Go Back   Aleviweb.com - Alevi Alevilik ve Aleviler Forumu > Aleviler ve Alevilik > Alevilik Genel

Alevilik Genel Alevilik üzerine genel tartışmalar, eleştiriler, sorunlar

Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 15.05.2019, 18:19   #21
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 861
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 18
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi


Standart

Var-Oluşçuluk ve Evrim.

Geriye öze dönüş kültü ile anlatılan, Alevi devriye deyiş ve anlatımlarına baktığımızda, Aleviliğin varoluş felsefesine, evrime; “Hiçbir şey yoktan var olmaz ve var olan ebediyen yok edilemez”, her şey birbirini etkileyerek, evrim geçirerek, değişerek yeniden var olmak için devri daim eder. Doğanın değişim yasalarına dayalı, diyalektik materyalist felsefeye ile uyum içinde olduğunu görüyoruz.

Daha Allah ile cihan yok iken
Biz onu var edip ilan eyledik
Hakk’a hiçbir layık mekân yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik.

Kendisinin ismi henüz yok idi
İsmi söyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi
Sekil verip tıpkı insan eyledik

(Harabi)

Yukarıda iki kıtası aktarılan Harabi’nin ve birçok başka Alevi devriye deyişinde özetlendiği gibi, Alevilik tarihi kökenini “Daha Allah ile Cihan yok iken” Hakk’a hiçbir layık mekân yok iken, diye, evrende VAR olan Varlığı “maddeyi” ışık enerji “HAK” hakikat olarak tanımlıyor ve sonuçta tarihi kökenini maddesel VARLIK, madde ile başlatıyor ve devriye inancıyla da, Alevilik devri daim evrim, doğanın değişim yasalarına diyalektik materyalist felsefeye, dayandırmaktadır.

(Bazen bu HAK varlık karamı sembolik olarak “Dünya kurulmadan var idi Ali” şeklinde dile getirilmiştir, bu konu ayrı bir başlık içinde ele alınmıştır). Tanrı insanları değil, biz tanrıyı sonradan yarattık, “Şekil verip tıpkı insan eyledik”, diyor. Düşünce diller dinler fikirler öğreti ideolojiler maddesel varlığın evrimselleşmesi ile ortaya çıkmıştır. Yani madde olmadan din düşünce akıl vs. olma yaşayamaz. Bu anlamda Alevilik tarihini evren ve insanlığın var oluşuyla başlatıyor. Her ne kadar Semavi dinler İslam, TEK doğru bizin tanrı dinimiz diye dondurmaya, tek bir dine veya tek bir dile milliyete bağlamaya çalışsa da, doğanın diyalektiği işliyor, evrim devri daim devam ediyor.

İnançlar da kadim tarihten bu yana, Animizm, Totemizm, Şamanizm, Paganizm, Budizm, Zerdüştlük vs. çeşitli insanın yaşadığı evreni doğayı, sosyal çevreyi ve kendini anlama, anlayamadıklarına anlam bulma çabası olarak evrim geçirerek gelişmiştir. Doğal olarak Alevi inanç öğretisi de evrimleşerek gelişmiştir. Köleci toplumla birlikte ortaya çıkan, organize tek tanrılı (Yahudi Hıristiyan İslam) dinler bunu bir bilinmez, ilahi TEK bir tanrıya “Allaha” baş bağlayıp, türbanla güneşi bilimi kadını, karartıp, TEK dini inancı görüşü düşünceyi, bir sömürü aracı olarak topluma dayatıp, dondurup putlaştırmaya çalışmış halen çalışmaktadır. Fakat “Kendine reva görmediğini başkasına görme” “Zalimin zulmüne boyun eğme” ve “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” diyen, dünyada CAN, insanca eşit mutlu yaşamak için ALEV-İ-lik, bilimin ateşi ışığı alevini parlatıp, karanlığı aydınlatmış ve bu “DİN buzunu” eritmiştir ve kaynatıp buharlaştıracaktır.

Muhalefet inancı.

Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ı, köleciliğin ve ilk tek tanrılı din anlayışının Sümerlerde ortaya çıkıp dünyaya yayıldığını belirtmektedir. Eski anaerkil, çok tanrılı doğal inançları hak adalet arayış ve anlayışlarını; Köleci toplumla birlikte ataerkil krallar, rahipler, zengin mal mülk köle sahibi tüccarlar vs. kendi ekonomik çıkarlarına uygun olarak tekleştirmiştir. Önceleri kendilerini hem kral, hem tanrı veya onun elçisi göstermişler, sonraları bilinmez ilahi TEK bir tanrıya bağlamışlardır. Sümerlerden bu yana, köleler yoksul emekçi halk, Hak adalet arayışında olmuş ve bu hâkim din-iktidarına karşı sürekli muhalefet etmiş ve kendi inanç ve öğretilerini geliştirmiştir. Alevi öğretisinin bu sömürücü hâkim din ve iktidarlara, kaşı Ortadoğu’da oluşan bir muhalefet inancı olarak ortaya çıktığını ve bölgedeki tüm muhalif inançların hareketlerin halkların bir anlamda direk olmasa da dolaylı olarak Alevi öğretisinin tarihi temellerini kaynaklarını oluşturuyor diyebiliriz. Ayrıca dini inanç öğreti veya herhangi bir yeni politik ideoloji, ilk ortaya çıktığında, emekçi ezilen halkların öncülüğünde veya desteği ile ortaya çıktığını, genelde yeni devrimci bir özellik gösterdiğini fakat kısa sürede GÜÇLÜ hâkim sınıflarca kontrol altına alınıp, tekrar sömürü baskı unsuru haline geldiğini görüyoruz. Din ve inançların tarihi bir anlamda “üstü örtülü” ezen ezilen SINIF mücadelesinin tarihidir. Dinler genel manada egemenlerin menfaat ilişikleriyle uyumlu halde oldukları için, devletler ve onların sermaye sınıfları her daim bu çelişkiden kesinlikle yararlanmışlardır. Hem de bu yolla emekçi sınıfın gelişimini engellemişlerdir. Aynı zamanda, işte bu noktada Alevi Kızılbaş felsefe diğer Ortodoks dinlerden kesinlikle ayrılır. Ve yaşamı, paylaşım ve adalet anlayışı temelinde ele alır.

Aleviliğin Rıza Şehri, “Yârin yanağından garı her şeyi, bir üzün tanesini 40’lar ile paylaşmak”, “Kendine reva görmediğini başkasına görmemek” hak adalet rızalık razılık, haksızlığa sömürüye zalimin zulmüme karşı gelme, boyun eğmeme vs. Alevi öğretisinde deyişlerinde ve cemlerinde yoğunlukla işlenen, yolun temel özünü oluşturan bir konudur. Ayrıca hâkim sömürücü güçlere karşı Alevi isyanları, Alevilere yönelik yapılan katliamlar, Aleviliğin bu muhalif inanç öğreti olma özeliğinin göstergesidir.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 16.05.2019, 14:31   #22
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 861
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 18
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alevi coğrafyası, İslam öncesi kaynakları ve tek bir millete bağlı olmayışı.

Dün ve bugün Alevilerin hangi bölgelerde yoğunlukla yaşadığına baktığımızda, Alevilerin yoğunlukla Anadolu ve komşu ülkelerde yaşadığını görüyoruz. Yukarı Mezopotamya / Anadolu bölgesi geniş anlamda, medeniyetin beşiği olmuştur. Hayatta kalabilen 4 insan DNA’sı, Afrika’dan çıkıp dünyaya yayılmaya başladıktan sonra, bundan yaklaşık 12 bin yıl önce, (Göbeklitepe, Çatahöyük, Hallan Cemi, Zawi Chemi, Ali Kosh, Jericho) “verimli hilal ay” bölgesi insanların yerleşik yaşama geçtikleri, tarım ve hayvancılığa başladıkları ilk dillerin, ilk inançların ortaya çıktığı ve büyük medeniyetlere kültürlere ev sahipliği yapmış, bir bölgedir. Yukarı Mezopotamya Göbeklitepe, Çatahöyük, Çay Önü, Nevalı Çori, Hallan Cemi ve Anadolu’daki yüzlerce “höyük” arkeolojik kazılarda duvar kabartmalarında; Alevilikte cemlerde dün ve bugün var olan:

İlk 12 aylık takvim 12 burç, 12 hizmet post, 12 kültü,
İlk bira ve şarap üretim ve kullanımı,
İlk kadın erkekli muhabbet toplantıları,
İlk telli saz, müzik şiir deyişleri,
İlk kadınlı erkekli dans, semahı,
İlk oruç aşure lokma paylaşımı
İlk sanat kültür eserlerini,
İlk anaerkil toplum ve ilk imece usulü komünal yaşamı,
İlk ay yıldız güneş ocağı ateşi ışığı alevi, bilimi,
İlk 4 ana elementi hava ateş su toprağı
İlk turna, kartal, aslan geyik boğa koç vs. börtü böcek doğayı canı insanı kutsamayı
İlk tarımsal üretim hayvancılık, üretim araçları ve bilimlerinde bu bölgede ortaya çıktığını, görüyoruz.

Cem benzeri; kadın erkek sazlı sözlü semahlı lokmalı demli, delilli muhabbetlerin, Anadolu ve çevresinde ilk yerleşik halklar ve sonrasında Huri, Luvi, Mitani, Hititlerden, bugüne varlığını sürdürdüğünü görüyoruz.

Aynı zamanda, Mısırdan Mezopotamya, Anadolu’dan Balkanlara, Kafkasya’dan Horasandan, Orta Asya’ya, Hint’ten, Yemene, bu bölgede; Mısır Sümer Hittiler, Roma-Bizans, İran pers Ahameniş, Selevkos (İskender) Sasani, Emevi – Abbasi, Selçuklu, Osmanlı, Safavi, Moğol Timur, büyük imparatorluklar olduğu gibi, Sümerlerden bu yana, büyük din ve EKONOMİK sınıfsal çıkar savaşları ve çok büyük halk göçleri de olmuştur. Bu bölgede hâkim din ve sömürücü iktidarlara karşı muhalefet eden tüm kesimler halklar, Halımızı Hal eyledik yolumuzu yol eyledik Her çiçekten bal eyledik misali, Alevi öğretisini beslemişlerdir.

