, bir gazetecinin tekke ve zaviyelerle ilgili yaptığı açıklamalarla ilgili sorusu üzerine, açıklamalarının basında farklı bir şekilde yansıtıldığını ifade etmiştir. Bozdağ 677 sayılı yasaya da değinen açıklamasına şöyle devam etmiştir: “…Biliyorsunuz tekke ve zaviyelerin kaldırılması türbedarlıkların sona erdirilmesi, bazı unvanların ve kisvelerin giyilmesini yasak eden kanuna göre müridlik, çelebilik, seyyidlik, dedelik, babalık gibi unvanlar yasaklanıyor. Bu unvanlara hizmet verilmesi, bu unvanlara ait kıyafetlerin giyilmesi de yasaklanıyor. Biz bu tartışmayı yaparken böylesi bir kanun var ortada ve bu alanda kullanılan Alevi vatandaşlarımızın kullandığı bütün sıfatları yasaklayan bir düzenleme var burada. O zaman bu düzenleme ortada dururken bu noktada konuşmaların, tartışmaların yanlış yapıldığını ben söyledim…” Konunun doğru yerden tartışılması gerektiğini belirten Bozdağ, “…Bugün dedeliği yasaklayan, dedelik sıfatını taşıyanlara hizmet vermesini yasaklayan kanun bu kanun. Öyleyse bu kanunu yok sayarak bu konudaki tartışmalarda sağlıklı bir yere gelemeyiz…” diyen, Bozdağ tartışmayı doğru yerden yapmak gerektiğini vurgulamış ve şöyle devam etmiştir: “…Doğru yerde durmak, tartışmayı doğru yerden yapmak lazım. Biz onu söyledik. Ancak oradan CHP'liler 'biz bu oyuna gelmeyiz. AK Partililer ne istiyor, tarikatların, tekkelerin yeniden açılmasını istiyor' diye başka bir noktaya götürüldü konu. Fevkalade yanlıştır. Bizim dediğimiz şey, burada çelebilik, dedelik, müritlik, babalık, halifelik gibi Alevi vatandaşlarımızın, alevi inancı çerçevesinde kullandıkları sıfatların tamamını bu kanun yasaklıyor. Öyleyse burada bir iyileştirme yapılacaksa bunu tartışmak, bunu görüşmek lazım. Siz bu kanunu yok sayarak, bunu tartışmayarak bir yere varamazsınız. Biz onu söyledik. Çünkü Anayasa'nın 174. maddesi bu kanunun anayasaya aykırı anlaşılamayacağını ve aykırı yorumlanamayacağını da söylüyor. Öyleyse bunu tartışmak yanlış bir şey değildir. Benim söylediğim şey budur. Yoksa tekke ve zaviyelerin yeniden açılmasıyla ilişkin bir şey değil. Tamamıyla bu konu çerçevesinde bir tartışma noktasında tartışmanın doğru zeminde yapılması için, yapılmış bir öneridir. Her hangi bir çalışma yok…”17



