Go Back   Aleviweb.com - Alevi Alevilik ve Aleviler Forumu > Üyelerin Mekanı > Üyelerimizin Makaleleri

Üyelerimizin Makaleleri Üyelerimizin Alevilik, Siyaset ve Yaşam konusundaki makaleleri, denemeleri, edebi yazıları. Lütfen sadece KENDİ yazılarımızı paylaşalım ve MAKALE tarzında olmasına dikkat edelim.

Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 09.06.2015, 10:02   #1
Yazar
gnost
Forumla Bütünleşmiş
 
gnost - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 21.02.2006
Mesajlar: 3.867
Memleket: ÇORUM
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 95
İtibar Puanı: 1138
gnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı var

Ettiği Teşekkür: 828
1.206 Mesajına 2.509 Kere Teşekkür Edlidi


Standart Sol ve şiddet üzerine.

Sol ve şiddet üzerine..

''Mösyo burjuva önce siz vurun''

Sol kendi içinde taktiksel ve dönemsel olarak şiddeti politik bir araç,meşru müdafa algısı içinde kullanmıştır, kullanmaktadır.

Oysa Sosyalist Devrimi, binlerce ölümün yüzbinlerce yaralanmanın, ve kan kokusu taşıyan mermilerin garantörlüğünde üst sınıflara ve karşı devrimcilere dayatmak tarihin akışını bu yolla emekçilerin ve ezilenlerin lehine çevirmek pekala olasıdır.Ancak, asıl soru-sorun da burada başlamazmı? Şiddet bir defa başladığında onun nereye, kime zarar vereceğine karar vermek sizin kontrolünüzde olamaz.Ne kadar da ''titiz!'' Davranırsanız davranın milyonlarca şarapnelin bir hedefe yönelmesini sağlayamazsınız.Bu gerçeklikten bir adım daha yukarısı şiddetin toplumsal karşılığının olup olmamasıdır.Nasıl ki devletin halka karşı kullandığı ölçüsüz şiddet görüntüleri vicdanlarda olumsuzluk yaratıyorsa, bedeni parçalanmış bir militanında çok peşinden gidilir bir ikon olmadığını söyleyebilirim. Zalimin zulmüne karşı kılıç kullanmak da bir tercihtir ancak gerek üstteki çekinceler ve gerekse şiddetin kendi doğasından kaynaklı açmazları bulunmaktadır.Bu açmazları yaratan yada başlatan her kim olursa olsun döngü başladığında artık söylenecek söz de tükenir.

Sol tüm enerjisini düzen içindeki ''meşruiyete'' yaslanmaya harcayamaz şüphesiz.Ancak savaşın bitmesi için mevcuttaki görece Demokratik imkanlar,tüm yol ve yöntemler kullanılmalıdır.Bu imkanları kullanmaya çalışanlar değil onlara bu imkanları kısıtlayanlar teşhir edilmelidir.Gerçek Demokrasi ve gerçek halk katılımcılığı Devrimcilerin reddiyesi değildir olmamalıdır.

Şiddet ve onun karşısındaki şiddet toplumda ksrşılığı olan ve beklentisinde olunan bir aygıt olmadığına göre..Birleşik ve Demokratik bir zeminde, toplumun beklenti ve taleplerinide sorgulayarak, (feda eylemlerini bir an önce durdurup) yaşamak ve yaşatmak için kitle mücadelesine yönelmek hedefi saptırmaz.Beklentileri ve ülke-Dünya gerçekliğini karşılar.

''Silahlar erir, bombalar susar,kendiliğinden Sosyalizm gelir'' gibi hayal dünyasını geniş tutan birisi değilim.Ancak ''Bu gün ülkem solunun kimi taraflarında beklentileri yüksek tutmak adına yapılan bir kaç eylemin bendeki karşılığı bu.

Dünya ve Türkiye devrimci hareketinin birikimleri ve farlı yerlerde farklı sebepler ile ortaya konulan biçimsel mücadele biçimleri bu eleştirinin konusu değildir.Mesele bu gündür.Dün yada yarın değil.

gnost

___________________İMZA___________________
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
gnost Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 09.06.2015, 10:06   #2
Yazar
gnost
Forumla Bütünleşmiş
 
gnost - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 21.02.2006
Mesajlar: 3.867
Memleket: ÇORUM
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 95
İtibar Puanı: 1138
gnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı var

Ettiği Teşekkür: 828
1.206 Mesajına 2.509 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Şiddet, karşı mahallenin çocuklarının diğer mahallenin çocuklarına, bir anne-babanın evladına, erkeğin kadına, polisin yada göstericinin birbirine, hayvana, taraftarların birbirine, uyguladığı ve uygulayanın kazanması halinde ''haklı'' duruma yükseldiği bir gücü ele geçirme biçimidir.

Şiddeti siz kullanmasanızda, istemesenizde, sevmesenizde o sizi bulur.Etrafınıza (DÜNYA YA) bir bakın.Binlerce silah patlamaya hazır durur.Fabrikalar silah üretimine gece gündüz devam eder.Askeri üsler ,karakollar...Savaşlar, işgaller, sömürge ve paylaşım saldırıları.

Global ölçüde ve tarihsel akış içinde şiddet ve güç ikilemi artık belli merkezlerde toplanmış ve merkezileşmiştir.Sözgelimi şiddet yanlızca Devletin ''yasaları çiğneyenlere'' ''yasalara uygun olarak'' kullanabileceği bir olgudur.Hariçten kullanımı lanetli, yasak, suç ve kötüdür.

Peki Köroğlu'nun Bolu beyine karşı kullandığı şiddet neden bu denli sevildi? Yada bu meşruiyeti nasıl kazandı?

Elbette günün birinde şiddetin madurları da bu şiddete karşı şiddet ile cevap verme hakkını kendilerinde görebilirler.Madur veya mazlum olanların şiddette karşı koymaları bir haktır.Ege efeleri bu hakkı kullanırken veya Hasan Tahsin veya Deniz Mahir Ulaş...bir emir beklemediler.Baskıya, istilaya, soyguna, talana, işkenceye, sömürüye karşı verilecek olan mücadelede kimse emir beklemez.

Ancak, şiddet bir güç aracı olup Devrimci çizgisinden çıkarsa, kullananın özensizliği sayesinde amacından taşarsa meşruiyet orada biter ve kitleler nezdinde meşruiyetini kaybeder.

İşte PKK nın bir mirası olan bu meşruiyeti yitik şiddet anlayışı Urla daki durumun gerekçelerinden biridir.Yanına ekleyebileceğimiz ve asıl zemini oluşturan Devletin ve kolluk güçlerinin uygulamakta tereddüt etmedikleri oranı belirsiz şiddet, milliyetçilik orijinli ayrımcılık ve asimilasyon politikalarına girmeyeceğim.Ancak bu zeminde şiddeti kendi lehine bir araca dönüştürmek bir yana uyguladığı özensiz şiddet ile meşruiyetinden hızla sıyrılmış ve var olan zeminin çanağına su taşımıştır.Bir milli mesele olarak, Kürt imgeleri ve sembolleri ile yükselen milliyetçi anlayış bu zeminde diğer milliyetçi odaklar ile istesede istemesede çatışacaktı.On binlerce askerin sivilin militanın yaşamına malolan bu çatışmali yılların sonunda bir miras var.

Bu mirasın izlerini silmek zaman alacaktır ancak asıl sorun yeni gerekçeler üretecek olan tehlikeli yaklaşımlardır.Urla'da HDP ye yapılan saldırı karşısında bu nedenle vicdan muhasebesi yapmak lazım.MHP, CHP, AKP, DSP Urla'da siyaset yapabiliyorsa HDP neden yapamasın.Yada bana sorsanız. .

Hepsinin siyaseti bir yana Sosyalist siyaset bir yana.

gnost

___________________İMZA___________________
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
gnost Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 09.06.2015, 10:18   #3
Yazar
gnost
Forumla Bütünleşmiş
 
gnost - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 21.02.2006
Mesajlar: 3.867
Memleket: ÇORUM
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 95
İtibar Puanı: 1138
gnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı var

Ettiği Teşekkür: 828
1.206 Mesajına 2.509 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alıntı:
2. Kuvayı Milliye birliklerinde askeri düzen ve disiplin anlayışının olmaması ve kendi başlarına buyruk hareket etmeleri,

3. Suçlu gördükleri kimseleri hukuk devleti anlayışın aykırı bir biçimde kendilerinin cezalandırmaları,

4. İhtiyaçlarının karşılanmasında zaman zaman halka baskı yapmaları, halkın Kuvayı Milliye birliklerine olan güvenini sarsmıştır.



Meşruiyetini yitiren şiddette bir örnek.

___________________İMZA___________________
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
gnost Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 09.06.2015, 10:54   #4
Yazar
haziran_AW
yorgun savaşçı
 
haziran_AW - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler
Space Invaders Champion! Pacman Champion! Breakout Champion! Castle Defend Champion! Balloon Bomber Champion!
Tournaments Won: 1

Üyelik tarihi: 30.11.2006
Bulunduğu yer: ANKARA
Mesajlar: 3.603
Memleket: AMASYA
Cinsiyet:
haziran_AW - MSN üzeri Mesaj gönder
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 94
İtibar Puanı: 1415
haziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı var
haziran_AW - MSN üzeri Mesaj gönder

Ettiği Teşekkür: 3.577
1.695 Mesajına 3.780 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

sondan başlayalım.dünü unutan yada dünden ders almayanlar geleceğin zeminini hazırlayamazlar.yarınlar için vizyon sahibi olmayanlar da bu gün oldukları yerde dönüp dururlar.yani işin bana göresi dün de yarın da,bu gün bizler için önemlidir,yadsınamaz.

ülkem solunu nerden alıp değerlendirmeye tabi tuttuğunuz dün-yarın ikilemi açısından da önemli.osmanlı döneminde meydana gelen aydınlanma hareketleri cumhuriyeti doğurmuştur.Mustafa Kemalin bu aydınlanma hareketleri içinde doğup büyüdüğünü, kendi taktiksel stratejisini yaratarak aydınlanmacıların hiç birinde bulunmayan, doğal öngörüsel yetenekleri sayesinde dünyanın en başarılı devrimini gerçekleştirdiğini kabul etmeden günümüz soluna bakmak eksik kalacaktır.osmanlıda başlayan aydınlanmacı hareket Kuvayı Milliye ile emperyalizmi yenmiş,köhne osmanlıyı yıkmış ve devrimi gerçekleştirmiştir.eksiktir,yarım kalmıştır vs.

daha da geriye gidelim.ülkem soluna Köroğlundan bakmadan,Pirsultandan feyz almadan,Hallacı Mansura yeren olmadan,Şeyh Bedrettinle isyan ateşi tutuşturmadan yola çıkmak bize benliksiz bir sol getirir.bu açıdan fransız ve rus solundan değil anadolu hak,emek,özgürlük mücadelerinden güç almayı daha faydalı görürüm.etkileşimi reddetmem ama etkileyene de bağlanmam.Pirsultan dururken Lenine bel bağlamam.bu dışlayıcı tutum değil benlik mücadelesidir.benliksiz,kişiliksiz sol olmamalıdır.lenin "yarın yanağından gayrıyı" bilmez,"dostun gülü" nasıl can yakar,bolu beyi nasıl bir zalimdir anlamaz.evrensel bakar.ülkem solu damarlarında hisseder.güç alacağı temel daha sağlamdır.