İslam dini Arabistan’da ortaya çıkıp kuzeye doğru yayılmaya başladığında bölgede yaşayan, Yahudi, Hıristiyan, Ezidi Süryani, Ermeni, Rum, Kürt, Fars, Hint, Azeri, Türkmen halkların uzun süre İslam’a karşı direndiğini, bazılarının İslam’ı kabullense de, bazıların kabullenmediğini karşı direndiklerini ve bazılarının kendilerini isteyerek, istemeyerek çeşitli İslami isimler altında gizlemek zorunda kaldıklarını biliyoruz.

Burada özelikle İran Sasani devleti güneyden gelen yağmacı İslam ordularına yenilmesi, O zaman İran’da var olan eski Fars, Kürt, (dili ve) Zerdüşt inancının reform edilmiş devamı nitelindeki Mazdek, Manizim, Babek Huremi hareketi ve daha sonra, Hasan Sabah ve İsmail’i, Kalenderi, Hurufi, Vefai, Gnostik, birçok düşüncelerin, Horasan ve Anadolu Rum erenlerinin, bugün bilinen Alevilik öğretisinin şekillenmesi ve kurumlaşmasına direk katkısı olmuştur.

Arap toplumu içinde de İslam dini ve uygulamalarına karşı çıkan, “Harici”, “Karmati” İslam tasarrufçusu kişi ve kesimler arasında da, dolaylı olarak Alevi öğretisine katkı sunan kesimler oluştur. Sadece İslam değil, Yahudi, Hıristiyan vs. toplumlarda da hâkim dini anlayışa karşı gelen, Gnostisizm, Paulicians, Bogomiller, Katharizm ve Budist inanç öğreti hareketlerinde Alevi öğretisine katkıları etkileri benzer ortak yanları olduğunu biliyoruz.

Aleviliğin somut tarihi kökleri, kaynakları da bu bölgede ve ortamda oluşmuştur. Bu anlamda Cana, insana emeğe insanca mutlu yaşamaya değer veren, 72 millete aynı nazarla bak, “72 dil bizdedir” diyen Aleviliğin, tarihi ve kaynaklarını, herhangi tek bir Türk, Kürt, Ermeni, Azeri, Arap tek bir dine veya milliyete ırka bağlamakta doğru değildir.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 16.05.2019, 14:33   #23
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 861
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 18
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Aleviliğin yazılı kaynakları.

Genel olarak Alevilik, sözlü geleneğe dayansa da, “ateş olmayan yerden duman tütmez” misali, sözlü geleneklerde somut nesnel bir varlığa, doğal veya toplumsal olaylara, sonuçta geçmişten günümüze iz bırakan somut kaynak ve belgeye dayanır.

Genel olarak, Seyit Nesimi, Yunus Emre, Şah Hatai, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal vs. Alevi ozanlarının nefesleri deyişleri bunların yazlı olduğu cönkler divan kitapları. Hace Bektaş Veli, Baba İlyas, Baba İshak, Baba Tahir Üryan, Dede Garkın, Abu’l Wafa al-Kurdi, Seyh Bedreddin, Börklüce Mustafa, Omar Hayyam, Eba Müslüm, Hallac-ı Mansur, Abdal Musa, Kadıncık Ana, Kalender Çelebi vs. çeşitli (özelikle de ırkçı bir yaklaşımla Türk kökenli) Alevi erenleri pirlerinin; Buyruk, Menakıbe (hayat hikâyeleri) Makalat (bahis makale) Velayetname, Faziletname, risale, Rubáiyát, İcazetname, Şecereler kaynak gösterilir. Ayrıca fetva fermanlar, mahkeme kararları, mektuplar, tapu, cenknameler, maktel-i vaka çeşitli tarihi olayları çeşitli Alevi isyan, ayaklanma, katliamlarını anlatan belgeler, Aleviliğin yazılı kaynakları olarak gösterilir. Bu belgeler bazen, mistik üstü örtülü bir dil ve İslami söylemler içerse de, genelde Alevilik öğretisi hakkında temel bilgileri bulmak mümkündür.

Bunların dışında direk Alev öğretisini hiç ilgisi olmayan Şii İslami; hz. Ali, 12 İmam, İmam Cafer, Ehlibeyt, İmam Hüseyin Kerbela ile ilgili belgelerinde, Alevi yazılı kaynağı olarak gösterildiğini görüyoruz. Bu Şii İslami unsurların daha çok 1500 yıllarda Aleviliğin içine eylem değil, söylem olarak girdiği görülmekte. Çünkü dünde bugünde Aleviler ne Sünni, nede Şii İslam’ın pratiklerine ibadetlerine uymamış, uygulamamıştır.

Alevi yazlı kaynaklarının birçoğunun hâkim din ve iktidarlar tarafından yok edildiği, var olan kaynaklarında Alevileri Sünni Şii İslamlaştırma ve Türkleştirme adına çarpıtıldığını belirtmek gerekir. Yunus Emre, Şah Hatai, Pir Sultan Abdal, vs. ozanların adına sonradan, onlara ait olmayan deyişler yazıldığı, Alevi pir ve erenleri hakkında yazılanlarında onların yaşamından çok sonra ve bazen de çarpıtılarak İslamlaştırılarak yazıldığı görülmekte.

Anacak Aleviliğin öz değerlerini, ölçü olarak alıp, dün ve bugün Alevilerin yaşadığı bölgelerde Alevi öğretisine katkı sunan, kişi ve oyalar, bilgi belgeler sorgulayıcı bir yaklaşımla incelenerek sağlıklı bir kanıya varılabilir.


Aleviliğin ve cemin tarihsel kaynakları hakkında ileri sürülen 6 tez.

Aleviliğin ve Cem erkânının tarihsel ve inançsal kaynakları hakkında genel olarak şu 6 tez ve rivayetler ileri sürülmektedir.

Muhammed’in Miraç’tan döndükten sonra İçinde Hz. Ali’nin de olduğu “Kırklar Meclisi” olarak isimlendirilen topluluğu ziyaret etmesi.
Diğer bir rivayet ise ilk cem erkânlarını İmam Cafer-i Sadık’ın yaptığı, “Buyruğunda” geçtiği, Şeyh Safi Safavi (Şah İsmail) devam ettirdiği yönündedir.
Eski Şaman, Türklerin kadınlı-erkekli çalgılı içkili eğlencelerin İslam’ı perdesi altında devamı.
Farsça “Bezm-i Cem” eski İran’da ilk içkili muhabbetli meclislerin, devamı.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin sohbetlerinde, bütün muhipler bir araya toplanıp, birlikte şiirler söyleyip, semah dönmesi.
Antik Anadolu Mezopotamya kültürleri, Zerdüşt Mazdek, Mani, Huremi inançları ve “Dionyos” üzüm toplama ayinlerin devamı “sentezi” tezi.

Muhammet ALİ 40’lar Cemi tezi;

İleride “40’lar sayısı ve meclisi Cemi, Miraç sorgulaması, Ali Kültü ” bölümünde açıklanacağı gibi. Hz. Muhammedin “Burak AT” ile uçarak gökyüzüne ‘Miraç’a’ çıkması Allah’la görüşmesi vs. Alevilik açısından akıl mantık bilim dışıdır. Muhammed ve İmam Ali’nin “Kırklar Meclisine” nerede ne zaman katıldığına, cem yürüttüğüne dair hiçbir İslami belge kanıt yoktur. Ve İslamcı asimilasyoncu imam dedelerin ileri sürdükleri, 40’lar meclisinin Mekke’de veya Medine’de yapıldığına dair görüşlerde kendi içinde çelişkili kaynaksız ve tutarsızdır. “40’lar meclisi ceminin” fiziki olarak belirli bir mekânda belirli bir tarihte, belirli kişilerle somut yapıldığına dair hiçbir belge yoktur, en azından biz rastlamadık. 40’lar sayısı birçok kültürde, ortalama birçokluk ‘çoğul’ belirtme ve tamamlama sayısıdır. (Yazının devamında 40’lar sayısına ayrıca bakınız.) Konuyla ilişkilendirilebilecek tek somut belge, “40 müridi ile Hace Bektaş Veli, uzakta Kırşehir Nevşehir” isimli, görünümlü bir minyatür resimdir. “40’lar meclis anlatımı” ilk defa 1400 yıllarının sonunda Safavi devletinin kuruluş sürecinde, “Ehl-i İhtisas” kurulunca yazılıp Anadolu’da dağıtılan “Buyruk“ kitabında geçmektedir öncesi yoktur. “40 Meclisi cemi” somut yaşanmış bir olay değil, mitolojik bir dil ve kurgu ile yazılmış bir anlatımdır. Bu Buyruk’ta geçen “40’lar meclisi cemi” ile ilgili akla, mantığa, tarih, bilime en yakın olasılık ve yorum bizce; Anadolu Alevi Kızılbaşların büyüklü küçüklü kadınlı erkekli herkesin eşit CAN HAK sayıldığı, peygamberlik dahi hiçbir rütbe makamın kabul edilmediği, lokmalı demli semahlı vs. abı hayatı paylaşıma dayalı, birimiz kırkımız, kırkımız birimiz için, birlik cemi yaptıkları geçeği. Bunun HBV‘nin minyatür resimde gösterildiği gibi 40 müritleri ile muhabbet meclisi/cemi ve 40 sayısına bağlanarak; Buyruk kitabı hazırlanırken, Aleviliğin bu CEM ile ilgili temel değerleri alınıp; Safavi’lerin Şii-İslam-Dini, Muhammed ve ilahlaştırılan imam Ali “Miraç masalı” üzerinden, Anadolu Kızılbaşların kabul görebileceği bir şekilde, Alevi cem erkânının içine sokulmuştur. Artık çıkarabilene aşk olsun.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 16.05.2019, 14:34   #24
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 861
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 18
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

