Go Back   Aleviweb.com - Alevi Alevilik ve Aleviler Forumu > Aleviler ve Alevilik > Alevilik Güncel

Alevilik Güncel Alevilik ve Alevilerle ilgili güncel olaylar ve haberler

Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 21.10.2018, 18:42   #11
Yazar
Raya Haq
Forumu İyi Bilen
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 409
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 12
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 11
29 Mesajına 31 Kere Teşekkür Edlidi


Standart

Her iki kalıp yargı da Alevilerin üzerinde benzer etkiyi yaratıyor. Diğer yandan her iki önerme zaten baştan sona sakatlıkla maluldür. Çünkü Aleviler tarihlerinde bu türden saçma sorulara hiç muhatap olmadılar.

Her ne kadar İslam’ın günümüz toplumlarında yaşanan biçimiyle Aleviliğin oluşmasında ağırlıklı etkisini göz ardı etmesem de, son dönemde artan “Alevilik İslam içi mi dışı mı?” tartışmasında, “Alevilik İslam içidir” söylemine taraf olunmasının Alevilerin asimilasyonuna hizmet ettiğini görmenin zamanı geldi.

Tartışmalar yakından takip edilince görülecektir ki, “Alevilik İslam’ın dışındadır” tezi ilk bakışta Alevi kitle üzerinde şok edici ve ezber bozucu bir etki yaratsa da, bu birçok Alevi’ye belli ölçülerde tuhaf gelmiyor. Ama aksine “Alevilik İslam’ın içindedir” önermesi ise aynı şahsın kendini ve kimliğini sorgulaması, Sünni İslam’ı referans alarak Aleviliğine bu bakış açısının ölçütleriyle bakması sonucunu doğuruyor.

“Alevilik İslam’ın içindedir veya dışındadır” tartışmaları aslına bakılırsa Alevileri şamar oğlanına çevirmiş durumda. Zira öğrencisinin yüzünü tokatlayan bir hocanın şamarı sağla da solla da atsa sonuç bu davranışın şiddet olduğu olgusunu değişmediği gibi, her iki kalıp yargı da Alevilerin üzerinde benzer etkiyi yaratıyor. Diğer yandan her iki önerme zaten baştan sona sakatlıkla maluldür. Çünkü Aleviler tarihlerinde bu türden saçma sorulara hiç muhatap olmadılar.

Benzetmeyi sürdürür ve “Alevilik İslam içidir” seçeneğini Alevilerin yüzüne sağ elle atılan bir tokat olarak değerlendirirsek, dolayısıyla da bu elin tokadının sol elle atılana göre daha şiddetli ve acıtıcı olduğu anlaşılmış olur.

Her şeyden önce “İslam içidir” söylemine sarılan cephe çok güçlü. Kimler var bunların içinde? Koskoca devlet ve ordu bürokrasisi, Başbakan Tayyip Erdoğan başta olmak üzere hükümet, tüm ekonomik, dinsel iktidar gücü ve 100 bine yakın misyoner ordusuyla Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) var. İmam-hatip liseleri, Kuran kursları ve ilahiyat fakülteleriyle bütün dini eğitim kurumları her daim hazır ve nazır. Egemen Sünni anlayışa şu veya bu şekilde destek veren yazılı, sözlü ve görüntülü medya organları yanında, Aleviler tamamen Sünni İslam’a dönseler ve gereklerini yerine getirmeye başlasalar bundan çok memnun olacak Sünni çoğunluk gelişmeleri kayıtsızca takip ediyor. Ve nihayet cephenin en zayıf halkasını oluşturan, gerçek Müslüman olduğuna sadece kendi dışında kimseyi inandıramayan ve Alevice yaşayışlarından taviz vermediğinde bu hususta samimiyetlerine bile inanılmayan, ancak durmadan “Biz İslam’ın özüyüz” diyen; inançlarını büyük oranda İslam içinde gören Aleviler, akıbetlerinin ne olacağını merak ve endişeyle bekler haldeler.