Yine TBMM Başkanlığı’na başvuran Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün Mecliste Cemevi talebine ilişkin TBMM Başkanlığı’nın verdiği yazılı cevap, Diyanet tarafından oluşturulan ve devlet kurumlarının ve hükümetlerin de kullandığı savunma stratejisi, temel insan hak ve özgürlüklerini esas almadığı gibi “laik” devleti mezhepçi bir statüyle karşı karşıya bırakmaktadır. TBMM Başkanlığı’nın Mahkemeye savunma niteliğinde sunduğu 677 sayılı yasaya da atıfta bulunmakta ve Diyanet’in görüşlerini dayandırmaktadır. Cemevi talebine karşı Diyanet’in argümanlarıyla 677 sayılı yasaya gönderme yapılmaktadır: “…Konunun bir diğer boyutu, cemevlerinin ibadet yeri olarak nitelenip nitelenmeyeceği noktasına ilişkindir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği 17 Aralık 2004 tarihli ve 1773 sayılı yazıda “İslam’ın bir alt yorumu olan Aleviliğin, İslam’ın ortak ibadet yerleri olan ‘cami ve mescit’ler dışında ayrı bir ibadet yerinin olmayacağı, belirtilen sebeplerle, cemevi ve benzeri yerlerin ibadet yeri kapsamında değerlendirilmesine imkan bulunmadığı” belirtilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı, bu görüşünü İzmir 11. Asliye Hukuk Mahkemesinin 07.09.2004 tarihli ve E.2004/239-K.2004/355 sayılı kararına ve 30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun’un 1 inci maddesi Madde 1 – Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhının tahtı tasarrufunda gerek suveri aharla tesis edilmiş bulunan bilümum tekkeler ve zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakkı temellük ve tasarrufları baki kalmak üzere kamilen seddedilmiştir. Bunlardan usulü mevzuası dairesinde filhal cami veya mescit olarak istimal edilenler ipka edilir…” hükmüne dayandırmaktadır.


Diyanet İşleri Başkanlığı; bu madde ile tekke ve zaviyelerin kaldırıldığına, ancak bunlardan cami ve mescit olarak kullanılanların önceki durumunda bırakıldığına dikkat çekmiş; bu madde hükmünden “cami ve mescit” dışındaki yerlerin ibadethane olarak kullanılamayacağının anlaşıldığını” belirtmiş ve yapılan müteaddit açıklamalarda; “Müslümanların ortak mabedinin mezhep, meşrep, dini inanış ve pratik ayrımı olmaksızın Cami ve mescitler olduğu, cemevlerinin de ülkemizin sosyo-kültürel ve mistik alanda korunması ve yaşatılması gereken zenginlikleri arasında bulunduğunu” ifade etmiştir…”



Çalıştaylar sürecinde de 677 sayılı yasa konusu gündeme gelmiş ve Sünni kesimin aslında bu yasanın değişmesini arzuladığı ancak Alevilerin buna sıcak bakmadığı şeklinde muğlak ifadelerle konu geçiştirilmiştir. Oysa resmi görüşten ve sünni ilahiyat, diyanet çevrelerinden yaptığımız alıntılar ve somut icraatlere bakıldığında bu yönde bir değişikliği istemeyen çevrelerin kümler olduğu çok rahat bir şekilde anlaşılabilir. Alevi Çalıştayları Nihai Raporu’nda yer alan ifadeler şu şekildedir: “…Halen ülke genelinde meșruluğu hiçbir yasal dayanağa dayanmıyor olsa da cem evleri fiili bir durum olarak (de facto) varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Aynı șekilde pek çok Sünni tarikatının da yașadıkları hukuki meșruiyet engellerine rağmen, varlıklarını fiilen sürdürdüğü bilinmektedir. Bu bağlamda cem evlerini ve ilgili diğer kurumları, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nu görmezlikten gelerek ele almak yerine sorunu bütün evsafıyla birlikte tartıșmak ve çözüm yolunda, sonuç alınabilir adımların takipçisi olmak gerekir. Çalıștaylarda özellikle Sünni katılımcılar, cem evlerinin statü kazanabilmesi için Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun gözden geçirilmesinin șart olduğunu vurgulamıșlardır. Ancak Alevi katılımcılar sorunlarının çözümünde bu derecede derinlikli bir müdahaleye hiçbir șekilde ihtiyaçları olmadığını, ilgili kanun maddelerine fiili durumlarını açıklayıcı bir ibarenin konulmasının kendileri için yeterli olacağını ifade etmișlerdir…”