Mustafa Kemal bunları anlamıştır.ezilen,hor görülen kendi milleti için yola çıkmıştır.milleti kucak açmış,çamlıbel gibi koruyup saklamış,yolundan inançla yürümüştür.bursa nutku denizi,mahiri yaratmıştır yıllar sonra.etkileşim yine bu toprağın devrimcilerinden alınan güçle olmuştur.onların bıraktığı izler üzerinde bir maraton başlatmıştır.kısa sürsede.

millete karşı yapılan her girişim başarısız olmuştur.ancak milletle birlikte olduğunda gelecek için umut taşımıştır."meşruiyeti" tartışmaya açılan ise öncelikle sol değildir.kuruluş bildirgesinin "marksist-leninist" söylemlerle başlıyor olması onu sol yapmaz,yapmamıştır,yapmayacaktırda.kullanılan şiddet emek sömürücülerine,sermaye patronlarına değil bizzat halkın emekçi,işçi,ezilen kesimini hedef almıştır.ağlayan anaların başı yazmalı anadolu köylüsü olduğu görülmektedir.Mustafa Kemali,Denizi,Mahiri koynunda saklayan anadolu köylüsü bu sebeple bahsedilen şiddete olur vermemiştir.çünkü bunun adı sol değil faşizmdir.

emperyal hizmetkarların farklı bir faşizmiyle(darbe dönemleri) dağıtılan/uyutulan sol bu gün uyanmaya ve bilinçlenmeye başlamıştır.68'lilerden miras uyku mahmuru ruh gezide vücud bulmuştur,haziran hareketiyle güçlenmektedir,tgb gençliğiyle ayağa kalkmaktadır,özgür kadınlar platformuyla emeklemektedir vs.hala "meşruiyet" kazandırılmaya çalışılan anlayıştan ve şiddetten uzak durmaya çalışılarak.demokrasiye ve insan hayatına hatta doğa hayatına sonsuz bir saygı çerçevesinde salt barış düşüncesiyle.35 yıldır milletin kanını emenlerin bu gün makyajlanıp sol adıyla piyasaya sürülmesi emperyalizmin başka bir oyunudur .anaların gözündeki yaş bin yıl da geçse kurumayacaktır.halen yemene ağıt yakan,çanakkale türküleri söyleyen anadolu halkı bu "meşruiyeti" heveslilerinin kursağında bırakacaktır.kuyruk acısı-evlat acısı hikayesi.

___________________İMZA___________________
zaman her zaman haklı çıkarmıştır beni.dile kolay 10 yıl oldu bu imzayı atalı.

yılandan korkmam yalandan korktuğum kadar(korkmadım)

nokta kadar menfaat için,virgül gibi eğilme(eğilmedim)

http://hizliresim.com/Po3PZ6][img]http://i.hizliresim.com/Po3PZ6.png

haziran_AW Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 09.06.2015, 11:01   #5
Yazar
gnost
Forumla Bütünleşmiş
 
gnost - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 21.02.2006
Mesajlar: 3.867
Memleket: ÇORUM
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 95
İtibar Puanı: 1138
gnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı var

Ettiği Teşekkür: 828
1.206 Mesajına 2.509 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Neyse devam edelim. Solun, ulusalcı çeteler ile, Aydınlık, TGB, gibi Halkların düşmanlarıyla ilgisi hiç olmadı. Yoldan çıkmış Kuvva nın halk kurtuluşu ile alakası yoktur.

___________________İMZA___________________
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
gnost Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
gnost Kullanıcısına bu mesajı için 2 üye teşekkür etti:
Amistofes (09.06.2015), deyişbeyi (11.06.2015)
Alt 09.06.2015, 11:01   #6
Yazar
Amistofes
Forumla Bütünleşmiş
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 06.06.2008
Mesajlar: 2.456
Memleket: İSTANBUL
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 68
İtibar Puanı: 639
Amistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üye

Ettiği Teşekkür: 5.807
1.202 Mesajına 2.257 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Sol ve Milliyetçilik


İletişim Yayınları, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce dizisinin sondan bir önceki cildi olan ve Sol düşünceye ayrılan 8. Cildini yayımladı (1. Cilt: Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi; 2. Cilt: Kemalizm; 3. Cilt: Modernleşme ve Batıcılık; 4. Cilt: Milliyetçilik; 5. Cilt: Muhafazakârlık; 6. Cilt: İslâmcılık; 7. Cilt: Liberalizm).

1328 sayfalık bu dev ciltte, ortanın solu da dahil olmak üzere Türkiye solu, çeşitli makalelerde, Rus Devrimiyle ilişkilerinden başlanarak, TKP tarihi ve 1960′lar da dahil günümüze kadar inceleniyor; Solun, popülizmle, Kemalizmle, modernizmle, milliyetçilikle, demokrasiyle, feminizmle, anarşizmle ilişkileri ele alınıyor; Türkiye solunda, Stalinizmin, Troçkizmin, Maoizmin, Enver Hocacılığın, Che Guevara ve Castro’nun Latin Amerika solunun, Dünya 68 hareketinin, Komintern’in, Galiyev ulusal devrimciliğinin, Sovyetler Birliği’nin, Çin’in, kapitalist olmayan kalkınma yolu teorisinin, Milli Demokratik devrim teorisinin, sosyalist devrimciliğin, üç dünyacılığın, öncü savaşçılığın, sosyalist gerçekçiliğin, ATÜT teorilerinin izleri sürülüyor, Marksist ana akımın dışındaki anarşizm ayrı bir makaleyle inceleniyor; Türkiye solunda önemli roller oynamış Şefik Hüsnü, Mustafa Suphi, İştirakçi Hilmi, Cami Baykurt, Bülent Ecevit, İsmail Bilen, Nazım Hikmet, Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Hüseyin İnan, Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı, Doğu Perinçek, Sabiha Sertel, Esat Adil Müstecaplıoğlu, Kemal Tahir, İdris Küçükömer, Kemal Burkay gibi şahsiyetlerin portreleri çiziliyor ve ideolojik yönelimleri inceleniyor; TİÇF, HİF, TSEKP, TKP, TİP, TSİP, THKP-C, THKO, TKP-ML, TDKP, TİİKP, ÖDP gibi partiler, Kadro, Yön, MDD, Dev-Yol, Kurtuluş vb gibi hareketler ele alınıyor; Türkiye solunun, Kürtlere, Alevilere, azınlıklara bakışı gözden geçiriliyor; Türkiye solu edebiyat ve sanat açısından da irdeleniyor vb.

Elbette bu devasa cilt çeşitli açılardan okunacak ve sola ilgi duyan, merak eden yeni yeni kuşakların başta gelen başvuru kitabı olarak gelecekte de önemli bir işlev yerine getirecektir. Çeşitli açılardan okumak derken, farklı okumaları kastediyorum. Ben bu yazıda, Sol cildinin kendi açımdan bir okumasını sunacağım.


Solun Stalinizmi, Kemalizmi

ve Kalkınmacılığı



Sol cildinde yer alan yazarların konuya genelde eleştirel yaklaşmaları ve hamaset yerine irdelemeyi ilke edinmeleri, solun tarihinin ve ideolojik yönelimlerinin hakkıyla kavranmasında son derece yararlı olmuştur kanısındayım. Bu cilt, adeta, bugüne kadar sol örgütler tarafından yazılan hamasi ve monolitik resmi sol tarihine topluca verilmiş bir yanıt niteliğindedir.

Sol cildinde birçok yazar tarafından saptanan ortak noktaların en önde geleni, Türkiye solunun neredeyse başından bugüne kadar Stalinist, Kemalist ve kalkınmacı olduğudur:

“Marksizm Türk intelligentsia’sının arasına (başka birçok toplumda olduğu gibi) bir ‘ulusal kurtuluş’ ve ‘ulusal kalkınma’ reçetesi olarak girdi.” (Murat Belge, “Türkiye’de Sosyalizm Tarihinin Ana Çizgileri” s.30)

“Türkiye’de başkaldıranlar onun en ‘ortodoks’ kaynaklarına yöneldiler; Stalin’i keşfettiler. Dolayısıyla 1968 Türkiye’de Batıdaki gibi bir ‘özgürleştirme’ hareketi olmadı. Batı’da edindiği bu gibi özellikleri Türkiye’de sol tarafından küçümsendi ve reddedildi.” (Murat Belge, agm, s.36)

Fikret Başkaya, aynı konuda çizgileri daha da kalınlaştırıyor:

“TKP… Mustafa Kemal’in şahsi diktatörlüğünün ideolojik plandaki meşrulaştırıcısıydı.” (Fikret Başkaya, “Türkiye’de Sol Hareketin İdeolojik Geri Planı Üzerine Bazı Gözlemler”, s.73)

“Özellikle de Şefik Hüsnü … dönem[i] TKP’si Stalinist ve Kemalist bürokrasilerin ideolojik planda yedeği olmaktan öteye geçememişti.” (Fikret Başkaya, agm, s.73)

“Solun ideolojik-teorik dağarcığı Stalinizmle Kemalizmin melezlenmiş bir versiyonuna dayanıyordu. Sosyalist bir toplum projesinin taşıyıcısı olmaktan çok, kalkınmacıydı. Oysa, kalkınma mümkün değildir. Kalkınma denilen, son tahlilde ekonomik büyümeye verilen addır. Söz konusu ekonomik büyüme de sermayenin büyümesinden… başka bir şey değildir.” (Fikret Başkaya, agm, s.73-74)

Benzeri saptamaları, Ali Rıza Tura, aşamalı devrim ve tek ülkede sosyalizm anlayışlarından ve Kemalizmle Stalinizmin iç bağlantılarından hareketle yapmaktadır:

“Stalin’in Lenin’e atfettiği aşamalı devrim anlayışı, yani kapitalizmin geç geliştiği ülkelerde önce burjuva devriminin tamamlanması gerektiği, sosyalist devrim mücadelesine ancak bu sürecin tamamlanmasından sonra geçilmesi gerektiğini savunan anlayış, bir yandan Sovyetler Birliği’nin savunusunu dünya çapındaki devrimci mücadelelerin tartışılmaz bir görevi olarak formüle eden tek ülkede sosyalizm yaklaşımı, diğer yandan, gerek Üçüncü Enternasyonal’in gerekse buna bağlı olan TKP’nin Kemalist rejim karşısındaki politik ve ideolojik konumunu son derece özgül bir hale getirmiştir.” (Ali Rıza Tura, “Türkiye’de Troçkizm”, s. 80)