İmam Cafer Buyruk (Safavi) tezi:

İmam Cafer-i Sadık’ın veya diğer 12 imamların hiçbirinin cem yürüttüğüne veya bir ceme katıldığına dair hiçbir kanıt, kaynak yoktur. Tam tersine İslam şeriatına uymuşlardır. İmam Cafer Sadık, Hanefi mezhebinin kurucusu, İmam Ebu Hanife’nin hocasıdır. Şafii, Hanbeli, Maliki, mezhebinin kurucuları da onlardan etkilenmiştir. İmam Cafer Sadık’ın birçok yazılı eseri vardır. Fakat Cemi anlatan “Buyruk” isimli ve içerikli bir kitabı yoktur. Arap milliyetçiliğini vs. hazmedemeyen İran/Farslar, sonradan İmam Cafer adına bugünkü Şii/Caferi mezhebi kurulmuşlardır. İmam Cafer kendisi, Cafer’i veya Şii mezhebi kurmamıştır. İmam Cafer Buyruğu diye Alevi toplumuna pazarlanan kitapların birçoğu uydurma düzmecedir. Ve sonuçta, İsmail Kaygusuz, Hüseyin Şimşek, İsmail Beşikçi, Pir Ali Baba ve bir dizi Alevi araştırmacısın belirttiği üzere, İmam Cafer’e atıfta bulunarak yazılan buyrukların kökeni “Savfatu’s Saf┠(1357/58) Türkçe çevirisi “Makalat-ı Şeyh Safi” (1359) daha çok Safaviliğin tarihini anlatan kitaptan alıntılardır. Bu nedenle de Şeyh Safi buyruğunda denilmektedir.

Erdebil Tekkesi kurucusu ve Şah İsmail’in ecdadı, Şeyh Safi Kürt, Şafi (İslam) kökenlidir ve Kürd Şeyh Zahid Glani’nin öğrencisidir. Ve Şeyh Safî’nin torunu Ali Hoca (1392-1429), dedesi Şeyh Safî’nin bir Şafiî merkezi olarak kurduğu Erdebil Tekkesini, Şiî bir merkeze dönüştürmeye başlamıştır (Hüseyin Şimşek) . Ayrıca Şeyh Safî’nin şeceresini Azeri Türkmen, baba soyundan, 12 İmamlardan Musa-i Kazım’a Arap, Ali, Muhammed’e çıkaranlar vardır. Fakat babadan hem Türk, hem Arap olmak kendi içinde çelişkili bir durumdur. Kaldı ki Alevilik açısından SOY’un kanın önemi yoktur, HBV soyumdan, dölümden gelen değil yolumdan giden bu yolun yolcusudur demiştir.

1402 Ankara savaşında Osmanlıyı yenilgiye uğratan Moğol imparatoru Timur, dönüşte Erdebil Tekkesine de uğrar. Timur ile tekkenin şeyhi Hoca Ali arasında Osmanlı karşıtlığı vs. üzerine derin ve güçlü bir bağ oluşur. Öyle ki Timur, kendi egemenlik alanı içinde kalan Erdebil kentini, köylerini ve arazisini, vakıf olarak Safavi ailesine bağışlar. Bununla da kalmaz, Hoca Ali’nin talebi üzerine, Timur, Alevilerin yoğunlukla yaşadığı iç Anadolu’dan toplayıp, yanında esir olarak götürmekte olduğu 30 bin kadar Türkmen Kızılbaşı, tekkenin hizmetine ve denetimine girmek üzere serbest bırakır. Yani, bir anlamda Erdebil Tekkesi, mal-mülk sahibi olma, ilk önemli sıçrayışını ve ilk geniş kitlesel gücünü, Osmanlı karşıtları üzerinden gerçekleştirir. 30 bin kadar Türkmen’in bazıları Şii görüşlerle donatılıp Anadolu’ya gönderilmiş, Erdebil Tekkesinin halifeleri, müritleri gibi çalışmalar yürütmüştür. Bu gelişmelerle Bektaş Veli’den Kadıncık Ana üzerinden devraldığı yolu ve erkânı kurumlaştırarak bütün Anadolu’ya yayan Abdal Musa’nın da “Serçeşme” olarak kabul ettiği Sulucakarahöyük Bektaşi Veli Dergâhı, ikinci planda kalmıştır.

Erdebil tekkesi başında olan Şeyh Cüneyd, 1448-56 yıllarını, bizzat Anadolu’da Kızılbaşların içinde geçirip onları örgütlemiş, ardından Erdebil tekkesine geri dönmüş ve 1501’de Şeyh Cüneyd’in torunu (Şeyh Haydar’ın oğlu) “Şeyh İsmail’i” 14 yaşında, Safavi devleti kurup, ŞAH’lığa yükseltilmiştir. ŞAH İSMAİL (Hatai’nin) 14 yaşında bir çocuk olarak; Ne kadar Alevi kızılbaş olduğu veya buradan etkilendiği. Ve ne kadar Şii Müslüman olduğu ve deyişlerinin ne kadarının kendine ait olduğu, ne kadarının onun adına veya sonradan yazıldığı vs. ayrı bir araştırma tartışma konusudur. Muhtemelen Anadolu, Alevi Bektaşi Ahi, Rum erenlerini Osmanlıya karşı, Safavi devleti yanına çekmek için Alevi öğretisi içine Şii İslami (12 İmam Ali Ehlibeyt Kerbela) unsurları katarak Şeyh İsmail adına propaganda yapılmıştır. Kaldı ki Şah İsmail ağırlığını Alevilerin oluşturduğu Elbistan merkezli Dulkadiroğluları (Alevi) beyliği (devleti) üzerine (1507’de) ani bir saldırı yapıp dağıtmış, bir bölümü Osmanlıya sığınmıştır. Ayrıca Şah İsmail döneminde Şiilik resmi Din/mezhep olarak ilan edilmiştir.

1414-1420 Bedreddin, Börüklüce Torlak isyanından sonra, Sünni Osmanlı baskısı altında ezilen Anadolu Kızılbaşlarının, kuruluşunda büyük emekleri olan, Safavi devletine çok büyük umutlar bağlamış, onu kurtuluşlarının yapılanması olarak görmüşlerdir. Anadolu Kızılbaşlarının Safavi devletin kuruluşunda ve gelişiminde hem vurucu, hem temel bir kitle/güç oldukları bir gerçektir. Ancak, ne Erdebil tekkenin idaresinde, ne de Safavi devlet yapılanması ve yönetiminde, inisiyatif hiçbir zaman Anadolu Kızılbaş Alevilerin eline geçmemiştir. Hatta Anadolu’dan gelmiş Kızılbaşların sık sık “Hem lazım, hem de baş belası bir topluluk” olarak görülmesi söz konusudur ki bu anlayış, Şahkulu Ayaklanması ve ayaklanma liderlerine karşı takınılan tavırla, adeta “tavan” yapmıştır.

Anadolu’da Küçük “Buyruk” olarak bilinen geleneksel Alevi Cem ve erkânlarını az çok anlatan “Buyruğu”; Ne İmam Caferi Sadık, nede Şeyh Şafi yazmamıştır. Öz itibarı ile Hace Bektaş Veli’ni “Makalat” isimli kitabını içeren BUYRUK; 1501′ de Safavi devletinin kuruluşu öncesi ve sürecinde; Anadolu Kızılbaş Pirleri tarafında hazırlanmış ve Safavi 7 kişilik “Ehl-i İhtisas” sonradan (İmam Cafer Heyeti) denilen kurulunun denetiminden geçirilip (Şii İslami unsurlar eklenip) çoğaltılıp Anadolu’da dağıtılmıştır. Bu “Buyruk” Alevi yol CEM erkânını genel olarak içermekle birlikte, Anadolu Alevilerine Erdebil Tekkesinin kurucusu Şeyh Safi’yi, İmam Caferi, Safavi devletini ve Şiiliği sevdirme, Alevileri Şiileştirme amaçlı kullanılmıştır. Ve çeşitli düzmece BUYRUK’lar ile bu sürdürülmüş ve halen İran ve TC devlet Diyaneti tarafından sürdürülmektedir. Aleviler genel olarak, hiç sorgulamadan bu “Buruklara” inanmaktadır.

Safavi soylu Dede Kul Himmet ve Pir Sultan “adına” yayınlanmış birkaç deyişte bu konulara değiniliyor ve “Ehl-i İhtisas” kurulu İmam “Cafer heyeti”, “mühürü” olarak sunuyor. Erdebil’den Anadolu’ya Şiiliği yaymak için gelindiği belirtiliyor.

Erdebil’den gelince Rum’a
Sözümüz bizim didardan gelir
Şeyh Safi Buyruğu’n eyledim kabul
Sözü onun daim Cafer’den gelir

MAKALAT’ın ahiri cemalatın zuhuru
Şeyh Safi’ye değiptir İmam Cafer mühürü

Pir Sultan
İmam Zeynel içti abu hayatı
Muhammed Bakır’a ver saadeti
Dört kitapla İmam Cafer heyeti
Yetmiş üçte mümin kula der bülbül
(=73, hicri 973’ün kısaltması, İ.K.)