Sonuç olarak özellikle son yıllarda belediye meclislerinde Cemevlerinin ibadethane statüsünde kabul edilmesi yönünde çeşitli örnekler bulunmakla birlikte, TBMM’de bu yönde verilen çok sayıda önerge iktidardaki AKP hükümetinin oylarıyla reddedilmiş bulunmaktadır. Ayrıca 677 sayılı yasanın değişmesine yönelik iktidar kanadından söylemin ötesinde, somut bir girişim de sözkonusu olmamıştır. Bilakis bu yasanın sonrasında şekillenen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın daha da güçlendirilmesi ve devletle olan bağlarının arttırılması yoluna gidilmektedir.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 20.05.2019, 16:56   #30
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
35 Mesajına 37 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Halk Fırkası’ndan ve Günümüz CHP’sine 677 sayılı Yasaya Bakış

Bilindiği üzere 677 sayılı yasanın mimarı Halk Fırkası’nın18 da kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’tür. Yasa dini alanın devletin kontrolü altına alınması amacıyla çıkarılmış, ancak kuruma kuruluşta da hakim olan Sünni İslam karakteri giderek, başta Aleviler olmak üzere diğer dini toplulukların bu alandan dışlanması ve ayrımcı uygulamalarla karşılaşılması sonucunu yaratmıştır. 1950’li yıllara kadar tek parti olan ve içerisinde daha sonra Demokrat Parti siyasi kadrolarını da barındıran CHP zaman içerisinde değişen koşullara bağlı olarak, giderek varlığını sürdürmesinde önemli payı olan Alevi seçmen kitlesi ve Türkiye’nin yaşadığı dönüşümün sonucu olarak, Cemevlerine gerek TBMM’de gerekse belediyelerde19 ibadethane statüsü tanınması konusunda girişimlerde bulunmuştur. Ancak gelinen bu nokta bu zamana kadar uygulanan yanlış din politikaları noktasında CHP’nin sorumluluğunu azaltmayacaktır. 1990’lı yıllara kadar CHP’den Demokrat Parti’ye, Adalet Partisi’nden ANAP’a ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nde 677 sayılı yasanın bir sonucu olarak ortaya çıkan ve sorunlu bir şekilde yapılandırılmış Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devamlılığı yönünde bir görüş birliğinin var olduğu söylenebilir. Ancak zaman içerisinde yaşanan gelişmeler, CHP’nin bu geleneksel politikasını da değiştirmeye yöneldiğini göstermektedir. AKP ise bir yandan sorunlu yapıyı daha da bozacak bir, Diyanet’i idari, mali ve personel yönünden güçlendirme politikası izlemekte, öte yandan da Alevilere yönelik müzakereler yürütmekle birlikte Cemevleri, zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri20 gibi konularda gerekli adımları atmamaktadır.



677 sayılı yasa CHP’ye hakim genel görüş itibariyle hem bu yasanın laikliğin bir gereği olduğu, hem de bu yasaya da halel getirmeyecek şekilde Alevilikle ilgili çözüm üretilmesi şeklinde genellenebilir. Bu görüşün bir bölümünü anlamak için yukarıda değinilen Bozdağ’ın 677 sayılı yasaya da değindiği açıklamalarına ana muhalefet partisi CHP milletvekilinin U Bayraktutan’ın verdiği şu soru önergesi açıklayıcı olacaktır. Bayraktutan, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ tarafından cevaplandırılması istemiyle TBMM Başkanlığına verilen soru önergesinde Bozdağ’ın tekke ve zaviyelerin tekrar açılmasına yönelik ifadelerine değinerek şu soruları sormuştur: “…TBMM Bütçe Plan Komisyonu’nda yaptığınız konuşmada 1925 tarihinde kabul edilen tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin kanun metninden hükümler okuyarak tekke ve zaviyelerin açılmasına ilişkin ifadeleriniz olmuştur. Devrim yasaları ile kaldırılan tekke ve zaviyelerin açılması önerisi Türkiye Cumhuriyeti Başbakan yardımcısına yakışmamaktadır. Bu bağlamda;



1- Tekke ve Zaviyelerin açılması önerisi Cumhuriyet devrimlerine, Mustafa Kemal Atatürk’e karşı olduğunuzu mu ifade ediyorsunuz?