“TKP tarih sahnesinde kendi rolünü beklerken sahne arkasından Kemalist rejime aşamalı devrim senaryosuna uygun olarak oynaması gereken rolü sufle eden bir parti olma göreviyle yetinmiştir.” (Ali Rıza Tura, agm, s.80)

“Türkiye solunun bu yıllarda önemli bir bölümünün stratejik önemi haiz beklentilerinden biri olan, ilerici asker-sivil bürokrasinin 27 Mayıs darbesinin yarım bıraktığı işi sonuna dek sürdürecek bir askeri darbe hülyasının 12 Mart 1971 darbesiyle bir hüsrana dönüşmesi, bu hareketin tüm kanatlarında önemli bir sarsıntı yaratmıştır, ama bu sarsıntı Kemalizm konusunda bir ideolojik hesaplaşmaya dönüşmediği ölçüde Stalinist ideolojiyle olan süreklilikte de bir değişikliğe yol açmamıştır.” (Ali Rıza Tura, agm, s.82)

Kemalizm-Stalinizm iç bağlantısını, daha da genişletip Bolşevizm-Kemalizm bağlantısı biçiminde ele alan Bülent Somay ise, Bolşeviklerle Kemalistlerin devletçilik anlayışının temelde farklı olmadığını saptadıktan sonra (Bülent Somay, “Türkiye Solunun Kemalizmle imtahanı”, s.652) bu ikisi arasındaki benzerliği ve iç bağlantıyı, baskıcılıklarının niteliğinde de bulmaktadır:

“Bolşevikler de Kemalistler de, politik muarızlarını ortadan kaldırırken öne sürdükleri gerekçe ‘devrim(ler)i’ korumaktı.” (Bülent Somay, agm, s.654)

Somay, bu benzerliklere vurgu yaptıktan sonra Türkiye solunun Kemalist yönelimini şöyle açıklamaktadır:

“Bu yaklaşım… Bolşevizmin başta yalnızca stratejik bir yaklaşım olarak benimsediği ulusal kurtuluşçuluğu ve zorunlu olarak üstlendiği modernizasyon işlevini öne çıkarıyordu… Bu unsurlar bir araya geldiğinde Bolşevizm ve Kemalizmin yukarıda ayrıntılı olarak tartışmış olduğumuz yapısal benzerlikleri belirleyici bir önem kazandı. Özellikle Milli Demokratik Devrim yaklaşımına sahip olan yeni sol, kendi ‘sol’ anlayışını Kemalizmden farklı temellendirmek yerine, artık ‘ortanın solu’ olarak anılacak CHP’nin ‘daha soluna’ yerleşmekle yetindi. Mücadele esas olarak ‘emperyalizm’ diye tanımlanan düşmana karşı yürütülecekti, ki bu da, 1919-23 arasında Mustafa Kemal’in önderlik ettiği kurtuluş savaşının bir analogu olarak görülüyordu.” (Bülent Somay, agm, s.657-658)

Mete Tunçay da TKP’nin modernleşmeciliğini şu sözlerle eleştirmektedir:

“Türkiye’de komünistler 19. Yüzyıl başlarından beri yürütülen Batıcı çağdaşlaşma projesinin hedeflerinin çoğunu paylaşıyor, siyaset bilimi yazınına ‘savunmacı modernleşme’ diye geçmiş olan, özünde tutucu anlayışın niteliklerini taşıyorlardı.” (Mete Tunçay, “Türkiye’de Komünist Akımın Geçmişi Üstüne”, s. 355)

Yalçın Yusufoğlu ile Çağatay Anadol da sosyalizmi bir kalkınma yöntemi olarak görmenin yanlışlığına değinmektedirler:

“Ülkemizde sosyalizm konusundaki temel yanılgılardan biri 1960′lardaki yasallaşma evresinde onun bir kalkınma yöntemi gibi anlaşılması olmuştur. Oysa sosyalizm bir fakirlik ideolojisi, gerilikten kurtulmanın ve zengin bir ülke haline gelmenin yöntemi değildir.” (Yalçın Yusufoğlu-Çağatay Anadol, “TSİP: Doktriner Bir Parti Üzerine Doktriner Bir Değerlendirme”, s. 483)

Ömer Laçiner, geçmişin olumsuz mirasından kopuş iddiasında olan 1960′lar Türkiye solunun da tüm kanatlarıyla birlikte Kemalist bir askeri darbe beklentisi içinde olduğunu şöyle açılmaktadır:

“İlginç olan nokta, bu eğilimlerin hemen tümünün de, başlatacakları silahlı mücadele biçimini bir halk ayaklanmasının, halk savaşının tetikleyicisi ve örgütleyici dinamiği olacağını varsayması ve ‘devrim’i böylece teşekkül edecek bir emekçi-halk gücünün gerçekleşeceğini savunuyor olmasıdır. Ama tümü de aynı zamanda 1960′lı yıllarda hemen hiç gündemden düşmeyen ‘sol Kemalist’ bir askeri darbenin olumlu bekleyişi içindedir.” (Ömer Laçiner, “Kopuş Düşüncesi: 1960′lı Dönem Bir Kop(ama)ma mıdır?”, s.531)

Gün Zileli ve Emine Özkaya da, anarşizmin geçmişte Türkiye toprağında neden boy vermediğini inceledikleri makalelerinde aynı noktalara vurgu yapmaktadırlar:

“1960′daki sol dalga da, Türk ve Kürt entelijensiyasının, ulusal-devleti kurma ya da kurtarma ve kalkındırma geleneksel özlemlerinden bağımsız değildi… resmi Marksizm, gerek ‘üretici güçleri ilerletme’ teorisiyle, gerekse ulusal kurtuluşa, ‘ulusların kaderlerini tayin hakkı’na, anti-emperyalizme, ulusal devlete cevaz veren haliyle, bu özlemlere yanıt verdiği ölçüde, 1960′lı yıllarda sola açılan orta sınıf aydınların benimsediği ideolojik bir silah görevi gördü.” (Gün Zileli-Emine Özkaya, “Türkiye’de Anarşizm”, s.1158)

Sol cildinde, solda, Stalinizme karşı değil ama Kemalizme karşı eleştirel yaklaşan iki olumlu örnekten söz edildiğini belirtmeden bu konuyu kapamayalım: 1930′lu yılların Doktor Hikmet Kıvılcımlı’sı ve İbrahim Kaypakkaya.

Arif Ulaş Bilgiç, erken dönem Kıvılcımlı’nın Kemalizme karşı tavrını ve Kürt sorununda TKP’nin klasik tutumundan farklı yaklaşımını, onun Elazığ Cezaevi’ndeyken yazdığı ve 1933 yılında basılan İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark) adlı kitabından alıntı vererek şöyle netleştirmektedir:

“Denilebilir ki Kürt sorunu ile ilgili yazılmış en erken kitaplardan biridir… Kemalist hareketi ‘saf Bonapartizm’ olarak niteleyen Kıvılcımlı’nın şu Kemalizm tanımı kendisinin o dönemde Kemalize yaklaşımı hakkında bir fikir verecektir:

‘Kemalizm (deyince), derebeyi artıkları+ tefeci sermaye+finans kapital+finans kapital devleti bloku akla gelir. Bu dört öğe birbirini tamamlayarak birbirinden ayırt edilmez bir bütün halinde kaynaşarak biricik Kemalizm sistemini yaratır. Türkiye’de Kemalizm yaşadıkça, bu dört başlı biricik soygun ve çapul canavarı köylülüğün canını ve kanını emecektir.’

Kıvılcımlı’nın bu tutumunu bir daha görmek mümkün olmayacaktır. 1951 yılında hapisten çıktığında başka saiklerle davranan, strateji çizen, hatta Kemalizmle barışık bir Kıvılcımlı karşımıza çıkacaktır.” (Ali Ulaş Bilgiç, “Doktor Hikmet Kıvılcımlı”, s.587-588)

Hamit Bozarslan ise, İbrahim Kaypakkaya ile ilgili incelemesinde, Kemalizm konusunda yakın dönem solda tek aykırı örnek olan İbrahim Kaypakkaya hakkında şöyle yazmaktadır:

“Özellikle TİİKP’den koptuktan sonra, ‘fanatik bir anti-komünizm’ olarak tanımladığı Kemalizme karşı cepheden bir saldırıya geçti ve Mustafa Kemal’in en azından bir safhasını ya da bazı yönlerini olumlu bulan geleneksel solun aksine, Kemalizmi bütünüyle karşı-devrim olarak değerlendirdi. ‘İttihat ve Terakki’deki komprador burjuvazi ve toprak ağaları’nın iktidarını devam ettiren ‘Kemalist diktatörlüğü’ ‘sözde demokratik, gerçekte askeri faşist bir diktatörlük’ olarak tanımlayarak, ‘devrim’in hedefinin Kemalizmin ihyası değil yıkılması olduğunu dile getirdi.” (Hamit Bozarslan, “İbrahim Kaypakkaya”, s.520)

Solun Milliyetçiliği



Sol cildi yazarlarının Türkiye solunun milliyetçiliği konusundaki ortak tespitini Fikret Başkaya’nın şu sözleri özetlemektedir:

“Türkiye’deki solun başlıca zaaflarından biri de enternasyonalizmi özümleyememesi, milliyetçilik virüsünden bir türlü yakayı kurtaramamasıdır.” (Fikret Başkaya, agm, s.74)

Murat Belge’nin, Şubat 1980 tarihli Birikim dergisinde yayımlanmış ve Sol cildinde bir kere daha iktibas edilen makalesinde, bu milliyetçiliğin uluslararası kaynakları şöyle ortaya konmaktadır:

“Bugünün dünyasında iki büyük ‘sosyalist’ devlet, Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti, Marksizmi tamamen millileştirmiş durumdadırlar. İki ülkenin sosyalizmlerinin bir türlü uzlaşmaması, aslında, iki ülkenin ulusal çıkarlarının uzlaşmamasından kaynaklanan bir durum. Bu iki devletin aldıkları tavırlarda, Çin’in daha açıktan milliyetçi olduğunu görüyoruz. Kendisi öyle olduktan başka, ‘üç dünya’ filan gibi temeli ulusal olan teorilerle, dünyada devrimci olmaya kalkışan herkese de milliyetçi olmayı salık vermektedir. Onun için de, çeşitli ülkelerin Çinci politik grupları, ancak kendi ülkelerinin faşistleriyle kıyaslanabilecek bir milliyetçilik tırmanmasına giriyorlar.” (Murat Belge, “Marksizmin ‘Millileşmesi’ mi, ‘Yerlileşmesi’ mi?”, s.113)

Suavi Aydın, “anti-emperyalist savaş” mantığının, solun milliyetçiliğinin içteki esas nedeni olduğuna dikkat çekmektedir:

“En ifradi örneğini Aydınlık çizgisinde görmekle birlikte, 1980 darbesinin arefesinde sol yelpaze içindeki çoğunluğun söylemindeki ağırlığın ‘anti-emperyalizm’ olduğu görülür. Bütün sol tavır, sınıf savaşından önce neredeyse topyekûn bir anti-emperyalist savaşı esas almış ve Türkiye devletiyle mücadelesini izah ederken de onun ‘kötücüllüğünü’ emperyalizmin bir uzantısı olmasından hareketle kurgulamıştır. Bunun arkasında, esasen bu devletin bir ‘anti-emperyalist’ savaş sonucunda kurulan ‘ilerici’ bir devlet olmaklığı kabulü yatmaktadır.” (Suavi Aydın, “Türkiye Solunda Özgücülük ve Milliyetçilik”, s.576)

Gökhan Atılgan, aynı noktayı, solun “yerlileşmek” kaygısıyla egemen ideolojileri “mülk” edinme güdüsüne bağlayarak şöyle ele almaktadır:

“Anlaşılan oydu ki, sol, kendisini yerlileştirmek ve kitleselleşmek kaygısıyla rakip siyasal söylemlerin merkezi kavramları konumundaki milliyetçilik ve Kemalizmi yeniden içeriklendirip kendisine mülk edinmeye yeltenmiş, böylece anti-emperyalizm ve bağımsızlıkçılığı, söyleminin merkezi kavramları olarak inşa etmeye yönelmişti.” (Gökhan Atılgan, “Anti-Emperyalizm ve Bağımsızlıkçılık (1920-1971)”, s.685)

Suavi Aydın ve Gökhan Atılgan’ın, Türkiye solunun genelde sınıf mücadelesini bir kenara koyup anti-emperyalizmi benimsemesi tespitlerini Bülent Somay da özelde 1960′lar soluna ilişkin yapmaktadır:

“1960′lar solu, mücadele çerçevesini ‘emperyalizme karşı vatanseverler’ şeklinde çizerek, her şeyden önce sınıfsal yaklaşımı bir yana bırakmıştır.” (Bülent Somay, agm, s.658)

Anti-Kapitalizmi Anti-Emperyalizme

Feda Eden Sol


Bu bölüme, Gökhan Atılgan’ın şu dikkatli gözlemiyle başlayalım:

“Emperyalizme karşı mücadele ile kapitalizme karşı mücadeleyi farklı tarihsel dönemlerin işleri olarak ele almanın eninde sonunda kapitalizmin kendisiyle, milliyetçilikle ve Kemalizmle pozitif bir ilişki kuracağına ilişkin tarihsel dersin… tekerrür ettiğini görebilmek.” (Gökhan Atılgan, agm, s.703)

Gerçekten de, yazının başından beri alıntılarla ortaya koymaya çalıştığım, Solun, Kemalizminin, kalkınmacılığının ve milliyetçiliğinin temelinde yatan en önemli içsel faktörlerin başında gelmektedir emperyalizmi dışsal bir olgu olarak görmek ve kapitalizme karşı mücadele ile emperyalizme karşı mücadeleyi birbirinden kopartmak (ki bu teorinin babası da Stalin’dir). Bu yöneliş, solu, “milli” kapitalizmin ve dolayısıyla Kemalizm ve milliyetçiliğin yedek gücü haline getirmiştir. Şimdi, yine alıntılarla, 1960 sonrası sol akımları inceleyelim ve bu eğilimin solun hangi kesimlerinde, hangi teorik sapaklardan geçerek geliştiğini saptamaya çalışalım.

1960′ların solu, Sovyetler Birliği esinli, Yön ve erken dönem TİP’inin kapitalist olmayan kalkınma yolu tezi; Stalin ve Çin esinli Milli Demokratik Devrim (MDD) tezi; ve geç 1960′lar TİP’inin, kısmen Lenin ve Troçki esinli Sosyalist Devrim (SD) tezi etrafında şekillenmiştir.

1960′ların başlarında oluşan ve aralarında “tepeden inmecilik” ve “aşağıdan yukarıcılık” ya da “darbecilik” ve “parlamentoculuk” gibi bir farklılık olduğu kabul edilen Yön ve TİP, aslında “anti-emperyalist” ve “ulusalcı” söylemde çok büyük farklılıklar sergilemezler.

“Türkiye İşçi Partisi’nin temel siyasal tezlerini ve ideolojisini, özellikle 1965-66 yıllarına kadar, dönemin diğer sol hareketlerinden – örneğin Yöncülerden – ayırmak kolay değildi. 27 Mayıs 1961 Anayasası, Kemalizm, kalkınmacılık, devletçilik, sosyal adalet, kapitalist olmayan kalkınma yolu, milliyetçilik gibi başlıklarda Yön hareketi ile TİP arasında büyük bir paralellik vardı.” (Mustafa Şener, “Türkiye İşçi Partisi”, s.365)

“Yöncülerin yaptığı gibi, TİP’liler de 1960′larda verilen siyasal mücadeleyi İkinci Kurtuluş Savaşı olarak adlandırıyor, bazen ‘milli cephe’ çağrısı bile yapıyorlardı.” (Mustafa Şener, agm, s.370)

“TİP programı, Türkiye toplumunu analiz etmede kullandığı yöntemiyle, sınıf mücadelesini esas almasıyla ve sorunların çözümünün emekçi sınıfların iktidarından geçtiğini öne sürmesiyle Marksist bir çerçeveye sahipti. Ancak program çözüm yolu olarak sosyalizmi değil, kapitalist olmayan kalkınma yolunu gösteriyordu… herhalde o yıllarda uluslararası sosyalist harekette azgelişmiş ülkelerin sosyalizmden önce kapitalist olmayan yoldan geçmesi gerektiği yönündeki hâkim anlayış da sosyalizmin yakın hedef olarak gösterilmesinde çekinceler yaratıyordu.” (Mustafa Şener, agm, s.359)

“1960′lı yılların ilk yarısında Yön hareketi de Mihri Belli de TİP de benzer bir söylemsel konfigürasyona sahipti. Üçü de emperyalizme karşı mücadele yoluyla, iktisadi ve siyasal bağımsızlığın yeniden kazanılmasını temel hareket noktası olarak almıştı.. Üçü de emperyalizme karşı iktisadi ve siyasi bağımsızlığı savunmanın sahici milliyetçilik olduğunu savunuyordu.” (Gökhan Atılgan, agm, s.684-685)

Bu konuyu irdelerken, kısaca dünya sosyalist hareketindeki değişim aşamalarına değinmekte fayda var.

Marx ve Engels, sosyalist devrimlerin ileri kapitalist ülkelerde gerçekleşeceğini öngörmüşlerdi. Onların döneminde sosyalist mücadele aşağı yukarı Avrupa ülkeleriyle kısıtlı olduğundan, sanayisi az gelişmiş ve işçi sınıfı gereğince oluşmamış ülkelere ilişkin devrim sorunu çok az tartışma konusu olmuştu. Ne var ki, 20. Yüzyılın başından itibaren dünya devrim mücadelesi farklı bir seyir izledi, Marx ve Engels’in öngörmedikleri biçimde, kapitalizmin yayılma sürecini sürdürdüğü sanayisi az gelişmiş ülkelerde yayılmaya başladı. Bu ülkelerin başında Rusya geliyordu. Bu yüzden, Rus Marksistleri, sanayisi gelişmemiş bir ülkedeki devrim sorununu tartışmak ve bu konuda bir strateji geliştirmek zorunda kaldılar.

Başlangıçta Menşevikler ve Bolşevikler, Rusya’da devrimin bulunduğu aşama konusunda ortak bir noktada birleşiyorlardı. Sosyalizm madem ileri üretici güçler temelini gerektiriyordu, o halde Rusya’daki devrimin karakteri, bu ileri üretici güçler temelini gerçekleştirecek olan burjuva demokratik devrimiydi. Ne var ki, Bolşeviklerle Menşevikler arasındaki ayrılık tam da bu noktadan sonra başlıyordu. Lenin, Menşeviklerden farklı olarak burjuvazinin burjuva demokratik devrime önderlik edecek kapasitede olmadığını ileri sürüyor ve dolayısıyla burjuva demokratik devrimin görevlerinin bir işçi-köylü iktidarı aracılığıyla gerçekleştirileceğini öngörüyordu. Buna rağmen, Bolşevikler ve Menşevikler arasında, devrimin ilk aşamasının burjuva demokratik devrim olacağı konusunda bir anlaşmazlık yoktu.

Bu tartışmada sadece Troçki farklı bir tez ileri sürüyordu. Troçki’nin tezi, Lenin’den de farklı olarak, burjuva demokratik devrimin görevlerinin, doğrudan bir sosyalist devrim ve işçi iktidarı aracılığıyla gerçekleştirilebileceği yönündeydi.

1917 Şubat devriminden sonra, Bolşevik Partisi’nin içinde, devrim stratejisi konusunda büyük bir tartışma yaşandı. Lenin hariç, Bolşevik Parti Merkez Komitesi’nin Stalin de içlerinde olmak üzere neredeyse tamamı, eski Bolşevik teze bağlı kaldı. Lenin ise, Nisan Tezleri‘nde eski teoriyi reddetti ve Troçki’nin tezine yaklaştı. Lenin’e göre, Şubat devrimi bir burjuva demokratik devrimdi ve bu devrimin daha ileri bir boyuta ulaşması mümkün değildi. Şimdi sıra, köylülükle ittifak yapan proletaryanın (proletarya partisinin de denebilir) iktidarı ele geçirip sosyalist devrimi gerçekleştirmesindeydi. Böylece Lenin, Troçki’yle el ele vererek, klasik Marksist devrim tanımında büyük bir devrim yapıyor ve “devrim”in tanımını, toplumsal yapıdan siyasal yapıya taşıyordu. Lenin ve Troçki’ye göre, devrim, her şeyden önce siyasal iktidarın ele geçirildiği ana göre tanımlanmalıydı. Siyasal iktidarı bir sosyalist devrimle ele geçiren proletarya uzun vadede burjuva demokratik devrimin toplumsal görevlerini tamamlayacaktı.

Stalin, Lenin’in ve olayların zoruyla bu tezi kabul etmiş gibi görünmesine rağmen, aslında klasik Marksist ve Menşevik aşamalı devrim tezine çok daha yakındı. Nitekim, Lenin’in ölümünden sonra iktidarı ele geçirince ilk yaptığı iş, eski klasik aşamalı devrim tezini Komintern’e dayatmak oldu (bunu söylerken, elbette, Lenin’in de uluslararası planda, burjuva önderliklere ağırlık veren ve aşamalar içeren ulusal kurtuluş tezleri ileri sürdüğünü ve bu yüzden örneğin Hintli Roy’la çatıştığını unutuyor değilim). Bu aşamalı devrim tezinin ilk uygulaması Çin’de ortaya kondu. Çinli komünistler, Komintern’in önerisine (ya da dayatmasına) uygun olarak, ulusal burjuva devrim aşamasının temsilcisi olarak görülen Çan Kay-Şek’in Guomintang partisine katıldılar ve bizzat Çan Kay Şek’in ağır saldırılarıyla yenilgiye uğrayarak kırsal alanlara sığınmak zorunda kaldılar.