“Kızılbaş Safavi Devletinin kuruluşundan, İranlı feodal aristokratların şahların çevresinde kümeleşip, Ortodoks Şiiliği devlet dini yaparak, batıni Sufiliği yönetimden uzaklaştırıncaya kadar Kızılbaşlar, İsmaililerle birlikte hareket ettikleri gibi, Şah Abbas I’in ölümünden (1628) sonra başlayan Kızılbaş ve sufi kıyımlarında da yaşamları biribirine karışmıştır. Aynı ilişkinin Anadolu’da da sürmüş olması, olasılıkların ve kuşkuların ötesindedir.” (İsmail Kaygusuz)

Safavi devletinin kuruluşunda önemli rol alan Kızılbaş grupların (Alevilerin) kısa sürede tasfiye edilip katliamdan geçirildiğini, sonuçta bugünkü İran Şii İslam molla cumhuriyetine gelindiğini görüyoruz. Aynı durum Osmanlı devletinin ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş süreci içinde geçerlidir, Aleviler her iki devletin kuruluş sürecinde dolaylı veya direk katkı sunmalarına karşın, kısa sürede devre dışı bırakılıp, katliamdan geçirilmişlerdir.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 19.05.2019, 04:23   #25
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 861
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 18
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Şamanizm ve Türk inancı tezi;

Özellikle Türkiye’de sanki Şamanizm sadece eski Türk inancıymış gibi yanlış bir algı vardır bu doğru değildir. Şamanizm çok eski bir inanç sistemi ve bugün dahi Kuzey Asya, Kuzey Amerika, Güney Afrika, Güney Amerika Amazon bölgesi, Avusturalya yerliler yani Tek tanrılı inançların fazla ulaşamadı her bölgede ve değişik biçimlerde vardır. İlk Şamanist sembol figürlere, Afrika ve somut olarak Anadolu’da 9 bin yıllık Çatahöyük duvar resimlerinde de rastlanmakta. Bir anlamda Şamanizm’de kaynağı Anadolu’dur.

İnançlarda ilk çağlardan bu yana, hep doğa ile ilgili olmuş ve evrim geçirerek bu günlere gelinmiştir. Eski doğa inançlarında, Şamanizm ve eski Türk inanç geleneklerinde, Aleviliğin ve cemin bazı özeliklerini görmek mümkündür. Fakat Aleviliğin direk Şamanizm’in ve eski Türk inançlarını devamıdır demek mümkün değildir. Çünkü Şamanizm’de büyücü anlamına gelen Budizm kaynaklı ŞA-Man, Ka-Man kelimeleri, ruhlar, Gök tanrıları ve insanlar arasında bağlantı kurduğunu iddia eden, fala bakma, gelecekten haber verme, kötü ruhları kovma, büyü vs. ile hastaları iyileştirme gibi işler ile uğraşan, toplumdan kendini dışlamış, özel hayvan figürlü elbise giyip, davul/def çalıp ve trans haline geçmek için çeşitli bitkilerden yapılmış uyuşturucu kullanan ve toplumsal değil daha çok belirli din adamların yaptığı bazı törenlerden oluşmakta. Bunları direk Aleviliğe bağlamak mümkün değildir. Ayrıca Alevilik direk Şaman, Orta Asya Türk, kökenli olsa bugün orada da Alevilerin yaşaması en azında köklü Alevi kültür belirtilerin olması gerekirdi. Semaha benzeri, kadınlı erkekli müzik danslı, halk oyunları geleneği eski Türk geleneklerinde vardır, fakat bunların Semahta olduğu gibi inançsal felsefi bir boyutu yoktur. Ve bu gelenekler eski İran, Hindistan ve Anadolu’da vardır. Ve Anadolu’daki tarihsel kökleri daha eski, yaygın ve inançla da ilgilidir.

Afrika’dan çıkış genetik insan göç haritaları, ilk dil inanç medeniyetlerin yukarı Mezopotamya/ Anadolu İran ve Hindistan, büyük tatlı su nehri yatakları çevresinde oluştuğunu göstermekte. Kuzeyde buzlar eridikçe, kuzeye göçen insanların, zamanla konargöçer Türk/men halkları oluşturduğu, daha sonları bunlardan bir bölümünün İran Kafkasya üzerinde Anadolu’ya geldiği görülmekte. Türkiye’nin (Anadolu’nun) bu günkü genetik haritası, dünya ortalaması genelini yansıtmakta. Türkiye’de yaşayanların ancak %3,4’ü, Orta Asya kökenli, tüm Asya’yı aldığımızda bile, Türkiye’de yaşayanların genetik Türk kökenli oranı %15 i bulmuyor. Kaldı ki hiçbir inanç, kültür öğreti, ideoloji tek bir millete bağlanamaz. Sonuç olarak Alevi inanç öğretisinin eski doğal Şamanist ve orta Asya Türk halk yaşam gelenekleri ile sembolik evrimsel bağları ilgisi vardır, fakat kök kaynağı, oluşum ve bu günkü varlık ve uygulaması ile Aleviliği sadece ve direk Şamanizm ve Türk inanç gelenek kültürüne bağlamak mümkün değildir.

Eski İran ‘Bezmi Cem’ tezi;

Bilimsel araştırmalar kadim talihten bu yana hayatta kalabilen 4 DNA insan neslin, Afrika’dan 2 koldan; İlk olarak NİL nehri boyundan 190 bin yıl önce Kuzey Mezopotamya Anadolu’ya geldiğin, fakat buzul çağ dolayısı ile kalıcı olup yaşam sürdüremediğini gösteriyor. İkinci defa yaklaşık 85 bin yıl önce Afrika’dan, Yemen üzerinden güneybatı İran, Hindistan’a. Ve Aynı tarihlerde, ikinci kez Nil nehri üzerinde Anadolu’ya Mezopotamya göçtüğü görülmekte.

İran doğuda Hindistan Budizm, batıda Anadolu Mezopotamya, Yunan kültürü ve semavi dinler, kuzeyde Şaman kültürü arasında kalmış kozmopolittik köklü bir kültüre sahip bölgedir. Eski İran, Kürd inancı Zerdüştlük; bazı etik kuralları, ateş kültü vs. ile Alevilikle benzerlik taşımakla birlikte, iyi tarı, kötü tarı, 2 tanrılı ve cennet cehennem vs. kavramlarla tek tanrılı dinlere öncülük eden bir yapıya sahiptir. Fakat Zerdüştlük ve başka inançların reformcuları niteliğindeki, Mani, Mazdek ve İslam’ın Kürdistan, İran, Azerbaycan Türkmenistan’a yayılmasına karşı direnen Babek Hurremi inanç öğreti ve düşünceleri, sosyal kültürel inançsal anlamda, Alevi öğretisi ile uyum göstermektedir. İslam’ın İran’da hâkimiyet kurması ile bunların bir bölümü Hindistan’a göçmüş bir bölümü de Anadolu’ya (Rum’a) göçmüştür. Bezm-i-Cem kelimesinin farsça (Cem meclisi) anlamına gelmesi Eski İran’da kadınlı erkekli içkili muhabbet toplantılarının ve şairlik alışıklık geleneğinin yaygın olması, Aleviliğin bu bölgeden yuğun bir şekilde beslendiğini göstermektedir. Fakat bunlar sadece İran’a özgü bir durum değildir. Yukarı Mezopotamya Anadolu’da bunların daha eski tarihsel kökleri vardır.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 19.05.2019, 04:24   #26
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 861
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 18
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Hace Bektaş Veli tezi;

“Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur” diyen Hace Bektaş Veli, (1209-1271) yaşadığı 12. yüzyılın, ortaçağ karanlığı, savaş ve kargaşa ortamında, barışın ve mazlumun simgesi olan bir “güvercin donuyla” Mazdek, Mani, Huremi, Kalenderi vs. düşüncelerin yoğrulduğu Irak, İran Horasan’dan vs. Anadolu’ya gelmiş, kökleri Anadolu’da olan, Alev-i öğretisinin çerağını Ebul Vefa, Baba Tahir Uryan, Baba İlyas, Baba İshak, Dede Garkın, diğer, Rum Erenleri ile birlikte uyarmış, o günlere ve bu günlere ışık tutan bir aydınlanma reform hareketi başlatmıştır.

Selçuklu İslam devletinin baskı sömürü sistemine karşı, Anadolu halklarının başlattığı, Amasya’da Baba İlyas ve Baba İshak “Babai Ayaklanmasına” katılmış. Sonra Sulucakarahöyük’e, bugünkü Hacıbektaş ilçesine yerleşip Anadolu aydınlanmasını sürdürmüştür.
“Sen seni bilirsen yüzün Hüdâ’dır; sen seni bilmezsen, Hak senden cüdâdır!…” diyen Hace Bektaş Veli;
Hak doğa insan, bilimi sevgi ile yoğurup, uygarlıklar hazinesi Anadolu’nun o zengin kültür mozaiğini ve farklı kökenlerden ve kültürlerden gelen insanları, “Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayınız!” diye, dostlukla kucaklayan, Gaziyan-i, Ahiyan-ı Abdalan-ı ve Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) olarak örgütleyen Hace = bilge, bir PİR halk önderiydi. Bu Ahi erenleri (1290-1354) yıllarında Ankara merkez olmak üzere iç Anadolu’da özerk Ahi yönetimi ‘devleti’ bile kurmuşlardı.

“Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır; düşünce karan-lığına ışık tutanlara ne mutlu; kadınları okutunuz; yola dizlerinle değil, kalbinle bağlan; Soyumdan gelen değil yolumdan giden bu yolun yolcusudur. Okunacak en büyük kitap insandır.” diyen Hace Bektaş Veli yaşadığı çağda; inancı hurafelerden arındıran, onu akla, mantığa ve sevgi temeline dayandıran, kadın ve erkek eşitliğini savunan ve o dönemde “Hatun Ana” önderliğinden kurulan Anadolu Bacıları teşkilâtına büyük destek veren bir reformcu; halk kültürüne ve eğitimine önem veren; üretimde ve üleşimde sosyal adalet ilkesini benimseyen; “insanın alnı açık ve cesur dolaşması için her şeyden önce adaletli olması gerektiğini” savunan bir düşünürdü. HBV bir anlamda Anadolu ve bölge inanç kültürlerini bir kazanda kaynatıp sentezleştirmiştir. Birçok Anadolu ereni, anası, bacısı onun HBV dergâhı ve diğer Alevi ocakları etrafında birleşmiştir. Ondan sonra gelenlerde bu yolu geliştirerek sürdürmeye çalışmıştır.