2- Tekke ve Zaviyeler açılmış olsaydı siz eğitiminizi Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi yerine tekke ve zaviyelerde mi gerçekleştirecektiniz?

3- Tekke ve zaviyeler açılırsa kendi çocuklarınızı, yakınlarınızı eğitimlerini yapmak için buraya mı göndereceksiniz?

4- Atatürk’ün ve onun en büyük eseri olan Cumhuriyetin sayesinde şu an bulunmuş olduğunuz koltukta oturduğunuzun farkında mısınız?

5- Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması, 30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilip 13 Aralık 1925 tarihli Resmi Gazete’ de yayınlanarak yürürlüğe giren 677 sayılı kanun ile uygulamaya konmuş bir Atatürk Devrimidir. Bu tür açıklamalarınızla Atatürk’ün Cumhuriyet devrimlerine açıkça bir başkaldırıda bulunduğunuzun farkında mısınız?...”21 Öte yandan ise CHP’li belediyeler ve milletvekilleri ve ayrıca kadrolar ve taban itibariyle CHP ile yakın bir çizgiye sahip DSP’nin koalisyon ortağı olduğu dönemde zaman zaman Diyanet’in yeniden yapılandırılmasına, Cemevlerinin yasallaşmasına, ibadethane statüsü verilmesine yönelik girişimlerde bulunmaktadırlar. DSP’nin önergesiyle Alevi dernek ve vakıfları arasında paylaşılmak üzere ilk ve bir kez Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Merkezi Vakfı üzerinden genel bütçeden küçük bir maddi katkı sağlanmıştı. (Schüler, 2001: 153) Oysa bu konu böyle geçici adımlarla halledilebilecek bir konu olmayıp, kalıcı çözümler üretilmesi için bu konularda 677 sayılı yasanın da içerisinde bulunduğu pek çok yasal değişikliğe ihtiyaç bulunduğu aşikardır.



677 Sayılı Yasaya Sünni Kesim İçerisinde Farklı Bakışlar

Az sayıda olmakla birlikte konuya yönelik farklı bakış açılarının da var olduğu görülmektedir. Bunlar yasanın tümüyle kaldırılması veya yasaya Alevilikle ilgili sıkıntıları hafifletmesi öngörülen ek maddeler ilave edilmesi şeklindedir. BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın TBMM’ye sunduğu önergesi kanunun tümüyle kaldırılması şeklindedir. Tan Meclise 677 sayılı yasaya ilişkin kanun teklifi önergesi vermiş, bu yasanın kaldırılması ile Nakşibendilik, Kadirilik, Halvetilik, Cerahilik gibi tarikatlar ile Alevi Bektaşilere ait ünvanların da yasak olmaktan çıkacağını vurgulamıştır. Tan, kanuna ilişkin önerisinin gerekçesiyle “…Ülkemizde yaşayan farklı inançların görüşlerin ve mezheplerin kendi okullarını açmalarına, müfredatlarını belirlemelerine ve dini cemaatlerin yeniden örgütlenmelerine, sosyal yaşamda yeniden yer almalarına imkan tanınmalıdır…’’ demektedir. Ayrıca Tan, yasak olmasına rağmen halen birçok tarikat, tekke ve medresenin, faaliyetlerini sürdürdüğünü de kaydederek, devletin tüm dinler ile mezheplerin ibadetlerine de eşit yaklaşması gerektiğini savunmuştur.22 Ayrıca Sünni kesim içerisinde az sayıda ve yasada değişiklik yapılması yönünde görüşler ifade eden ve çok sayıda yazılar yazan kişilerden olan Müfid Yüksel 677 sayılı yasanın kaldırılmadan yapılacak bir ek ile bazı sorunlara çözüm bulunabileceğini ifade etmektedir. Ona göre, 1 Mart 1950’de İsmet İnönü döneminde 677 sayılı yasaya ek bir fıkra eklenerek, bazı türbelerin açıldığını ve buralara Kültür Bakanlığı bünyesinde memur ve hizmetliler atandığını ifade ederek, Cemevlerine ilişkin şöyle bir ek fıkra eklenebileceğini önermektedir: “…Alevî-Bektâşî inanç kurum ve merkezleri, 'Dergâh' şeklinde ve statüsünde açılır. 'Dergâh' şeklinde ve statüsünde açılacak Alevî-Bektâşî inanç kurum ve merkezleri Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde teşkil edilecek bir üst kurulca temsil edilir ve denetlenir…”23