ALEVİ OLDUĞU GİBİ KABUL GÖRMÜYOR

Bu cephede yer alan Aleviler dışında hemen herkes, Alevileri olduğu gibi kabul etmeye yanaşmayıp, bir de onlara kendi Alevilik tanımını dayatmaya kalkıyor. Cemevini ibadet yeri olarak saymıyor ve bu talebi dinde bölücülük olarak görüyor. “Müslüman iseniz, Müslüman’ın ibadet mekânı camidir” deyip Alevi’yi kendini Müslüman olarak ispat etmek istiyorsa oraya gelmeye davet ediyor. Bunun üzerine kendisine bu talebi götürene, karşısındaki Alevi, “Biz Hz. Ali’nin yolunu takip ediyoruz” dese de, muhatabı hemen, “Hz. Ali namaz kıldı. Hatta namaz kılarken camide öldürüldü” karşılığını vererek, ısrarla yine camiye çağırmaya devam ediyor. Keza Ramazan orucu ve hac meselesinde de Hz. Ali örneği verilerek, Alevi sürekli köşeye sıkıştırılıyor.

Aynı senaryo Kuran’a bakışta da tekrarlanıyor. Bir Alevi’ye İslam’ın emrettiği namaz, oruç ve hac gibi ibadetleri niye yerine getirmediği, Kuran’da açık ayetlerle yasaklanmasına rağmen içki içmeye neden devam ettikleri gibisinden tuzak sorular yöneltiliyor. İyice bunalan Alevi, “Biz Kuran’ın batini (içsel, gizli) yorumuna inanırız. O dediğiniz emirler ve yasaklar sizin inandığınız Kuran’ın zahiri (dışsal) yorumunda var” dese de, “Öyleyse göster bana şu batini Kuran tefsirlerinizi!” talebi karşısında amiyane tabirle apışıp kalıyor. Çünkü böyle bir tefsir yok. Ellerinde bu alanda ortaya konulmuş yazılı bir kaynak mevcut olmadığı gibi, Aleviler tutarlı sözlü kanıtlarla yukarıdaki tezlerini temellendirecek bilgi ve donanımdan da yoksunlar.

BUYRUK VE MAKALAT KURAN TEFSİRİ Mİ?

Sakın kimse Buyruk ve Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ını Kuran’ın batini tefsiri diye kaynak göstermeye kalkışmasın! Çünkü her iki eser de Alevi toplumunun tarih boyunca belki de tek okur-yazarı konumundaki dedeler için yazılmıştır.

Ayrıca her an baskısını enselerinde hissettikleri devlet yetkilileri veya kötü niyetli birilerinin eline geçebileceği endişesinden ve sahiplerinin ölüm fermanı olabilecek somut bir delil teşkil edeceğinden, Buyruk ve Makalat dâhil hemen bütün kitaplarda sembolik ve takıyyeci bir dil kullanılmıştır. Bundan dolayı olsa gerek, hem Buyruk’ta hem de Makalat’ta namaz, oruç ve abdest gibi ibadetler bol bol övülmüştür. Ama bu dili sadece erbabı olan dede ve mürşitler anlayabildiğinden, Alevi kitleler yine de Sünnilerin yaptığı ibadetlerden hep uzak kalmışlardır. Eğer dedeler bu kitaplarda yazıldığı gibi, taliplerini yetiştirseler zaten bugün tüm Aleviler namaz kılıyor, oruç tutuyor olurlardı.

Ek olarak Makalat’ın Hacı Bektaş’a ait bir kitap olduğunun henüz bilimsel olarak kanıtlanamadığını ve sadece ona atfedildiğini vurgulamalıyız.

Buna karşılık İslam’ın 1400 yıllık tarihinde, Alevilerin Kuran’ın zahiri dediği türden yüzlerce tefsir yazılmış ve bunların onlarca çeşidi birçok Sünni’nin kütüphanesinde dün olduğu gibi bugünde cilt cilt sıralanmış bekliyor. Aslında bir Sünni, karşılaştığı bir Alevi ile eğer sohbeti ilerletebilirse, yukarıdaki türden soruları yöneltirken kendi inandığı, öğrendiği ve atalarından devraldığı İslam anlayışına aykırı hareket etmiyor. Çünkü Kuran, hadisler, mezhep imamlarının kitapları orada yüzyıllardır duruyor. Yani öne sürdüğü her iddiayı, bu kaynaklara göre kanıtlama şansına sahip bir Sünni. Ama Alevinin böyle bir imkânı neredeyse hiç yok.