Stalin, 1930′lu ve 1940′lı yıllarda, “ulusal cephe” ve “halk cephesi” politikalarıyla aşamalı devrim teorisini İspanya iç savaşına ve Avrupa’ya da uyguladı. İspanya başta olmak üzere bu uygulamaların büyük çoğunluğu yenilgiyle sonuçlandı. Böylece Avrupa’daki Komünist Partiler, bu politikaların sonucu olarak, Sovyet dış politikasının aletlerine ve kendi ülke burjuvazilerinin yedek gücüne dönüştüler.

Mao zedung, aslında kendi iktidarı ele alma pratiği, Stalin’in aşamalı devrim stratejisine aykırı olmasına, hatta kendisi bu stratejiyle savaşarak devrimi başarıya ulaştırmasına rağmen, ortodoks-Stalinist çizgiye bağlı kaldı ve bu stratejiyi milli demokratik devrim adıyla daha da allayıp pullayarak dünya devriminin stratejisi olarak ileri sürdü. Bunda, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Sovyetler Birliği ile sürdürdüğü milliyetçi rekabetin rolü de inkâr edilemez. Milli demokratik devrim vurgusu, biraz da Sovyetler Birliği’nin kapitalist olmayan kalkınma yolu tezine karşı geliştirilmişti.

Sovyetler Birliği’nin kapitalist olmayan kalkınma yolu tezi, Stalin sonrası Sovyet teorisyenleri tarafından ortaya atılmış ve Sovyetler’in, sanayisi az gelişmiş ülkeler için ileri sürdüğü resmi tez haline gelmişti.[1] Bu tezin ileri sürülmesinin başlıca nedeni, “üçüncü dünya” ülkelerinde gelişen anti-emperyalist ve ulusalcı hareketler ve iktidarlardı. Sovyetler Birliği bu hareket ve iktidarların “ilerici” potansiyelini değerlendirmiş ve kendisine müttefik olabilecek bu güçlere kapitalist olmayan kalkınma yolu tezini önermişti. İşin aslı ise şuydu: Soğuk savaş döneminde bu ülkelerin ve güçlerin önünde iki kalkınma modeli durmaktaydı. Biri batının ve ABD’nin temsil ettiği kapitalist, özel mülkiyetçi kalkınma yolu, diğeri ise, Sovyetler Birliği’nin temsil ettiği kapitalist olmayan, devletçi kalkınma yolu. Bu yollardan birincisini seçenler ABD ve batının, ikincisini seçenler ise Sovyetler Birliği’nin müttefiki olacaklar, kalkınma için birincinin ya da ikincinin yardımına bel bağlayacaklardı. Bu tezde, Sovyet dış politikasının yeni müttefikler kazanma yararcılığının payını görmemek mümkün değildir.

Bununla birlikte, kapitalist olmayan kalkınma yolu tezi, Stalin’in aşamacı devrim tezi ya da milli demokratik devrim tezi gibi bir “milli kapitalizm” aşaması öngörmediği için, bence Lenin ve Troçki’nin sosyalist devrim tezine nispeten daha yakın düşmektedir. Bu iki tez arasında Stalinist MDD tezi, Menşevizme, sosyal demokrasiye, sağcı reformist ve teslimiyetçi çizgiye çok daha fazla cevaz verenidir.[2]

Yeniden Türkiye’ye dönecek olursak, 1960′ların ilk yarısında, Yön ve TİP, yukarda işaret edilen tüm milliyetçi söylemlerine rağmen, kapitalist olmayan kalkınma yolu tezine yakınlıkları[3] dolayısıyla, 1960′ların ikinci yarısında hakim olan MDD çizgisine göre daha solda yer alıyorlardı.

Nitekim, Doğan Avcıoğlu’nun şu Kemalizm eleştirisine, ne MDD’cilerde, ne de bugünkü ulusalcılarda rastlamak mümkün:

“Atatürk’ün etrafındaki kadro, onun ısrarla üzerinde durduğu ekonomik bağımsızlığın milli bir kapitalizm yaratmak suretiyle gerçekleştirilebileceği düşüncesine kapılmıştır. Devletçilik… halkçı bir zihniyetle yürütülmediği için bürokratik bir nitelikte kalmıştır… kısa ve sistemsiz devletçilik uygulaması, genellikle kapitalizmi geliştirme aracı olmuştur. Devlet eliyle geliştirilen kapitalist sınıf ise, toprak ağalarıyla ittifak halinde, kendini ilk fırsatta milletlerarası kapitalizmin kucağına atmıştır.” (Doğan Avcıoğlu, “Azgelişmiş Ülkelerde antiemperyalist Mücadele… Halkçı, Devletçi, Devrimci ve Milliyetçi Kalkınma Yolu”, Yön, sayı: 111, 1965. Gökhan atılgan’dan naklen, “Yön-Devrim Hareketi”, s.625-626)

Yine Avcıoğlu, MDD’cilerden farklı olarak emperyalizmi dışsal bir olgu değil, içsel bir olgu olarak görüyordu:

“Doğan Avcıoğlu’nun, Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığını ‘dışsal’ bir durum olarak değil, ülkenin hakim sınıflarıyla emperyalizm arasındaki içsel ilişkilerin bir neticesi olarak tanımlaması da onun sınıf çözümlemesi bakımından Marksizme hayli yakın bir mevkide olduğunu göstermekteydi. Doğan Avcıoğlu, bağımlılığı bir dış dayatma olarak değil, içerideki hakim sınıflar ile emperyalistler arasındaki içsel sınıf çıkarı bağının sonucu olarak görüyor [du]… Buradan çıkarılacak sonuç: Yöncülerin aralarında bir ayrıma gitmeksizin ve öncelik sonralık ilişkisi kurmaksızın iç ve dış kapitalizme karşı çıkıyor olmalarıydı.” (Gökhan Atılgan, agm, s.641-642)

Öte yandan, erken dönem TİP de, Yön gibi, kapitalist olmayan kalkınma yolunun taraftarıydı:

“TİP’liler ‘sosyalist devrim’ tezinin henüz ortaya çıkmadığı ilk yıllarda kapitalist olmayan kalkınma yolunu ülkeyi zamanla sosyalizme götürecek bir geçiş dönemi olarak kurgulamışlardı. Bu dönemde açık hedef olarak sosyalizmi gösteremeyen TİP’liler, kapitalist olmayan kalkınma yolunu daha ‘meşru’ bir alternatif olarak öne sürmüş[lerdi]” (Mustafa Şener, agm, s.389)

TİP’in “kapitalist olmayan kalkınma yolu” teorisini izlemesi, MDD hareketine göre daha olumlu bir çizgide bulunmasını sağlayan faktörlerden biri olarak görülebilir. Çünkü bu teori, en azından bir “milli kapitalizm” aşaması öngörmüyor, dahası kapitalizmle emperyalizmin birbirinden kopartılmasına cevaz vermiyordu:

“Türkiye’de yerli ve yabancı sermaye arasında bir ayrım yapmamak, emperyalizmle hakim sınıflar arasındaki ilişkiyi sınıf çıkarlarına dayalı ‘içsel’ bir ilişki olarak kavramak, sermaye iktidarına karşı verilen mücadele ile emperyalizme karşı verilen mücadeleyi birlikte düşünmek anlamına geliyordu. TİP açısından, emperyalizme karşı mücadele ile kapitalizme karşı mücadele, aynı tarihsel süreçte verilmesi gereken mücadelelerdi.” (Gökhan Atılgan, “Türkiye Sosyalist Hareketinde Anti-Emperyalizm ve Bağımsızlıkçılık (1920-1971), s.693-694)

MDD hareketinin önderi Mihri Belli’nin de aynı nedenle “kapitalist olmayan yol”a karşı çıkması gayet doğaldı:

“Bu adım, sosyalist bir kuruluş için zorunlu olan kapitalistleşmenin, sanayileşmenin gerçekleşmesini sağlayacaktı. Zira, ‘ülkeyi sanayileştirmeden… sosyalizm olmaz’dı (Belli, 1966). Bu nedenledir ki; Mihri Belli, kapitalizmi atlayarak sosyalizme ulaşmayı hedefleyen ve Stalin sonrası SBKP kuramcıları tarafından azgelişmiş ülkeler için geliştirilen ‘kapitalist olmayan yol’ tezine karşı çıkmıştı. (Belli, 1970)” (Gökhan Atılgan, “Mihri Belli”, s.561)

Mihri Belli, MDD teziyle, solun kapitalizme karşı mücadelesini iptal eden ve dahası solun kapitalizmin yedek gücü haline gelmesine yol açan bir lider olarak tarihe geçmiştir:

“Anlaşılacağı gibi, onun [Mihri Belli'nin] tahayyülündeki MDD’nin içerideki kapitalizmle bir sorunu yoktu. İçerideki kapitalizmi vakti geldiğinde yıkmak için önce emperyalizmi ve işbirlikçilerini yenmek gerekiyordu. ‘ ‘İç sömürüyü kaldıracağım’ diyebilmek için,’ diyordu Mihri Belli, ‘mutlaka bağımsız bir ülke gerekir.’ (Belli, 1970)” (Gökhan Atılgan, agm, s.560)

“… milli demokratik devrim kuramcıları açısından, emperyalizme karşı mücadele, farklı tarihsel dönemlerin görevleri olarak beliriyordu. MDD’nin genç kuramcılarından Şahin Alpay, bu konuda şunları yazıyordu:

‘Anti-kapitalist mücadele, anti-emperyalist mücadeleden ayrıdır ve hiçbir zaman bir arada yürütülmez.‘ ” (Gökhan Atılgan, “Türkiye Sosyalist Hareketinde Anti-Emperyalizm ve Bağımsızlıkçılık (1920-1971), s.691)

MDD teorisi, Türkiye solunda bu kadar olumsuz izler bırakmış olmasına rağmen, içinden kendisinin “inkâr”ını da çıkartmıştır: Mahir Çayan.