Geleneksel Alevi Bektaşi İnanç Örgütlenmesi: İçerisinde Tekkeler ve Ocaklar’ın Yeri:

Osmanlı’dan Cumhuriyetin kuruluşuna kadar, 1826 sonrasında kesintiye uğramakla birlikte Anadolu ve Balkanlar’da faaliyet gösteren önemli tekke/dergahlardan bazıları şunlardır: Hacı Bektaş Veli Dergahı (Hacıbektaş), Abdal Musa Sultan Dergahı (Antalya), Battal Gazi Dergahı (Eskişehir), Şücaettin Veli Sultan Dergahı (Eskişehir), Şahkulu Sultan Dergahı (İstanbul), Çamlıca Dergahı (İstanbul), Karyağdı Baba Dergahı (İstanbul), Karaağaç Dergahı (İstanbul), Erikli Baba Dergahı (İstanbul), Nafi Baba Dergahı (İstanbul), Takkeciler Dergahı (İstanbul), Bademler Dergahı (İstanbul), Dilaver Baba Dergahı (İstanbul), Gül Baba Dergahı (Macaristan), Piri Baba Dergahı (Merzifon). Bunlara ek olarak, Dimetoka’da Seyyid Ali (Kızıl Deli) Sultan Dergahı, Kahire’de Kaygusuz Sultan Dergahı, bugünkü Romanya Babadağ’da Sarı Saltuk Dergahları da Cumhuriyet öncesi dönemde yüzyıllarca faaliyet göstermiş, Babagan Bektaşiliğine mensup kitlelere hizmet vermiş önemli dergahlardandır.24 Bugün bu dergahlardan belli başlıları kurulan dernek ve vakıf gibi kurumların öncülüğünde yönetilmekte ve Alevilere dinsel ve kültürel alanda hizmetler sunmaktadırlar. Kimilerinin de arazileri zaman içinde başka amaçlarla kullanılmış ve tarihi kalıntılarıyla birlikte yok edilmişlerdir. Türkiye’de resmiyette Cemevleri gibi bunların korunabilen bazıları da dernek veya vakıf olarak faaliyet göstermekte, ibadethane olarak tanınmamakta ve resmiyete dayalı muhafazakar baskılarla, tarafgir uygulamalarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Şahkulu Sultan Dergahı örneğinde vakıf arazileri zaman içerisinde talan edilen bur dergah bir yandan da Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde düzenli olarak kira bedeli ödemektedir.25



Dedebabalara bağlı Alevi grupların dışındaki ve daha çok kırsal alanlarda yaşayan Aleviler, ocaklar şeklinde örgütlenmişlerdir. Daha önce de ifade edildiği üzere Ocaklar, Alevi ulularının soyundan gelen Dede ailelerine verilen genel isimdir. Her Alevi, Dede olsun Talip olsun, bir Ocak’a bağlıdır. Ana Ocaklar zamanla genişleyerek, çok sayıda alt ocaklar ortaya çıkmıştır. Yüzyıllar içerisinde Aleviliğin sürekliliği bakımından Ocak sisteminin çok önemli roller üstlendiği görülmektedir. 677 sayılı yasa ile Sünniler bakımından tarikatların cami, mescit şeklinde varlığını sürdürebilmeleri sağlanırken, Aleviler ya Sünnileşmek ya da geleneksel tekke veya Ocak organizasyonunun dışında kalarak inanç ve kültürlerinden kopmak zorunda bırakılmışlardır.