Öte yandan Sünnilerle modern zamanlarda karşılaşan ama son 10 - 15 yıldır açıkça Alevilik üzerine konuşmaya başlayan Aleviler, benzer türden soru ve sorunlarla cemevlerinde kadın-erkek birlikte ve yan yana ibadet edilmesinde, burada saz eşliğinde nefesler ve deyişler söylenerek semah dönülmesinde, tarihte resmen cemevi diye bir ibadet mekânının bulunmamasında, Alevi olabilmek için Alevi bir ana-babadan dünyaya gelmiş olmak şartının aranmasında, oysa Müslüman olmak için bir Kelime-i Şahadet getirmek yetiyor, musahiplikte ve Hıristiyanlıktakine benzer biçimde suç işleyen kişinin aforoz edilmesi anlamına gelen düşkünlük uygulamasında da karşılaşıyor.

ASLINDA ALEVİLİK-SÜNNİLİK FARKI GAYET AÇIK

Çünkü bunların hiçbiri Sünni İslam kaynaklarında olmadığı gibi, İslam’ın tarihsel mirası incelendiğinde de tüm zorlama yorumlara rağmen Aleviliktekine benzer uygulama ve kurumları bulabilmek pek mümkün olmuyor. Hatta başta cem esnasında alkol kullanımı olmak üzere, kadın-erkek birlikte ibadet, cemde müzik ve müzik aletlerinin kullanımı ve semah gibi Aleviliğin özünü oluşturan unsurları ne Kuran’da, ne peygamberin ister uyduruk isterse sahih (gerçek) hadislerinde göremezsiniz. Ayrıca dünyanın hangi İslam ülkesine giderseniz gidin, onların bugünkü ve geçmişteki İslami geleneklerinde de anılan konularda benzerlikler bulmaya çalışmak nafile bir çabadır.

Yine Alevilerin tamamı olmasa bile büyük çoğunluğunca kabul edilen Kuran-ı Kerim’in eksik olduğu ve bazı ayetlerin III. Halife Osman tarafından imha edildiği, ruh göçü yani başka donda sayısız defalar dünyaya gelme (devriye) ve yeniden doğuş inancı, keza Hıristiyanlıktaki teslisi (üçleme) andırır biçimde Hak-Muhammed-Ali’nin bir nur ve bütün olarak algılanması, Hz. Ali’yi tanrı veya yarı tanrı gören insan tanrıcı kabuller, vahdet-i vücut felsefesi, kriz anlarında büyük bir kurtarıcının gelip (Mehdi) dünyayı zalimlerden temizleyeceği ve yeryüzüne adaleti hâkim kılacağına dair mesianik inançlar ve benzerlerine İslam’ın iki büyük ana öğretisi olan Sünnilik ve Şiilikte kesinlikle bir yer bulamazsınız. Bunların bir tanesine bile inanmak zaten kâfir ilan edilmeye yeterli nedendir. Bir de bütün Müslümanlar istisnasız şuna inanır; Kuran-ı Kerim’in değil bir ayetini, bir harfini bile kabul etmemek, o kişinin imansız sayılması sonucunu doğurur.

Bilinen hikâyedir; deveye sormuşlar, neren yamuk? O da demiş ki; nerem doğru ki! Hal böyle olunca Kuran esas alındığında, deve örneğindeki gibi hemen her tarafı yamuk bir başka deyişle bu kitabın getirdiği hükümlere tamamen aykırı bir yaşayışı olan bir Alevi’nin ve bu anlamda bütünlük arz eden Aleviliğin neresini doğrultup, düzelterek kitabi İslam’a ve bugünkü Müslümanların İslam’ı yaşama pratiğine uyduracağız?