Mahir Çayan, diğer teorilerinin tartışılırlığı bir yana, emperyalizmin dışsal-işgalci bir olgu olduğunu reddeden teorisiyle, bugün de Türkiye sol hareketi içinde nadide bir inci gibi parıldamaktadır:

“Mahir Çayan için aslında 3. Bunalım döneminde emperyalizm ve kapitalizm bir ve aynı şeylerdir ve anti-emperyalizm basitçe bir işgalcinin (çünkü yeni-sömürgecilik analizi çerçevesinde işgal değil, gizli işgal söz konusudur) tasfiyesi sorunu olarak görülemez.” (Süreyya T. Kozaklı, “Mahir Çayan’ın Siyasi Düşüncesi”, s.502)

“Çayan’ın devrim tasarımında, emperyalizme karşı mücadele ile kapitalizme karşı mücadele arasında bir ayrım yapılmamış, bu ikisi ayrı tarihsel dönemlerin görevleri olarak saptanmamıştı. ‘Anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrim’ ‘kesintisiz ve sürekli’ olacaktı (Çayan, Bütün Yazıları, Atılım Yayınları, 1992).” (Gökhan Atılgan, agm, s.693-694)

Sonuç Yerine


Sonuç yerine, yine Sol cildinden şu üç alıntıyı vermek istiyorum:

“Önümüzdeki dönemde sosyalist hareketin yeniden bir umut olabilmesi, inandırıcı bir alternatif toplum projesi ortaya koyabilmesinin koşulu, kendi geçmişiyle radikal bir hesaplaşma yapabilme yeteneğine bağlıdır.” (Fikret Başkaya, agm, s.76)

“Türkiye sosyalist hareketinin bütün ayrışma ve bölünmelerine rağmen ortak ideolojik paydasını oluşturan Stalinizmle yüzleşmesi ancak kendi Kemalist geçmişiyle yüzleşme sürecinden sonra gündeme gelebilecektir.” (Ali Rıza Tura, agm, s.83)

“Türkiye solunun… bir yeniden oluşum sürecinin etkin bir bileşeni olabilmesi, öncelikle Kemalizm ve Stalinizmle tam bir hesaplaşmayı başarmasıyla mümkündür. Resmi ideolojiden tam bağımsızlaşmadan, Stalinist pratikle hesaplaşmadan, enternasyonalizmi içselleştirmeden, demokrasinin değerini anlamadan ve onu bir yaşam biçimine dönüştürmeden, milliyetçilik virüsünden yakayı kurtarmadan bir arpa boyu yol alması mümkün değildir.” (Fikret Başkaya, agm, s.76)

Önümüzde muazzam bir düşünsel ve kültürel devrim görevi bizleri bekliyor.

Gün Zileli
13 Ağustos 2007



[1] „Örneğin 1960 yılında Moskova’da yapılan ‚Komünist ve İşçi Partileri Temsilcileri Toplantısı’nın sonunda yayımlanan bildiride, siyasi bağımsızlığını kazanan azgelişmiş ülkelerin sömürülmekten ve yoksulluktan kurtuluşlarının tek yolunun ‚kapitalist olmayan gelişme yolu’ olduğu vurgulanmıştı.” (Mustafa Şener, „Türkiye İşçi Partisi”, s.414)
[2] [Doğan Avcıoğlu'nun]… „Azgelişmiş ülkeler için milli burjuvaziyle ittifak halinde kapitalist evrim yolundan sosyalizme ulaşmayı ‚milli demokratik devrim’ adı altında kuramlaştıran Josef Stalin’e fikri bir yakınlık duyduğu da söylenemezdi. Doğan Avcıoğlu, azgelişmiş ülkelerin ve tabii Türkiye’nin, sosyalizme gidiş yolu konusunda Lenin’in anafikrini paylaşıyordu. Nitekim kendisi, azgelişmiş ülkelerin, sosyalist ülkelerin yardımıyla ‚kapitalist gelişme safhasını atlayarak sosyalizme ulaşılabileceği’ konusunda Lenin’e duyduğu fikri yakınlığını belirtmiştir (Avcıoğlu, 1965b) Yöncülerin Türkiye’de sosyalizmin kuruluşu için önerdikleri ‚kapitalist olmayan yol’ tezi, Stalin sonrası Sovyet kuramcılar tarafından Üçüncü Dünya ülkelerine önerilen yol ile uygunluk içindeydi. Sovyet kuramcılar, sömürge ve yarı-sömürgelerde emperyalizm ve kapitalizme karşı verilen mücadeleler ve bu ülkelerde iktidara talip radikal elitlerin ortaya çıkışının da teşvikiyle geliştirdikleri ‚kapitalist olmayan yol’ teziyle, azgelişmiş ülkelerin kapitalizmi atlayarak devletçi bir yolla sosyalizme ulaşabileceklerini öngörüyorlardı.” (Gökhan Atılgan, „Yön-Devrim Hareketi”, s.635)

[3] „Amerikan emperyalizmine karşı bağımsızlık mücadelesi veren pek çok Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkesi nezdinde büyük bir prestije kavuşan SSCB, bu ülkeler için ‚kapitalist olmayan kalkınma yolu’nu öneriyordu. Bu öneriyi takip eden azgelişmiş ülkeler, bir ulusal amaç haline getirdikleri kalkınma yarışında küçümsenemeyecek mesafeler kaydediyorlardı. Yön, mevcut rejimin ve ‚hür teşebbüs’ü esas alan ülkelerin çoğunluğunun açmaza sürüklendiği bir dönemde Türkiye’ye bu modeli önermiş ve bunu somut bir program halinde neredeyse her gün işlemişti.” (Gökhan Atılgan, agm, s.599)




Read more: [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

Amistofes Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 09.06.2015, 11:06   #7
Yazar
Amistofes
Forumla Bütünleşmiş
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 06.06.2008
Mesajlar: 2.456
Memleket: İSTANBUL
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 68
İtibar Puanı: 639
Amistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üye

Ettiği Teşekkür: 5.807
1.202 Mesajına 2.257 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

TKP’nin 90. Kuruluş Yılı Vesilesiyle F. Başkaya ile TKP ve “Misak-i Millici Sosyalizm” Üzerine Söyleşi

Komünist Zemin: TKP’nin 90. Kuruluş yılı vesilesiyle sizinle bu söyleşiye başlarken, belki de en son sormamız gereken soruyu en başta sormak istiyoruz ve bu vesileyle hem kendi kanaatimizi sizinle paylaşmak, hem de sizin bu konudaki değerlendirmenizi öğrenmek istiyoruz.
Bizim kanaatimizce TKP, dünya devriminin ve bu coğrafyadaki sınıf savaşının ihtiyacının bir sonucu ve ürünü olarak değil de, 1917 Ekim Devrimi’nin, daha doğrusu Sovyet Devleti’nin stratejik ve taktik ihtiyaçlarının bir sonucu olarak Bolşevikler tarafından Mustafa Suphi ve arkadaşlarına talimat yoluyla kurdurulmuştur.
Yine bizim kanaatimizce, nasıl ki 1–8 Eylül 1920 tarihleri arasında Bakü’de toplanan Birinci Doğu Halkları Kurultayı, Üçüncü Enternasyonal’in II. kongresi’ne damgasını vuran ‘Devrimin odağı Doğu’ya, Ezilen Dünya’ya kaymıştır” anlayışının bir sonucu olarak örgütlenmişti ise, aynı şekilde Doğu Halkları Kurultayı’nın hemen ertesinde kurulan TKP’de bu anlayışa hizmet etmesi maksadıyla kurdurulmuştur.
Sizin, gerek TKP’nin ortaya çıkış gerekçesine, gerekse de bizim bu sürece ilişkin kanaatimize ilişkin düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Fikret Başkaya: Kesin olan bir şey varsa, Üçünücü Enternasyonal [Komintern] daha baştan bürokratik bir örgüt olarak kuruldu, köklü bir ‘Avrupa-merkezli’ ideolojik yabancılaşmayla mâlûldü, ‘ulusal’ seksiyonların kuruluşu sosyalist-komünist bir örgüte uygun olmayan bir tarzda, Moskova’nın uzantıları ve Moskova’ya bağlı partiler olarak ‘merkezde’ kuruldular, velhasıl sakat doğum söz konusuydu. Oysa dünya devrimi iddiası ve perspektifiyle sahneye çıkan bir enternasyonalin böyle kurulmaması gerekirdi. Diğer seksiyonlar için geçerli olan durum, Türkiye seksiyonu [TKP] için de aynı şekilde geçerliydi. Elbette güçlü bir sınıf mücadelesi geleneği olan Batı Avrupa ülkeleriyle Türkiye gibi emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkeler arasında ayrım yapmak gerekir... Zira, ordaki komünist partilerinin bir kitle tabanı vardı. Türkiye gibi dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkelerde öyle bir şey de yoktu... Devrim Batı Avrupa’dan bekleniyordu, hesap ona göre yapılmıştı. Beklenti boşa çıkınca, Doğuya ânî bir dönüş yapıldı ama Avrupa-merkezli Komintern solu bu işe kerhen girişmişti, hiçbir zaman Doğudaki devrime inanmadılar. Bunun öyle olduğunun anlaşılması için fazla zaman gerekmeyecekti. Mesela Komintern’in III. kongre’sinde II. kongre’deki hava yoktu... Avrupa-merkezli sol aslına rücû etmişti... Nitekim III. kongre’de Hindistan delegesi Roy’un tepkisi II. kongre’de alınan kararların seyirciyi oyalama amaçlı ve samimiyetsiz oluşunaydı... Sömürge ve yarı-sömürgelerden gelen delegeler nerdeyse konuşturulmamıştı... Sizin tespitinizin genel bir çerçevede doğru olduğunu söylemek mümkündür. TKP Sovyet Devleti’nin bekasına hizmet etmek üzere kuruldu ve kuruluş amacından da hiç bir zaman sapmadı. Kemalist otokrasinin ve bürokratik Sovyetler Birliği’nin yedeğinde bir örgüt olarak varoldu. Hiç bir zaman ‘bağımsız’ bir varlık gösteremedi...

Komünist Zemin: Bilindiği gibi Mustafa Suphi ve arkadaşları, Rusya’da sürgün yaşadıkları süre zarfında, Pantürkizm ülküsüne bağlı İttihatçı kadroların bir kolu olarak faaliyet yürütmüşlerdir.
Bu anlamda gerek Mustafa Kemal’e Mustafa Suphi ve Ethem Nejat imzalı gönderilen mektuplar, gerekse de Bakü’deki TKP temsilciliklerinin Zeki Velid gibi Pantürkizm’in lider kadrolarınca bir üs olarak kullanılmış olması TKP ile İttihatçı kadrolar arasındaki ülküdaşlığı anlamak bakımından oldukça önemlidir.
İlişkiler o denli organik görünmektedir ki, Mustafa Suphi ve arkadaşları tarafından örgütlenen kadrolar savaşmak üzere Kemalistlerin emrine gönderilmekte, Sovyet Devleti’nden silah ve para sağlanarak bunlar Kemalistlere aktarılmaktadır.
Bununla da kalınmayarak, özellikle 1915 Ermeni katliamı dolayısıyla Rusya’da oluşan olumsuz Türk imajının ortadan kalkması için yoğun bir çalışma yapılmış ve Mustafa Suphi’nin Mustafa Kemal’e yazdığı gibi, ”Tarafımızdan da vaki olan bu tebligat efkâr-ı umumiyeye hüsn-ü tesir olmalı ki, Türklerin barbarlıkları hakkında eskiden beri mutad olan propagandalar be sefer baş göstermemiştir.”
Bütün bunlar bir araya getirildiğinde ortaya çıkan sonuç şudur: Mustafa Suphi ve Arkadaşları her ne kadar kendilerini ‘komünist”, kurdukları partiyi de ‘Komünist Partisi” olarak tanımlamış olsalar da, gerçek durum bu değildir.
Mustafa Suphi ve arkadaşları nasıl ki başlangıçta Jön Türk idiyseler, öldürüldükleri güne kadar da Jön Türk olarak kalmaya devam ettiler.
Bu bağlamda onların kurmuş oldukları TKP’de, dünya devriminin bir örgütü olmaktan ziyade, özellikle 19. yüzyılda Avrupa’da yükselen bir değer olarak sahne alan Meşrutiyetçi ve Cumhuriyetçi akımların bir uzantısı olan Jön Türk Hareketi’nin bir örgütü olmaya daha yakındır.
Tam da bundan dolayıdır ki TKP, kendi tarihi boyunca her daim Cumhuriyetçi ve Misak-i Millici olmakta ısrar etmiştir.
TPK için 1920’de esas olan Misak-i Milli idi, bugün de bu geleneğe bağlı olan ve bu geleneğin takipçisi olduğu iddiasını taşıyan çevreler için de esas olan budur.
Sizin, gerek bizim bu yaklaşımımıza ilişkin, gerekse de Mustafa Suphi ve TKP meselesine ilişkin değerlendirmenizi alabilir miyiz?