HBV öncesi ve sonrası, 1500’lü yılların başına kadar, Alevi yol erkânı cemlerinde deyişlerinde edebiyatında, Şii -İslami unsurlara pek rastlanmaz. 1500’lü yılların başında Aleviliğin içine Şii İslam, asimilasyon unsuru olarak girmiştir. Ayrıca her ne kadar Hace Bektaş Veli, Hoca Ahmed Yesevi üzerinde Türk- İslam’a bağlanmak istense de aynı çağda yaşamamış, aynı görüleri savunmamışlardır. Her ne kadar İslami Osmanlı devleti dönem, dönem bazı Alevi-Bektaşi dergâh ve çevreleri kontrol altına almış, almaya çalışsa da, Bedreddin Börklüce, Şahkulu, Kalender, Pir sultan, 1826 Yeniçeri ayaklanmasına kadar Alevi Bektaşiler, Osmanlı İslam dini devleti ve anlayışına karşı ayaklanmışlar, inanç ve öğretilerini korumaya çalışmışlardır.

Hace Bektaş Veli’nin Taptuk Emre, Mahmut Hayrani ile görüşmesi ve Hırka Dağı anlatımlarında Derviş müritler ile cem tutup semah döndüğü, “Bizim Semahımız oyuncak değil, ilahi bir aşktır”, dediği çeşitli kaynaklarca aktarılmaktadır. Hace Bektaş Veli’den sonra Kadıncı Ana yol erkânı postu Abdal Musa’ya devir etmiştir. ‘’Abdal Musa Cemi’ diye, bir tek onun adına cem yapılması, büyük bir ihtimalle Cem erkânına son şekil verenlerden biri olmasındandır. Hacıbektaş Veli Dergâhının Aleviler açısında en önemli bir ziyaret yeri olarak kabul edilmesi ve bugün yapılan cemlerde pirlerin okuduğu gülbanklerin sonunda vs. HBV adının mührünün geçmesi, mizahi bir dille Alevi öğretisini anlatan Bektaşi Fıkraları vs. örnekleri çoğaltabiliriz hepsi; kökleri 12 bin yıldır yukarı Mezopotamya-Anadolu’da olan, Alevi yol erkânına son sekil verenin, REFORM edenin Pir Hünkâr Hace Bektaş Veli’nin rolü bizce de tartışılmazdır.

Dün bugün her ne kadar Hace Bektaş Veli çarpıtılmaya çalışılsa da, O hiçbir değme nesnenin bulandıramayacağı, bugünde içinden inciler alabileceğimiz, engin bir derya ve evrensel görüşler olduğunu aşağıdaki sözlerinde görmek mümkündür.

· Ellerin kâbesi var, benim kâbem insandır.
· Okunacak en büyük kitap insandır.
· Doğruluk dost kapısıdır. Doğruluk karargâhımızdır.
· İnsanın cemali, sözünün güzelliğidir
· Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayınız.
· Dini, dili, rengi ne olursa olsun, iyiler iyidir.
· İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
· Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.
· Madde karanlığı, akıl nuru ile
· Cehalet karanlığı, ilim nuru ile
· Nefis karanlığı, marifet nuru ile
· Gönül karanlığı aşk nuru ile aydınlanır.
· Akıl aya, ilim yıldıza, marifet güneşe benzer.
· Kadınları okutunuz.
· Kuvvetini zavallıya değil, zalime kullan.
· Ara bul!
· Her ne arar isen kendinden ara.
· Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur.
· Yüreğinin ağırlığıncadır kişinin değeri.
· İyi mi olsun karşındaki, sen iyi ol ilkin.
· Yalnız bilgelerdir, hem arı olan, hem arıtıcı olan.
· Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.
· Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme.
· Eline, diline, beline sahip ol.
· İnsanın olgunluğu, davranışlarının doğruluğundandır.
· Asıl kör, nankörlüktür. İyiliğe karşı kötülük, hayvanlıktır.
· Yoluna dizlerinle değil, kalbinle bağlan.
· Ayağa kalkacaksan, bari hizmet için kalk.
· Hamı pişiremezsen, bâri pişmişi ham etme.
· Mürşidlik alıcılık değil, vericiliktir.
· Bizim semahımız ilahi bir aşktır.
· Çalışmadan geçinenler bizden değildir.
· Bizim meclisimizin tarafı yoktur.
· Bilim, gerçeğe giden yolları aydınlatan ışıktır.
· Âlimin sohbeti, cahilin ibadetinden daha faydalıdır.
· Ol söz verme, öl sözünden dönme.
Kendini temizlemeyen başkasını temizleyemez.
Sen seni bilirsen yüzün Hüda’dır; sen seni bilmezsen, Hak senden cüdadır.

Erkek, dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde.
Hakk’ın yarattığı, her şey yerli yerinde.
Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok.
Noksanlık da, eksiklik de; senin görüşlerinde.

Asıl olan göze nur gönülden gelir
Sevgi muhabbete Asuman (evren) eriri
Ebedi sevgiyi bu toprak verir
Kudüs’te Arafat’ta Turda arama

Keramet baştadır taçta değildir.
Hararet nardadır sacda değildir.
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te Mekke’de hacda değildir

HBV tezi doğru fakat Alevi yol öğretisinin HBV öncesi tarihi kökenleri vardır. Ayrıca Alevilik bu günkü duruşu ile HBV’nin belirttiği bilim sevgi yolundan maalesef çıkmıştır. Aleviler kadimden gelen yukarıdaki yol erenlerinin düşünceleri ‘’Bilimden gidilmeyen yolu sonu karanlıktır” diyen Pirlerin HBV sözünden gitmeyip, DİN İslam karanlığına batmışlardır. Bu karanlık bataklıktan kurtulmak için Alevi yol erkânında köklü bir öze dönüş ve çağdaş bir REFORM zorunludur.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 19.05.2019, 04:26   #27
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 861
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 18
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Antik Anadolu yukarı Mezopotamya kültürleri (sentez) tezi;

Burada Antik Anadolu yukarı Mezopotamya kült ve kültürlerinin devamı sentezi tezi bilimsel tutarlılık göstermektedir. Yukarı Mezopotamya-Anadolu kavramından, Urfa Göbeklitepe merkez olmak üzere, Anadolu geneli, Kuzey ve Batı İran, kuzey Irak-Suriye’yi kapsayan geniş bir bölgeyi algılanmalıdır. Bu bölgede avcı toplayıcı yaşamdan yerleşik tarımsal yaşama geçilmesi ilk dil ve inançların oluştuğu bir bölgedir. Göbeklitepe, Çatahöyük, Çay Önü, Nevalı Çori, Hallan Cemi, Mezopotamya ve Anadolu’daki yüzlerce “höyük” arkeolojik kazılarda duvar kabartmalarında sonraki tarihi belgelerde; Alevilikte dün ve bugün var olan 12 kültünün, İlk bira ve şarap, Kadın erkekli toplantı ve dans semah, lokma paylaşımı, ilk Anaerkil toplum ve ilk imece usulü komünal yaşam. Ay güneş yıldızlar doğayı 4 elementi ve ateşi ışığı güneşi kutsama, Turna, kartal, kuşları, Aslan geyik boğa koç vs. hayvan sembolleri, ilk telli sazında bu gölgede ortaya çıktığını göstermekte. Kadın erkek sazlı sözlü semahlı lokmalı demli (içkili) doğa ile ilişkili vs. inançsal törenlerin 12 bin yıldan bu yana bu bölgede yapıldığını, buradan diğer bölgelere dağıldığını, sonra bazılarının bu bölgeye geri geldiğini gösteriyor.

Köleci toplumla birlikte ortaya çıkan tek tanrılı dinler ve bu sömürücü sistemlere karşı direniş ve Alevi inanç öğretisine katkı sunan, birçok halk kültür, felsefi düşünce hareketler ve kişiliklerde bu bölgede ortaya çıkmıştır. Bunlar zaman içinde sentezlenerek, özümsenerek yeni bir yapı ve biçim kazanarak günümüze gelmiştir. Ve Aleviler dünde bugünde ağırlıkla bu bölgede yaşamaktadır.
Sentez özet;

Var olan bilgi belgeler ışığında Aleviliğin ve Cem erkânının tarihi ve kaynaklarını genel olarak değerlendirip özetlersek.

Alevilik idealist bir yaratıcıya değil, varoluşçuluğa, doğal diyalektik materyalist felsefeye, dayandırmaktadır.

Alevilik bir DİN veya onların mezhebi, tarikatı değil, bilime sevgiye dayalı doğal kültürel felsefi bir öğretidir.

Aleviliğin ve Cemin en eski kaynağı kökeni anayurdu, 12 bin yıldan bu yana yukarı Mezopotamya-Anadolu’dur.

Köleci toplumla ortaya çıkan tek din, dil ve sömürüye karşı, direnen tüm görüşler, halklar Aleviliği beslemiştir.

“72 dil bizdedir” diyen Alevilik herhangi Türk, Kürt, Ermeni, Azeri, Arap tek bir ırka milliyete bağlı değildir.

Şii İslami unsurlar 15. yy Safaviler tarafından Buyruk’la, “Miraç masalı” ile Aleviliğin içine sokmuştur.

Kaynağı HBV Makalat’ı olan Buyruğu; Safavi “Ehl-i İhtisas” kurulu Şii İslam’la süsleyip Anadolu’ya dağıtmıştır.

Aleviliğin ve Cemin amacı ütopyası “Rıza şehri” ezmeden, ezilmeden insanca eşit mutlu yaşamaktır.