677 Sayılı Yasaya Alevi, Bektaşilerin Bakışı

Osmanlı’da ilk başlarda tasavvufun ve onun kurumlaşmış şekli olan tarikatların oldukça etkili olduğu ve günlük hayatın bir parçası olarak toplum hayatında yer tuttuğu söylenebilir. Devletin giderek kozmopolitleşmesi ve genişlemesi sonucunda, ayrıca Sünni hilafetin de Osmanlı’ya intikali sonucunda giderek kitabi İslamın ve burada da doğal olarak Sünni din anlayışının etkili olması gelişmesi dikkati çekmektedir. Buna Anadolu toprakları ve halkı Safevi-Osmanlı rekabeti de eklendiğinde medrese odaklı resmi bir İslam anlayışının ortaya çıktığı söylenebilir. Osmanlı yer yer değişik tarikatları desteklemek suretiyle ve/veya tarikatları birbirlerine karşı kullanmak suretiyle tarikatlarla ilişkilerini sürdürmüştür. Çevreye mensup bulunan Kızılbaş, Alevi, Bektaşi kitlelerle mesafeli ve güce dayalı ilişki biçimini hep koruyan Osmanlı yönetimi, Babagan Bektaşiliği ile ortaklığını da 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra bitirmiştir. Daha sonra bu yasak hafifletilse de eski durumuna asla kavuşamamıştır. Bu dönemde merkeze uzak alanlarda bulunan Kızılbaş Aleviler ve Bektaşiler ise tekke veya ocak sistemi içerisindeki kapalı cemaatler halinde devletle mesafeli ilişki durumlarını korumuşlardır. Cumhuriyet sonrası dönemde 677 sayılı yasa ile tekke ve zaviyelerin kapatılması sonrasında Aleviler doğrudan olumsuz yönde etkilenmişlerdir. Alevilerin toplanma yerleri genellikle tekkelerinin ve ocak merkezlerinin bulunduğu yerlerdi. Sünnilerin ise yüzyıllardır tekkelerinin yanı sıra, cami ve medrese gibi devlet destekli kurumları da bulunmaktaydı. Yeni Cumhuriyet idaresince 30 Kasım 1925’te çıkarılan 677 sayılı yasayla, tekke, zaviye ve türbeler kapatılmış, seyitlik, şeyhlik gibi unvanların kullanılması da yasaklanmıştı. Tekke ve zaviyeler kapatılınca Sünniler camilerde aynı işlevleri devam ettirebilirlerken, Aleviler böyle bir olanaktan yoksun kaldılar. Cem ibadetlerini Osmanlı döneminde olduğu gibi yine gizli ve köyün çeşitli noktalarına gözcüler dikerek yürütmek zorunda kaldılar. Bu durum özellikle devlet destekli Sünni kültürün hakim olduğu kentsel alanlarda çok daha etkili oldu ve zaman içinde giderek geleneksel Alevi inanç ve kültüründen uzaklaşmaya yol açtı. Yine bu yasanın kabulü sonrasında Alevi Dedeleri’nin Anadolu’da dolaşarak taliplerini ziyaret etmeleri konusunda da sıkıntılar yaşanmış ve bu durum da Alevi inanç ve kültürünün zayıflamasında önemli rol oynadı.



Alevi-Bektaşi geleneğinin tekkelerin yasaklanması ve bazı ünvanların kullanılmasına ilişkin 677 sayılı yasaya yönelik etkili bir tepki göstermek şöyle dursun, destek de verdikleri görülmektedir.26 Bu noktada Çelebi Cemalettin Efendi ve Erikli Baba Dergahı’ndan Naki Baba’nın ifade be faaliyetlerinde bulmak mümkündür. (Şener, 1994: 82; Öz, 2004: 175) Bunda yüzyıllardır Sünni bir devlet imajına sahip olan ve uygulamalarında da bunu gösteren Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine en azından o sırada “laik”, “mezhep kimliği olmayan” ve bütün vatandaşlara eşit mesafede olacağı varsayılan bir yeni devletin ortaya çıkışına olan algı etkili olmuştur.