ALEVİLER KAFA KARIŞIKLIĞINI AŞABİLECEK Mİ?

Özetlersek, “Alevilik İslam’ın içindedir” tezini benimsemek ve Aleviliği buna göre dizayn etmeye çalışmak, neresinden bakarsanız bakın Alevileri bir çıkmazın içine sokuyor. Bu eşitsiz güç ilişkilerinin ve bilgi birikiminin yarattığı olumsuz ortam ise her geçen gün daha çok sayıda Alevi’nin asimilasyon potası içine düşmesine yol açıyor.

Söz konusu çıkmaz hızla Alevileri Sünnileştirdiği gibi, buna direnenler bile zamanla üzerinden hiç eksik olmayan çok yönlü propagandanın da etkisiyle teslim bayrağını çekerek, Aleviliğine Sünni gözlüklerle bakmaya başlıyor. Kendini değerlendirmede Sünni İslam’ı çıkış noktası olarak ele almak gibi kimliksel bir kaymanın eşiğine geliyor. Süreç içinde de bu kişi eğer Alevi kimliğine çok duyarlı değilse, hele bir de inancıyla kuracağı temas kanalları kapalıysa, ki Alevilerin çoğunluğunun durumu böyle sayılır, alın size dört başı mamur potansiyel bir Sünni adayı!

Sünni hegemonyanın gücüyle mukayese edilince önüne geçilmesi zor gözüken bu olumsuz gidişatın sonunda, özüne sadık ve içi boşaltılmamış bir Aleviliğin ortada kalmayacağını ve Alevi nüfusun 20 milyon civarından kısa bir süre içerisinde yüz binli rakamlara ineceğini öngörmek kehanet sayılmasa gerek.

Çünkü Aleviler, kimliklerine karşı aralıksız tekrarlanan tüm bu topyekûn saldırı ve müdahaleleri püskürtecek bir kurumlaşmadan; güçlü teolojik, ideolojik, kültürel ve siyasi argümanlar üreterek, Alevi inancını bütünüyle savunacak, kanıtlarıyla meşrulaştıracak aydın ve bilim adamlarından henüz yoksun sayılırlar.

O halde yapılacak iki şey kalıyor geriye, bunlardan biri “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” anlamına gelse de, Alevilerin dört elden ya “Alevilik İslam dışıdır” seçeneğine sarılmaları veya hemen her Alevi’nin “İslam içi ve dışı” tartışmalarından uzak durması, bu yöndeki ısrarlı soru ve talepleri kesinlikle reddetmesi gerekiyor.

MÜSLÜMANLIK YARIŞTIRMAK GEREKLİ Mİ?

Lafı pek uzatmadan söylersek Aleviler ısrarcı olanlara, “Açık konuşalım. Bizim günümüzde yaşanan İslam türleri ve uygulamalarıyla hiçbir bağımız yok. Biz, sizinle ortak bazı noktalarımız bulunmasına rağmen çok farklı bir inanç ve ibadet anlayışına sahibiz. Kimseyle de Müslümanlık yarışına girmeyiz. Bu gerçeği kabul edin artık” deme cesaretini gösterebilmelidir.

Son seçenek nispeten kolay uygulanabilir ama “Alevilik İslam dışıdır” iddiasını savunmak hem Aleviler içinde hem de dışında çok büyük tepkiyle karşılanıyor. Ama dayatmalar bu tezi savunmayı gerektirirse de, ki dolaylı ve dolaysız iteklemeler birçok Alevi aydını ve örgütünü bu noktaya çoktan sürüklemiş durumda, o zaman Aleviler bir an önce en azından İslam’ın ortodoks versiyonları olan özellikle Sünnilik ve arkasından Şiilik ile aralarındaki köprüleri atmalıdırlar.

Bu seçeneğe sarılmak birçok Alevi’yi şok edici cinsten ama nasıl kalp krizi geçiren bir hastaya şok tedavisi gerekliyse, şu anda ağır bir kimlik krizi, kafa karışıklığı, kuşatılmışlık, yalıtılmışlık, güçsüzlük, donanımsızlık hali yanında yeniden bir Alevilik inşası sürecini de yaşayan Aleviler, böylesine ağır bir kararı hayatiyetlerini sürdürmek istiyorlarsa vermeye mecburdurlar.