Bugün bilinen Alevi yol ve cem erkânına son şeklini, 1200 yıllarda Hace Bektaş Veli ve Rum erenleri vermiştir.

Alevilik içine sonradan giren Şii İslami (1500) , ırkçı milliyetçi (1924), çelişkili unsurlardan arındırılmalıdır.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt Dün, 20:01   #28
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 861
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 18
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alevi yolu Cem erkânı içinde olan temel değerler ve kökeni.

Aleviliğin ve Cem’in içinde olan temel öz değerleri öğeleri ölçü olarak ele alıp, bunların geriye dönük tarihi doğal ve toplumsal kökenlerine bakarak Cemin ve Aleviliğin ne zaman nerede ortaya çıktığına dair bir fikir edinilebiliriz. Bulduğumuz bulacağımız tarih ve ortam Alevi yaşam ağacının yeraltındaki kökleri kılcal damarlarıdır. Fakat asıl önemli olan o ağacın bugün ve yarın Alevilere ve insanlığa verdiği vereceği meyvedir.

1500 Yıllardan sonra Aleviliğin üstüne örtülen Şii İslami “kara perdeyi” ırkçı milliyetçi yaklaşımı kaldırdığımızda, Aleviliğin ve Cem’in özünde olan, özetle şu temel öğeler öne çıkmaktadır;

1. Alevi varoluş felsefesi varlığın birliği devriye, Enel (insan) Can HAK Hakikat madde.
2. 12 post 12 HİZMET “emek”, (12 ay burç takvim) 12 kültü.
3. Çerag delil uyandırmak Şahı-merdan güneş ocak ateş IŞIK ALEV aydınlanma kültü.
4. Gülbenk Saz söz deyiş, semah, MUHABBET.
5. Kadın erkek eşitliği, küçük büyük, herkes eşit CAN Alevi ana yolu.
6. Lokma, dem, rızalık, yârin yanağından gayrısını PAYLAŞIM kültürü.
7. Mazlumun yanında olmak, haksızlığa karşı durmak dayanışma, DİRENİŞ.
8. Darı Mansur SORGU görgü, düşkünlük arınmak, halk mahkemesi, barışıklık.
9. Hava su ateş toprak 4 Kapı da Can, tüm canlılar, dünyada “cennet” DOĞA kültü.
10. 40’lar kültü 40 makam el dil bel EDEB etik öğretisi, 1’imiz 40’ımız, 40’ımız 1’imiz için.
11. 72 Millete bir can insan olarak bakmak, EŞİTLİK, hak adalet.
12. BİLİM SEVGİ insanlık yolundan gitmek, kendine reva görmediğini başkasına görmemek.

Alevilikte Cem’in tarihi köken ve kaynaklarına ulaşmak için, üsteki teme öğelerin o tarih ve toplumda, az çok varlığına bakma gerekir. Kadın erkek eşit, sazlı sözlü semahlı, 12 hizmetli, lokmalı demli, paylaşımı, hak adaleti, emeği, eşitliği, haksızlığa karşı direnişi, sorgu görgü, bilimi sevgiyi ışığı aydınlanmayı, “bu dünyayı” doğal yaşamı, tüm varlığı hak bilen, cana insana değer veren, az öz bir birliktelik erkân var mı? Varsa orada Alev-i-liğin tarihi kökleri izleri vardır demektir.
1. Alevi varoluş felsefesi, varlığın birliği devriye, Enel (insan) HAK.

İnsanın, yaşamını sürdürmek için; yemek içmek çalışmak, dinlenmek ve neslini sürdürmek, bu yaşamsal hayat mücadelesi dışında en önemli zihinsel faaliyetlerinden biri; Niye varız, nereden geldik, nereye gidiyoruz, yaşamın anlamı nedir, ‘ölünce’ ne olacağız, tüm bunları ne / kim belirliyor? Gibi evrensel felsefi sorulara cevap aramak olmuştur ve halende aranmaktadır. Bugüne kadar bu evrensel sorulara cevap arayan 2 genel farklı felsefi yaklaşım ortaya çıkmıştır. 1’ci İdealist Dini yaklaşım. 2’ci “Diyalektik Materyalist” bilimsel yaklaşım.

DİN/LER: Her şeye ”İdealist” soyut açıdan bakarlar. Her şeyi bildiğini, bulduğunu iddia eder. Her şeyi ideal/ilahi bir tanrı ‘Allah’ hiç yoktan, 6 günde tüm dünya âlemi yaratmış, sonrada âdemi (adamı erkeği) çamurdan ve âdemin kaburga kemiklerinden kadını (Havayı) yaratmış. Âdemle Havanın 72 çocukları olmuş bunlar birbiri ile evlenmiş, bugünkü insanlık ortaya çıkmıştır. İyilik kötülük (hayır şer) Allah’tandır. Olan ve olacakları bilen ‘kaderini’ belirleyen her şeyi kontrol eden O’dur tanrıdır. Tanrı tüm bunları kitap ve peygamberleri ile insanlara bildirmiştir. İnsanların yapması gereken, bu ilahi tanrı sözü ‘ebedi doğrulara’ uymasıdır. Buna uyarlarsa cennetle mükâfatlandırılırlar, uymazlarsa cehennemle cezalandırılırlar. Dinler, idealist düşünce konuya genel olarak bu şekilde yaklaşır.

BİLİM İSE; Diyalektik Materyalist somut açıdan bakar. Madde evrenin özüdür, evrende maddeden başka bir şey yoktur. Madde aynı zamanda zıttını içinde barındırır maddenin içindeki bu çelişki sürekli ve sonsuz bir evrim gelişme sağlar. Bilim hiçbir şeyi bilmediğinden hareket eder. Her şeyi, var olan bütün bilim dallarını, felsefeyi[2] kullanarak sorgular, dener, aynı sonucu alırsa, var olan bilgi bilim ışığında doğruluğuna kanaat getirip inanır. Yeni bilgi ortaya çıkarsa kanaatini inancını değiştirir. Bilim hiçbir şeyin yoktan var edilemeyeceği, var olanında ebediyen yok edilememeği, var olanın sürekli bir evrim geçirdiği, değiştiği ve değiştirilebileceği kanaatine varmıştır. Bilime göre her şeyi yoktan var eden ve kaderini belirleyen ideal ilahi bir tanrı yoktur.

Alevilikte HAK hakikattir, Hakikat var olandır, var olan mevcut maddedir. Alevilik diyalektik materyalisttir. Canlılar insan var olan tüm materyal varlığın bir parçasıdır. Bugün bir canlı olarak insan, dünyada belirli bir güce, hâkimiyete kavuşmuş olabilir. Evren akıl alamayacak kadar çok büyük, bu insandan üstün başka canlıların olmadığı veya bilinen dünyada var olan diğer canlıların bizi (insanı) geçemeyeceği anlamına gelmez. Bazı alanlarda bitkiler hayvanlar insandan çok üstündür. İnsanlar onları kopyalayarak kendini geliştirmektedir.

Güncel bilim, VARLIĞIN her şeyi içinde barındıran büyük bir enerji kütlesi ışık alevi olduğu, 13 milyar yıl önce “BigBang” büyük bir patlamayla varlığını uzaya yaydığı ve sürekli genişlediğini belirtmektedir. Lenin’in dediği gibi “. Dünya Âlem birdir ne bir tanrı tarafından ne de bir insan tarafından yaratıldı. Belirli yasalara göre parlayan güçlenen ve sinen yeniden canlanan ve her zaman için sonsuza kadar canlı bir alevdir ve Alev olacaktır.”[3]

Bilime göre dünya, büyük patlama ile uzaya yayılan parçacıkların 6 milyar yıl önce birleşmesi ile oluşmuş, 4,4 milyar yıl önce dünyada canlıların yaşayabileceği atmosfer (hava ateş su toprak) ortam oluşmuş, hidrojen amonyak metan maddeleri, organik protein, yağ, makro molekülleri oluşmuş ve yaklaşık 3,5 miyar yıl önce, ilk hücreli canlılar ortaya çıkmış hücre bölünmeleri ve canlıların doğal yaşam şartlarına karşı verdikleri yaşam mücadelesi sonucu canlı türleri gelişmiş çeşitlenmiş ve çoğalmıştır.

Dünyada ilk canlıların nasıl oluştuğuna dair bugüne kadar çok çeşitli teoriler öne sürülmüş ve canlı yaşamın temel taşlarından biri sayılan, glycin/amonyak asit ve diğer kimyasal madde, enzym protein moleküllerin, sonuçta ilk canlı hücrelerin, canlı varlıkların ve insanın, dünyanın oluşumundan budan 3,5 milyar yıl önce nasıl ortaya çıkmış olabileceği konusunda bilimsel deneyler yapılmıştır. Charles Darwin (1809-1882) ilk canlıların, çok çeşitli amonyak asittin olduğu, bunun ışık, ısı, elektriğe tabi tutulduğu “Ur-Çorbası” bir ortamda ortaya çıkıp, oradan evrimleşip gelişebileceğini yazıyor.

Rus bio-kimyacı Alexander I.O. ve İngiliz evrim biyoloğu John B.S.H. (1924-1929 yıllarında) ilk canlı molekülerin; Oksijenin (O2) olmadığı; fakat belirli miktarda; metan (CH4), brint/hidrojen (H2), amonyak (NH4) ve su buharı (H2O) olduğu, dünyanın oluşumunda ki atmosferde oluşabileceğini teorik olarak ortaya koyuyorlar. Astro Fizikçi H.C. Urey ve S. L. Miller (1953’te) yaptıkları bir dizi deneyle; birbirine bağlı “kapalı” 2 cam şişe içinde, birinde suya ısı diğerinde elektrik akımı (şimşek ışık) vererek, canlı yaşamın başlaması için gerekli olan glycin/amonyak vb. bir dizi kimyasal maddelerin ortaya çıktığını kanıtladılar. (Burada su ve ısı ve ışık enerji yaratıcı güç olarak öne çıkıyor). Güncel bilim bunların, nasıl farklı farklı canlı RNA ve DNA mirasına sahip olduğunu ve bağını araştırıyorlar.