Fikret Başkaya: TKP yöneticilerinin Milli Mücadele’ye yaklaşımları komünist bir partiye yakışan bir yaklaşım değildi. Milli Mücadele, mülk sahibi sınıfların varlığını ve servetini korumak ve büyütmek üzere ortaya çıkmıştı. Komünist olduğunu söyleyen ve ezilen ve sömürülen sınıfların kurtuluşu için mücadele etmesi gereken bir komünist partinin o harekete katılması, onu desteklemesi tam bir aymazlık olabilirdi. Kiminle çuvala girdiğinizi bilmeniz gerekmiyor mu? Aslında TKP kurucuları sizin de belirttiğiniz gibi, Sovyet Devrim‘inin rüzgârıyla ‘sola’ temayül etmiş Jön Türk’lerdi. Dolayısıyla İttihat ve Terakki zihniyetinden bir kopuş söz konusu değildi. İster Milli Mücadele yıllarındaki, isterse devletin adının cumhuriyet olarak değiştirildiği dönem sonrasındaki yaklaşımları bunun öyle olduğunu defalarca gösterdi. Sovyet devletinin ve Kemalist rejimin çıkarlarıyla uyumlanmış bir parti söz konusuydu. Eğer Mustafa Suphi ve arkadaşları öldürülmemiş olsalardı, Milli Mücadele’ye katılmaları mümkün olsaydı, zaten TKP’nin varlık nedeni de ortadan kalkardı... Böyle bir komünist partisi olabilir mi? Bence sorun daha kuruluş aşamasında başlıyor ve bir kere yanlış bir temel üzerinde kurulunca da olumsuzluk devam edip gidiyor.

Komünist Zemin: Mustafa Suphi ve arkadaşlarının ‘Anadolu’ya geçiş kararlarını ve daha sonra katledilmelerini nasıl değerlendirdiğinizi öğrenebilir miyiz?
Mustafa Suphi ve arkadaşlarını yola çıkaran neydi? Neden katledildiler? Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Mustafa Suphi ve arkadaşlarını, onlar aracılığıyla Sovyetlerden aldıkları siyasi ve lojistik desteğe rağmen katletmeye iten şey neydi?
Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilmesi İttihatçı kadroların bir iç çatışmasının sonucu mudur?
Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilmesinin nedeni, antikomünist karaktere sahip İttihatçı gelenekten olan kadroların üzerinde hemfikir oldukları bir durum mudur?
Mustafa Kemal ve diğer ittihatçı kadroların Batılı emperyalist ülkelerle yakın işbirliği arayışları ve Batılı emperyalist devletler tarafından kabul görme çabaları, Sovyetler Birliği ile olan çıkar ilişkilerinin kesilmesini, dolayısıyla da bu ilişkinin ortak referansı olarak kabul edilen Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilmesini gerektirdiği için mi bu katliam gerçekleştirilmiştir?

Fikret Başkaya: Dönemin Sovyet yöneticilerinin temel kaygısı Sovyet devletinin ‘güvenliğiydi’. Sovyet devletinin güvenliğine hizmet eden herşey muteber sayılıyordu. Milli Mücadele hareketi ve lideri Mustafa Kemal’le ilişkileri bu çevçevede yürüyordu. Mustafa Kemal de ikili oynuyordu. Emperyalistlere ‘üzerimize daha fazla gelersinez, rotayı Sovyetlere çeviririz’ diyordu. Sovyet yöneticilerine de ‘bize yardım etmezseniz kuşatma tamamlanır’ diyordu. Fakat önemli birşey daha vardı. Sovyetlerin İngilizlerle yaptığı antlaşma Sovyetler Birliği’nin devletten devlete ilişkiye girmesi demekti. Hem bu tür anlaşmalar yapıp hem de komünist hareketleri desteklemek mümkün olmazdı. Benzer bir durum Türkiye-Sovyetler Birliği için de geçerliydi. O zaman şöyle bir soru akla gelebilir: Eğer TKP liderleri, Mustafa Suphi ve arkadaşları son tahlilide İttihatçılarla aralarına bir sınır koymamışlardıysa -ki yazışmalar ve harekete katılma talepleri bağımsız hareket etme niyeti olmadığını gösteriyor– neden hunharca katledildiler. Bu sorunun cevabı ‘Milli Mücadele’ hareketinin sınıfsal karekterine bakılarak verilebilir. Milli Mücadele hareketi demek, halk düşmanı bir ittifak demekti ve öyle bir ittifakın komünizm düşmanlığı anlaşılır bir şeydir. Onun için detaylara hapsolmamak gerekir. Türkiye’nin mülk sahibi sınıflarının, Ermeni ve Rum mallarını yağmalayarak zenginliğini hızla artıran kesimin komünizmin, sosyal eşitliğin, vb. adına bile tahammülü yoktu ve olamazdı. Bence Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesi ittihatçıların bir iç çatışmasının değil, Milli Mücadele’nin gerçek patronlarının marifetiydi. Civcivi yumurtadayken ezme tercihi yapılmıştı...

Komünist Zemin: Mustafa Suphi ve arkadaşlarının, ufku batılılaşma ve yönü kapitalistleşme olan İttihatçılara yakın durma çabalarını, dahası kendi yaşamlarının da katledilmesiyle sonuçlanacak olan sınıf düşmanlarıyla ittifak arayışlarının sebeplerini, bu sebeplerin dayandığı siyasal anlayışlarını siz nasıl açıklıyorsunuz?
Mustafa Suphi ve arkadaşlarının mensubu oldukları TKP’nin Komintern’e üye bir parti olması sebebiyle, Kemalistlere yakın durma, onlara destek olma ve onlarla ittifak yapma yönelişleri kendi tercihleri miydi, yoksa bu bir Komintern politikası mıydı?

Fikret Başkaya: İttihatçılarla TKP çevresinin ‘nasıl bir toplum’, ‘nasıl bir rejim’ kurulacak sorusuna verdikleri cevap veya perspektifler arasındaki fark, sanıldığından çok daha azdı. Sanıyorum sorunun kritik olan yanı da budur. Her ikisi de modernleşmeci-kalkınmacı-ilerlemeciydi ve bu yolun sonu kapitalizmden başka bir yere çıkmazdı... Zaten Sovyetler Birliği de ‘farklı birşey’ yapmayı akıl etmiyordu. Batıyı yakalama perspektifine kilitlenilmişti. Buradan farklı birşey çıkmazdı, sosyalizme, komünizme giden yol bu yol olamazdı ve olmadğı görüldü. Sovyetler Batı’yı yakalamak isterken, Kemalistler de ‘muasır medeniyet seviyesi’nin üstüne çıkmak istiyordu. Dolayısıyla Mustafa Suphi çevresi ve TKP zaten Kemalistlerden farklı bir paradigmaya sahip değillerdi. Fark söylemdeydi sadece... Bu yüzden benimsedikleri yaklaşımın ‘kendi tercihleri’ veya onları diplomatik bir manipülasyon aracı olarak gören Sovyetlerin ‘reel politika’ gereği olması o kadar önemli değildir... Fakat son tahlilde belirleyici olanın Komintern olduğunu söylemek mümkün. Aynı şey başka yerlerdeki komünist partileri için de aynı şekilde geçerlidir... Sizin de ifade ettiğniz gibi, Komintern’in seksiyonları olan komünist partilerinin asıl misyonu, kendi ülkelerinde, bölgelerinde devrim yapmak değil, Sovyetler Birliği’nin varlığının korunmasıydı. Sovyetler Birliği’nin her yaptığını alkışlayan, resmigeçitlerde boy gösteren bu partilerin devrim diye bir derdi olabalir miydi?

Komünist Zemin: Komintern tarafından kararlaştırılan ve 1920’de Bakü’de yapılan ‘Birinci Doğu Halkları Kurultayı” ve yine Komintern tarafından aynı tarihte kurdurulan TKP, sizce hangi ihtiyacın ürünü olarak vuku bulmuştur? Komintern’i bu iki girişimde bulunmaya iten nedenler nelerdi?

Fikret Başkaya: Biliyorsunuz, Bakü’de Doğu Halkları Kurultayı 1–8 Eylül 1920’de toplandı. Aynı tarihlerde TKP’nin kurulmasıyla yakından ilgisi var. Her ikisi de ‘emperyalist Batı’ya ‘yalnız değiliz, bundan böyle arkamızda ‘doğu halkları’ var’ demeye geliyordu ve Sovyetlerin kuşatmadan kurtulmasının bir aracı olarak görülüyordu. Bir çeşit diplomatik manevra olarak da görülebilir. Eylül 1920’de Doğu Halkları Kurultayı’nın toplanmasından yaklaşık 6 ay sonra 1921 Martı’nda İngiliz-Sovyet Ticaret Anlaşması imzalandı. Benzer anlaşmalar Türkiye ve İran’la da yapıldı... Bu anlaşmalar hem Doğu Halkları Kurultayı’nın bir daha neden toplanamadığını, hem de devamının neden getirilemediğini açıklıyor. O anlaşmalardan sonra Sovyetler Birliği’nin Doğu’da olsun, Batı’da olsun komünist hareketleri desteklemesi artık mümkün değildi. İngiliz–Sovyet Ticaret Anlaşması’nda ‘Sovyetlerin ilgili ülkelerden elini çekeceği’ sözü veriliyordu... Böyle bir durumda dünya devrimi sadece bir retorik olarak kalabilirdi, maalesef öyle de oldu. Eğer olup-bitenlerin ne anlama geldiği gerçekten merak ediliyorsa, bu ancak Sovyet Resmi İdeolojisi’nin dışında bağımsız bir yaklaşımla mümkün olabilirdi...