Aleviler ise Türkmenlerce kurulan Safevi Devleti’ne (Sümer, 1976) sempati ve destekleri sonrasında XVI. yüzyıldan itibaren kendilerine düşmanca bir siyaset güden Osmanlı’ya nazaran cumhuriyetin ilk başlarda “laiklik” yönündeki kazanımlarını dikkate alarak, yeni cumhuriyete ve onun kurucusu Atatürk başta olmak üzere kurucu kadroya olumlu bakmaktaydılar. Ancak din eğitimi ve din hizmetlerinin çoğunluğu oluşturan Sünnilik üzerinden örgütlenmesi, Alevilerin inanç alanında giderek daha da belirginleşen bir ayrımcılığa ve Türkiye Cumhuriyeti’nin “laiklik” adı altında belli bir inanç grubunun destekleme politikasının açığa çıkmasına neden oldu.



Alevilerin de zaman zaman gündeme getirilen 677 sayılı yasanın kalkmasına ilişkin tartışmaların, laiklik ilkesinin ortadan kaldırılmasına yönelik gizli bir amaç içerdiğine yönelik bir algıya sahip oldukları görülmektedir. Bu yasaya ilişkin tartışmaların Cemevleri üzerinden yürütülmesi ve sanki bu yasanın kalkmasının sadece Alevilikle ilgili bir konu gibi sunulması eleştirilmektedir. Bu bağlamda Demirtaş şunları ifade etmektedir: “…Tekke ve zaviyelerin yasağının kaldırılmasıysa, ancak Türkiye’yi laiklikten daha da uzaklaştıran ve şeriat devletine yaklaştıran bir adım olmaktan öte bir işe yaramaz. Tekke ve zaviyeler üzerindeki yasak illaki tartışılacaksa da, ki ben tartışılmasından yanayım, bu cem evleri üzerinden değil bir başka zeminde yapılmalıdır. Zira Alevilik bir tarikat olmadığı gibi cem evleri de tekke-zaviye cinsinden ikincil-tali bir ibadethane değildir. Cem evleri aynen cami-kilise-sinagog gibi Alevilerin birinci dereceden eşit ve eş ibadethaneleridir…”27


Aynı şekilde Cemevlerinin yasallaşmasına ilişkin tartışmalar gündeme geldiğinde hemen bu yasanın gündeme getirilmesine de aynı şekilde dikkat çekilmektedir. Bu yasanın Alevilerin en temel taleplerinin karşılanmamasına yönelik bir bahane olarak kullanıldığı ifade edilmektedir. Bu konuda basında yer alan bir değerlendirme şu şekildedir: “…Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Fevzi Gümüş ise AKP’nin Alevi sorununu çözmemek için devrim yasalarını ‘mazeret’ olarak gösterdiğini savundu ve hükümetin Alevi toplumu ile ‘dalga geçtiğini’ iddia etti…”28 Sorunlarına ilişkin duyarsızlık ve uzun yıllara dayanan çözümsüzlük, Alevilerin siyasi iktidarlara yönelik büyük bir güvensizlik duymaları sonucunu doğurmuştur. 677 sayılı yasayla ilgili iktidar cephesinden gelen açıklamalara yönelik tepkileri bu bağlamda değerlendirmek gerekmektedir.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
alevi, atatürk


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 00:05.


Powered by vBulletin® Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
Yazılan yazılar ve yayınlanan resimlerin tüm hakları yazan kişiye aittir. Site hakları Aleviweb.com adına saklıdır.

Yandex.Metrica