Semavi dinlerin İslam’ın belirtiği gibi Tanrı/Allah her şeyi, insanı çamurdan, kadını onun kaburgasından, yoktan yaratmıyor. Sonuçta canlılar uzayda ebedi var olan bazı kimyasal maddelerin belirli bir ortamda birbiri ile olan etkileşimi elektriklemişinden oluşuyor. Bilinen ve bilinmeyen yüzlerce temel element “atom” MADDE var, fakat bunların özelilerine bakarak geçmişte Alevilik öğretisi bunları; HAVA (her türlü hava gaz çeşidi), ATEŞ (her türlü ısı, ışık, enerji), SU (her türlü sıvı maddeler), TOPRAK (her türlü katı madde madenler) diye 4 temel ana unsur olarak dile getirmiş ve 4 kapıda can demiş. Canlı yaşamın çeşitli kimyasallardan oluşuyor fakat CANIN varlığını sürdürmesi yaşayabilmesi için, az veya çok, hava, ateş su, toprak bu 4 ana unsur zorunludur.

İnsana benzeyen “maymun” türlerinin (bugünkü insanların ataları) 7 milyon yıldan beri yaşıyorlardı. Birkaç defa dünyanın çeşitli bölgelerine göç ettiler. Fakat her 100 bin yılda bir gelen büyük buzul çağ ve 25 bin yılda gelen çeyrek buzul çağlar, bazı volkanik patlamalar, kuraklıklar doğal afetler vs. dolayısı ile hepsi hayatta kalmayı başaramadı nesilleri tükendi. Şu anda dünyada yaşayan insanların tümü 250 bin yıl öncesinde Afrika’da yaşayan 4 kan/DNA grubu “Homo sapiens” adı verilen insan türünden gelmekte. 190 bin yıl önce Afrika’dan Mezopotamya’ya ilk göç olmuş fakat iklim şartlarından dolayı yaşayamamışlar. 80 bin yıl önce Yemen üzerinde Hindistan’a ve aynı dönemde 2’ci defa yukarı Mezopotamya Anadolu’ya göç etmişler. Ve 50 bin yıl önce Anadolu’ya ve Avrupa’ya yerleşmişler. Çetin doğa şartlarında yaşamayı hayatta kalmayı öğrene öğrene daha sonraları dünyanın her bir yerine dağılmışlar.

”Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” diyen, sorgu görgüye dayalı Alevi öğretesi “Anan yoktur baban yoktur sen benzersin piçe tanrı diye” tanrıyı bile eleştirir, sorgulayıp, bilerek kanaat getirip inanmaya dayalıdır. Yüz yıllar önce dünya yuvarlak ve dönüyor diyen bilim adamları dinci zihniyet tarafında katledildi. Fakat bugün hiç kimse tersini dünya yuvarlak değil düz diyemez, söyleyemez.

Semavi dinler yoktan var olduğumuzu iddia ederler. Alevilik ise Veysel’in deyimi ile ‘’Aynı vardan var olmuşuz’’ maddeden ve hava ateş su topraktan 4 (ana-sır) unsurdan oluştuğumuza inanırız. Aleviliği dini inançlardan ayıran en önemli özeliği bu varoluş felsefesidir.

4 Unsurda devri daimî sağlayan enerji ışık ateş alevdir. Alev’i öğretisine göre madde ruh, bilinç ve can, sürekli devri daim olan bir enerji olup Hakk’ın varlığının ta kendisidir. “Ne varsa âlemde o vardır âdemde” özdeyişinde olduğu gibi insan küçük bir evrendir. Büyük evren ise Hak’tır, Şah’tır (büyük ışıktır). İnsan doğuştan hamdır boş bir kaset gibidir var olduğu yerde, doğadan ve toplumsal çevresinden esinlenerek, bilimden dem alarak bilinçlenerek, değişerek kâmilleşir (olgun insan olur) tekrar Hakk’a dönecektir. Yani Hak doğa, insan birbirini tamamlayan ayrılmaz parçalardır. İnsanlığın var oluşundan bu yana Alevilik vardır. Ve Alevilik bir akarsu gibi sürekli akış halindedir değişim içindedir, asla durağan değildir.

Alevi cemlerinde semavi dinlerin İslam’ın tanrı anlayışını red ettiği için katledilen; Fazlı, Nesimi, Hallacı Mansur gibi Enel-Hak “Var olan hak benim” “Hak insanda” diyen erenlerin darına durulur.

Hünkârı Pir;” Ruh dediğimiz, can dediğimiz, ya Şah, ya Hak (Xuda) dediğimiz, dört kapıda candır. Beşler ise Hakk’ın kudret elidir. Cevherde uyur, bitkilerde uyanır, hayvanlar âleminde hareket eder, insanda bilince gelir. Can bedenden ayrıldığında yel yele, od oda, su suya, toprak toprağa, can cana Hakk’a gider” der. Kızılbaş Aleviliğin varlık, doğuş, varoluş devriye felsefesine göre, nasıl ki doğuş birleşim ise ölüm de yeniden birleşmek için ayrışmadır. Hak’tan gelip Hakk’a gitmek sonsuz bir evrim, devri daimdir.

Burada Alevi devriye anlayışından, semavi dinler örnek Hristiyanlıkta olduğu gibi bir “ruh göçü reenkarnasyon” “canın ruhun bilincin düşüncenin” maddeden ayrı yaşayacağı veya başka canlılara geçip devam edeceği anlayışını çıkarmamak gerekir. Alevilikte Hakka gitmek, göçmek, hakla hak olmak, bizi var eden ana elementlere geri döneceğimiz ve tekrar devriye edip evrim geçireceğimim anlamındadır. Düşünce maddenin ileri bir evrim aşamasının ürünüdür. Canlının maddesel yapısı dağıldığında bilinci düşüncesinde dağılır. Ancak o düşünceleri birileri yaşatırsa toplumsal bilinçte yaşar, yoksa yok olur. Fakat madde yeniden canlanıp yeniden bilinçlenme potansiyelini içinde barındır. Alevilikte hak hakikat devri daim dediğimiz bu varoluş olgudur.

Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği tezinde, Alevilikteki devriye anlayışını; ‘’Maddenin hareket ettiği sonsuz bir çevrim’’ olarak ele almakladır. …”.. Bu çevrim, zaman ve uzay içinde ne kadar sık ve ne kadar amansızca tamamlanırsa tamamlansın; kaç milyonlarca güneş ve dünya doğup kaybolursa kaybolsun; yalnız bir güneş sisteminde ve yalnız bir gezegende organik yaşam koşulları ortaya çıkıncaya dek ne kadar zaman geçerse geçsin, aralarından düşünebilen beyne sahip hayvanların gelişmesine ve kısa bir zaman için yaşam koşullarının ortaya çıkıp sonra yine amansızca ortadan kaldırılmasına dek ne kadar çok organik varlık oluşup ve daha sonra yine yok olursa olsun – maddenin bütün dönüşümleri içinde, sonsuza dek aynı kalacağı, hiçbir niteliğinin hiçbir zaman kaybedilemeyeceği ve bu yüzden aynı zamanda da aynı sarsılmaz zorunlulukla yeryüzünün en yüce yaratığı düşünen aklı yok edeceği ve başka yerde, bir başka zaman onu yeniden üreteceği konusunda kuşkumuz yoktur.” Friedrich Engels

Bu evren maddenin değişim evrim ve yeniden oluşumundan başka bir şey değildir. Çünkü evrende hiçbir şey olduğu gibi ve olduğu yerde kalmaz. Her şey değişir. Her şey zincirleme olarak birbirine bağlı ve karşılıklı olarak birbirini etkiler. Her şey her an bir yaşamın sonu ve başka bir yaşamın başıdır. Buda bu evreninin evrimin doğanın varlığın temel yasasıdır. Üzerinde yaşadığımız dünya evrende, denizde bir damla, çölde bir kum tanesi kadar küçüktür. Aynı şekilde insanın dışında milyarlarca başka canlılar vardır. Semavi dinlerin iddia ettiği gibi, tanrı özel olarak insanı (Âdemi Havayı) yaratmamıştır, tam tersi insanlar ilahi bir tanrıyı yaratmıştır.

Daha Allah ile cihan yok iken
Biz ani var edip ilan eyledik
Hakk’a hiçbir layık mekân yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik

Kendisinin ismi henüz yok idi
İsmi söyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi
Sekil verip tıpkı insan eyledik

Bu devriye deyişinde de görüldüğü gibi, Alevilik tarihi kökenini, felsefesini “var oluş” teorisine dayandırıyor. Tarının insanı değil insanın tanrıyı yarattığını belirtiyor onu canla insanla bütünleştiriyor. Özetleyecek olursak vardan gelen, vara giden, doğal yasaların belirlediği sürekli bir devri daimin içindeyiz.

Burada önemli olan, canlı zihinsel olarak var olduğumuz, yaşadığımız süre içinde, ezmeden ezilmeden insanca mutlu bir yaşam sürdürmektir. Doğal yasaları fazla bir etki yapıp değiştiremeyiz, fakat kendi ve birlikte yaşadığımız hayatımızı etkileyip değiştirebiliriz. Daha mutlu bir yaşam sürerek, hepimiz abu hayattan, mümkün olduğunca çok tat alabiliriz.