Komünist Zemin: Son bir sorumuz daha olacak. Bilindiği gibi sosyalist harekete egemen olan genel anlayışa göre iki ayrı TKP söz konusudur.
Bir, Mustafa Suphi’nin başında olduğu TKP –ki, bu TKP komünist olarak kabul edilir-; iki, Şefik Hüsnü sonrası TPK –ki, bu tarih sonrası TKP komünist olarak kabul edilmez ve kimilerine göre revizyonist, kimilerine göre ise karşı devrimci bir TKP söz konusudur.
Ama gerek TPK’nin bütün bir tarihine sahip çıkanların, gerekse de TKP’nin Mustafa Suphi dönemine sahip çıkanların üzerinde anlaştıkları zemin ise, Mustafa Suphi’dir.
Her iki kesim için de Mustafa Suphi ortak referans durumundadır.
Ve bu çevrelere göre, Mustafa Suphi anlaşılmadan hiçbir şeyi anlamak mümkün değildir.
Bizim bu konudaki düşüncemiz ise, Mustafa Suphi’den günümüze kadar, yani 90 yıllık TPK tarihi boyunca TKP’yi TKP yapan temel anlayış hep aynı kalmıştır, dolayısıyla da bir süreklilik mevcuttur. Dolayısıyla da Mustafa Suphi çizgisi reddedilmeden bugünkü TKP ve Misak-i Millici Sol anlayış aşılamaz.
Sizin bu konudaki değerlendirmenizi alabilir miyiz?

Fikret Başkaya: Galiba Mustafa Suphi’nin özel bir yere sahip olmasının ve TKP geleneğinde özel bir muameleye tâbi tutulmasının nedeni onun trajik ölümüdür. Haklı olarak işe duygusal unsur dahil oluyor ve bu anlaşılır bir şey. Anlaşılır bir şey ama her şeye rağmen itibar edilmesi gereken bir yaklaşım da olmaması gerekiyor. Bence Mustafa Suphi ile Şefik Hüsnü geleneği arasında ideolojik bir fark yoktu. Sorun daha kuruluş aşamasında ve kuruluşun modalitesiyle başlıyordu ve devam etti. Sizin de söylediğiniz gibi geçerli anlayış değişmeden bu günlere kadar gelindi. XXI’inci yüzyılın başında hâlâ eskide saplanıp kalmanın bir kıymet-i harbiyesi olamaz. Avrupa-merkezli, modernleşmeci-ilerlemeci-kalkınmacı sol, kapitalizme bir alternatif oluşturamazdı. Nitekim oluşturamadı... Eğer kapitalist barbarlık insanlığı ve uygarlığı yok etmeden bir şeyler yapılıcaksa, bu XIX. ve XX. yüzyıl sosyalizmlerinin ikircikli olmayan, radikal bir eleşirisi temelinde mümkün olabilir... Herkes kendi ‘haklılığını’ kanıtlamak için gerekçeler uydurma peşinde... Oysa paradigmayı sorgulamak gerekiyor... Geçmişi yüceltemenin bir alemi yok...

Komünist Zemin: Sevgili Fikret Başkaya, bize zaman ayırıp, görüşlerinizi bizimle ve okuyucularımızla paylaştığınız için teşekkür ederiz.

Fikret Başkaya: Ben de teşekkür ediyorum...

Amistofes Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 09.06.2015, 11:42   #8
Yazar
haziran_AW
yorgun savaşçı
 
haziran_AW - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler
Space Invaders Champion! Pacman Champion! Breakout Champion! Castle Defend Champion! Balloon Bomber Champion!
Tournaments Won: 1

Üyelik tarihi: 30.11.2006
Bulunduğu yer: ANKARA
Mesajlar: 3.603
Memleket: AMASYA
Cinsiyet:
haziran_AW - MSN üzeri Mesaj gönder
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 94
İtibar Puanı: 1415
haziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı var
haziran_AW - MSN üzeri Mesaj gönder

Ettiği Teşekkür: 3.577
1.695 Mesajına 3.780 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alıntı:
ulusalcı çeteler
günlerdir forumda kopan fırtına hep bu "çete" lafı yüzünden.ben seyit rızaya söylersem halk düşmanı bir faşist,sen söylersen "sol".ne oldu şimdi "çete" meşruiyetmi kazanmış oldu.yada kutsalıma saldırıldığı için bana, ölümle tehdit etme,aile bireylerine saldırma hakkı mı verdi.

alevi erkanı,hak hukuk,adalet diyebilmemiz için linç kampanyasında yer alanların bu tabiri aynı şiddette eleştirmelerini bekliyorum.

ben ne düşünüyorum.çete hakaret değildir.düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilir.ben bu ulusalcı çetede yer almaktan sonsuz mutluluk duyuyorum.lideri Mustafa Kemal çünkü.

___________________İMZA___________________
zaman her zaman haklı çıkarmıştır beni.dile kolay 10 yıl oldu bu imzayı atalı.

yılandan korkmam yalandan korktuğum kadar(korkmadım)

nokta kadar menfaat için,virgül gibi eğilme(eğilmedim)

http://hizliresim.com/Po3PZ6][img]http://i.hizliresim.com/Po3PZ6.png


Konu haziran_AW tarafından (09.06.2015 Saat 13:13 ) değiştirilmiştir.
haziran_AW Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 09.06.2015, 13:07   #9
Yazar
**Yorum**
Haymatlos
 
**Yorum** - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 15.11.2006
Bulunduğu yer: Lukka
Yaş: 38
Mesajlar: 8.977
Memleket: SİVAS
Cinsiyet:
**Yorum** - MSN üzeri Mesaj gönder
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 156
İtibar Puanı: 2395
**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip
**Yorum** - MSN üzeri Mesaj gönder

Ettiği Teşekkür: 4.652
3.466 Mesajına 6.741 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Sevgili gnost

Yazılarına bakınca, yorulmuşluk, vazgeçmişlik ve sonucunda Sosyalizm hedefi ve düşüncesinden vazgeçmişlik görmekteyim. Öyle ki, yazdığın yazının içeriğinde, Sosyalizmin tek yol Devrim ile gelemeyeceğini, çözümün, bugünün şartlarında parlementerizm ile çözülebileceğini dile getiriyorsun. Aslında bunları yazarken bir yanın, yani ben bu yanına eski Sol yanın da diyebilirim, Sosyalizm'in geliş ve ülke düzenini ele geçiriş yolunun keskin olarak bilincinde iken, diğer yanın yani yeni düzeniçileşmiş Sol halin, yıllardır parlamento hayalleri ile halkımıza türlü vaatler ve boş ütopyalar önerenlerden farksızdır.

Bugün yaşadığın bu heyecanı ben neden hissetmiyorum? Bu yaşadığın meşruuiyetsel çözümün, benim bedenimde neden hayat bulamadığını merak ediyorum? Bu yaşadığın heyecanı HDP ile mi yaşadın? 1989 SHP sini hatırlar mısın? "Kürtler ayrı bir halktır" dediği için partiden ihraç edilen İbrahim Aksoy'u hatırla mısın? İşte önemli bir noktadır orası, Kürt hareketinin yasal particilik yıllarının başlangıcıdır! Kürt hareketi o günden bu güne parlamento söylemleriyle evrilmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Bu hareketin başlangıcından günümüze tüm yapılanlara, tüm söylenenlere bakarsak seninde bugün savunduğun parlamentonun ne işlere yaradığını, bir halk için ne işlere yaramadığını daha net görebiliriz!

Sosyalizm'in geliş yolu ve yöntemi net bir şekilde belli iken, bu söylediklerin biraz eğreti duruyor gnost!

Bir kaç soru sorayım sana cevabını bekliyorum;

Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Marx, Lenin vb. gibi Sosyalizm adına dünya önderleri senin bugünkü haleti ruhiyen de neredelerdir? Söylemlerinin doğruluğu konusunda şüphelerin olduğu aşikar olmasına rağmen senden duymayı tercih ederim.

Yukarıda saydığım ve (özür dileyerek)sayamadığım daha nicelerinin Sosyalizm ile alakalı yöntemleri hakkında fikir sahibi olduğundan şüphem yoktur.

Dip not: Bir makale hazırlıyorum, senin bugün bu söylemlerin üzerinden Sosyalizm dersleri vermeye kalkışmanın tarihte ki tezahürü, yine bugün seni bu denli heyecanlandıran Kürt hareketinin tarihten günümüze bugün seninle aynı dili konuşmaları ile ilgili bir makale olacak, okumanı ve değerlendirmeni dilerim.

Sevgiler

___________________İMZA___________________
Oy Vermek Bir Şeyleri Değiştirseydi Yasaklanırdı!


[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
**Yorum** Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 09.06.2015, 13:42   #10
Yazar
gnost
Forumla Bütünleşmiş
 
gnost - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 21.02.2006
Mesajlar: 3.867
Memleket: ÇORUM
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 95
İtibar Puanı: 1138
gnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı vargnost görkemli bir forum yaşantısı var

Ettiği Teşekkür: 828
1.206 Mesajına 2.509 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alıntı:
Yazılarına bakınca, yorulmuşluk, vazgeçmişlik ve sonucunda Sosyalizm hedefi ve düşüncesinden vazgeçmişlik görmekteyim._
Yazılarına bakan kişi artık nasıl ve hangi düzlemde bakıyorsa bunu bilemem, neyi gördüğüne karışmam ama ifadeleriniz hatalı iddaalarınız kanıtsızdır.

Alıntı:
Sosyalizm'in geliş yolu ve yöntemi net bir şekilde belli iken, bu söylediklerin biraz eğreti duruyor gnost!_
Belli olan bir şey var daha çok mücadele etmek ve Devrimci liğikişisel yaşantımızda indirgemek.Hepimizin eksiklikleri mevcuttur.



Alıntı:
Sosyalizmin tek yol Devrim ile gelemeyeceğini, çözümün, bugünün şartlarında parlementerizm ile çözülebileceğini dile getiriyorsun.
Şüphesiz Sosyalizm çok istediğimiz bir toplumsal düzen ise çok istemektedir gelmeyeceğini biliyorum.Ancak çok şiddet ve silah ile de gelmediğini gördük.

Amaç olan Sosyalizm mi yoksa metodik tartışmalar mı?


Alıntı:
Bu yaşadığın heyecanı HDP ile mi yaşadın?_
Yazının tarihi HDP den önce olabilir net olmasın ama.Sonuç olarak önyargılı yaklaşmışsınız.

Neyse şimdi yarış Sosyalizme giden yolda olsun.Belki sen haklısındır. Geciken Devrim sebep ben değilim demek yanlış onu biliyorum.

___________________İMZA___________________
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
gnost Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
gnost Kullanıcısına bu mesajı için teşekkür eden üyeler:
**Yorum** (09.06.2015)
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 17:14.


Powered by vBulletin® Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Yazılan yazılar ve yayınlanan resimlerin tüm hakları yazan kişiye aittir. Site hakları Aleviweb.com adına saklıdır.

Yandex.Metrica