İşte Alevilikte (ikrar verip) yola girmek, cem olmak, cem erkânı, bu birlikte yaşamımızı daha mutlu kılmak, huzur içinde yaşamak için birlikte oluşturduğumuz ve rızalıkla uymaya çalıştığımız toplumsal bir kurumdur. Kendimizi hayatı toplumu bilip öğrenmek, çıkan sorunlara birlikte çözümler bulmaktır. Alevi ikrar ve görgü cemlerinde ‘ayakları mühürleyip’ dara durulur, buna” ölmeden önce ölmek” özünü dara çekmek denilir. Bu ilahi dinlerin cennet, cehennem hikâyelerine inanmamak, “ahiret sualinin” bu dünyada yapılmasına razı olmaktır. Bu cemde Pirlerin ve cem erenlerinin huzurunda “Eline, Diline, Beline sahip olmaya, kendine reva görmediğini başkasına görmemeye” söz vermektir. Kendi eksiğini, yanlışını görüp değiştirmektir. Alevi öğretisinin esası özü, bu birlikte yaşam, gönül rızalığı üzerine kuruludur.

Ey hoca HAK birdir şirkimiz yoktur,
Şeytan gizleyecek kürkümüz yoktur,
Cehennem narından korkumuz yoktur,
Biz ateş-i aşkına yananlardanız.

….

Açığım Yok Kapalım Yok Dünyada
Ne İse Ahvalim Görsünler Beni
Hiç Kimseye Vebalim Yok Dünyada
İster Sevip İster Dövsünler Beni

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt Dün, 20:02   #29
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 861
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 18
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

12 post, 12 HİZMET “emek”, (12 ay burç takvim) 12 kültü.

Alevi cemlerinde 12 post, 12 hizmet, 12 taç olarak geçen 12 kültünün, birçok inançta olduğunu görüyoruz. Eski Mısır’da 12 ulu tanrı, Sümerlerde 12 şehir kral/tanrısı, Hititlerde 12 köşeli güneş, Yahudilikte 12 kabile, Hıristiyanlıkta 12 havari, Hindistan ve Çin’de 12 ay hayvan burcu, Şia İslam’da 12 imam vs. örnekleri çoğalmak mümkün. Bu 12 kültünün tarihsel kökeni ve kaynağı, insanların avcı, toplayıcı hayattan yerleşik toplumsal hayat ve üretime başlamaları ile ilgilidir. Hangi ayda hangi bitkinin meyve verdiği, hangi hayvanın kuzuladığı, yağmurun karın ne zaman yağdığının vs. yaşamsal önemi vardır. İlk İnsanlar zamanla dünyadaki varlıkları kavramış fakat gökyüzünde uzayda gördüklerine ilk çağlarda bir anlam verememiştir bu nedenle, ay kadın, güneş erkek tanrı ve yıldızlar da onların çocukları olarak algılanmıştır. İnsanlar belirli aralıklarla gökyüzünde belirli yıldız gruplarının tekrar tekrar dönüp geldiğini keşfetti, bunları mağara duvarlarına, kil tabletlere ve deri üzerine işaretlediklerinde 12 aylık (365 günlük) dünyanın yıllık döngüsünü, 12 burcu dolayısı ile ilk takvimi keşfettiler. Yıldız gruplarını çeşitli hayvanlara benzetip isimlendirdiler. Bu 12 aylı takvimin bulunması insanlık tarihi toplumsal yaşam ve tarımsal üretim için büyük bir devrim oldu. İnançsal olarak ta kutsandı. Alevi bilgelerinden, filozof, matematikçi, astronom şair Omar Hayyam (1040-1131) dünyanın ilk rasathanesini kurmuş 5000 yılda 1 gün hata veren Celali Takvimini bulmuştur.

Bu 12 kültü ile ilgili bilinen en eski tarihi kalıntıları, 12 bin yıllık Urfa Göbekli Tepe tapınaklarında görülmekte. Burada ortada kadınla erkekle sembolize edilen ay ve güneş, turna, aslan vs. çeşitli hayvanlarla sembolize edilen 12 ‘T’ şeklinde dikili taş, 12 burç yıldız topluğu görülmekte. Bölgede yapılan kazılarda, dans (semah) ve bira/şarap üretimi de olduğu görülmekte. Urfa Göbekli Tepe kabartma ve kalıntıları tarihinin çok ilerisinde bir kültürü gösteriyor, yani bunun bir öncesi de olması gerekir. Bölgede yapılan yeni kazılarla bunlar mutlaka ortaya çıkacaktır. Ayrıca Göbekli Tepe kalıntılarının sadece %5 i kazılmıştır. Her gün yeni bilgi bulgular ortaya çıkmaktadır. Göbekli Tepe ve ayrıca 9 bin yıl önce anaerkil toplumda kurulan ilk şehir Çatalhöyük kazıları Aleviliğin Rızalık şehri ilkelerini içermektedir ve insanların turna semahı döndüğü görülmekte dolayısıyla Aleviliğin köklerini 9-12 bin yıl geriye götürmektedir ve iyice araştırılması gereken bir konudur.

4-6 bin yıllık Sümer ve Hitit tablet ve kabartmalarında Alevi cemlerindeki 12 hizmet benzer erkânlar ve hizmet isimleri görülmekte. Burada dikkat edilmesi gereken; Sümer ve Hitiler anaerkil komünal toplumdan, köleci topluma geçiş ve (kral = tanrı veya elçisi anlamında) tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışı sürecidir. Kadının 2´ci plana itilişi, kölecilik, yağmacılık savaş katliamlar Alevi eşitlik öğretisiyle rızalık şehriyle vs. hiç bağdaşmaz. Sümer ve Hititlerde, yerli sıradan halk mutlaka kedimden gelen anaerkil doğacı paylaşımcı inanç erkânlarını sürdürmüşlerdir. Maalesef bu konuda ki bilgiler çok sınırlıdır. Köleci toplumla oluşan üst sömürücü sınıf, kral ve devlet yöneticileri askerler, dini rahipler, köle sahiplileri, büyük tüccarlar vs. kendi inanç erkânlarını oluşturup, bunu topluma empoze etmeye çalışmışlardır. Görkemli tapınaklar, büyük kaya kabartmalar vs. sıradan halkın yapacağı işler değildir. Sümer Hitit tablet çivi yazılarından anlaşıldığı üzere, bu mekânlara sıradan halkın ve kölelerin girmesine de izin verilmiyordu. Bu kabartmaların birçoğu da kralların evlilik törenleri, zafer kutlamaları ile ilgilidir. Bir bölümü de yılbaşı, bahar veya hasat bayramları ve bu bayram törenlerde görev alan kişilerin görevleri ile ilgilidir. Ve bazen bu görevlilerin sayısı 30 geçmektedir. Bunlardan sadece, Alevilikteki 12 hizmete benzeyenlerini alıp işte Alevilik bu demek pek doğru olmaz.

Bilinenin aksine, 1500 yılların başında Sünni-İslam Osmanlı ile Şia-İslam Safavi devleti arasındaki savaşta, Osmanlının baskısından kurtulmak için Alevilerin Safavilere yakınlaşması, Şii İslam “12 imam” kültünün Aleviliğin içine sızmasına neden olmuştur. İslam Aleviliğin içine girmiştir. Alevilik İslam’ın içine hiçbir zaman girmemiştir ve İslami olarak hiçbir zaman kabulde edilmemiştir. Hâlbuki 12 Şia imamın Alevilikle zerre ilgisi yoktur, hepsi İslam’ın şartlarına uymuş, hiçbir zaman bir ceme vs. girmemiştir Aleviliğin hiçbir kuralına uymamıştır. Dolayısı ile Şii İslami 12 imam olgusu, Alevi öğretisi ile bağdaşmıyor.

Özetleyecek olursak 12 kültü insanın toplumsal yaşamı ve tarımsal üretimi için çok önemli olan 12 aylık takvimin bulunması ile ilgilidir. Doğanın 12 aylık döngüde kendi hizmetini sunup devri daimini tamamlayıp yeni bir yıla başlamasıdır. Bu olgu Alevi toplumunun yıllık cemlerine, 12 hizmet olarak yansıtılıp devam etmiştir. 12 ayda, 12 hizmetli cem yapıp, toplumun var olan sorunları çözüm sunması, birlik beraberliği toplumsal huzuru pekiştirmesi açısında anlamlıdır.

Cemde geleneksel olarak bilinen 12 hizmet. 1- Mürşid (Pir) 2- Rehber, 3-Gözcü, 4- Çerağcı (Delilci) 5- Zakir (Âşık) 6- Süpürgeci (Farraş) 7- Meydancı /iznikçi, 8- Lokmacı, 9- Pervaz (semah), 10- Sakkacı, 11- Peyikçi, 12- Kapıcı (Bekçi) hizmeti. Her hizmetin ayrı ayrı sembolik anlamları vardır, bu hizmetler bugün aynı isimle devam etmeli mi? Yoksa güncel koşullara ve geleceğe ışık tutacak şekilde yenilenmelidir, bu konuya yazımızın ilerleyen bölümlerinde değineceğiz.

On iki ayların başı ocaktır
Yanar kandilimiz canlar aşkına
Hakikat ehlinin nefesi Haktır
Dar niyazımız canlar aşkına

Şubat’ta Bozatlı Hızır’ın işi
Mart’ın meşalesi Newroz ateşi
Pirim Zerdüş kutsal saydı güneşi
Doğar Güneşimiz canlar aşkın

Nisan Mayıs açar bahar gülleri
Haziranda öter aşk bülbülleri
Temmuzda muhabbet eyler dilleri
Yansın çerağımız canlar aşkın

Ağustos sıcağı Eylül getirir
Ekim Kasım bize güzü bitirir
Aralık gelince kışı getirir
Tamamlar yılımız canlar aşkına

Şah Sultan Hak için bütün emekler
Gayrı hasıl olsun dilde dilekler
Vahdeti mevcuttur cümle gerçekler</em
Varlık delilimiz Canlar aşkına.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 11:32.


Powered by vBulletin® Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
Yazılan yazılar ve yayınlanan resimlerin tüm hakları yazan kişiye aittir. Site hakları Aleviweb.com adına saklıdır.

Yandex.Metrica