Kuşkusuz “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” misali bir seçeneğe mahkûm olmak Alevilerin tercihi kesinlikle olmazdı. Ama bunu içinde bulunulan şartlar dayatıyorsa da yapılacak pek fazla bir şey yok.

ALEVİLİK İSLAM’A İNDİRGENEMEZ

Dikkat edilsin, “Alevilik İslam dışıdır” görüşünü savunmak son tahlilde, yaşadığı coğrafyaların kadim inançları yanında, bunlara göre nispeten daha genç olan İslam’dan da çok şeyler alan, bağdaştırmacı ve özgün bir inanç kategorisinde değerlendirebileceğimiz Alevilikteki yoğun İslami etkilenmeyi yok saymak anlamına gelmiyor. İslam’ın Alevilik üzerindeki etkisini kimse inkâr edemez. Aksine Alevilik son bin yılda etkilendiği Budizm, Manihaizm, Şamanizm ve Zerdüştlük ile Anadolu ve Mezopotamya’nın pagan inançları gibi kadim din ve kültürlerinden belki de daha fazla unsuru İslam’ın Sünni ve Şii yorumlarından içine almıştır.

Açık yüreklilikle ortaya koymak gerekirse, Aleviliğin ve Alevilerin bilinen son bin yılına zorla veya gönüllü, yaşadıkları coğrafyanın tüm zamanlarında ve her bucağında mutlak egemen olması nedeniyle İslam büyük damga vurmuştur. Ancak bu etkilenme büyük oranda İslami kelime ve kavramları, Hz. Muhammed, Hz. Ali, Ehl-i Beyt ve 12 İmam gibi kutsal kişilikleri almakla sınırlı kalmıştır. Tüm bu kişi, kelime ve kavramların içeriği genelde boşaltılmış olup, sembolik ve yüzeysel anlamlarıyla kullanılmıştır. Diğer bir deyişle bunlara Alevilik yeni, farklı ve hatta aldığı kaynağa, tarihte geçirdiği evrelere zıt anlam ve değerler yüklerken, genelde bunlar inancın özünü koruma kaygısından dolayı sadece bir cila ve ince bir sır tabakası olarak kalmıştır. Nitekim Hz. Ali’ye Sünni İslam’dakinden ve onun tarihsel kişiliğinden çok farklı özellikler yüklenmesi bunun sonucudur. Bugün bazı Aleviler dâhil Hz. Ali konusunda başkalarının Alevileri anlayamamasının altında bu anlayış yatmaktadır.

Fakat tüm bu yoğun etkiye karşılık, bu durum günümüzdeki gibi “Alevilik eşittir İslam” noktasına hiç taşınmamıştır. Tarihte Alevilik, çok sayıdaki bileşenlerinden sadece biri olan İslamiyet’e indirgenmediği gibi, bu uzun süreçte de Alevilerin akıllarına İslam’la ilişkilerini bugünküne benzer şekilde sorgulama fikri hiç gelmemiş ve kafalarında bu derece yoğun bir bulanıklık oluşmamıştır.

SALDIRILAR ALEVİLİĞİN ÖZÜNÜ TAHRİBE YÖNELİK

Zira Alevi toplumu daha 1950’li yıllara kadar kapalı devre yaşıyordu ve inanç önderleri ve kurumları da bu topluma büyük ölçüde hâkimdi. Şimdiyse bu yapı kentleşme ve modernizmin baskısıyla bir daha eski biçimiyle diriltilemeyecek şekilde ortadan kalkmış haldedir. Aleviler günümüzde yeniden bir toparlanma evresinin içindeler ve sarsıntılı geçeceği kesin olan bu ortamı büyük yaralar almadan atlatmanın yollarını arıyorlar.

İşte böylesine karmaşık, sancılı ve çok faktörlü bir dönemde Alevileri tehdit eden en büyük tehlike, saldırı ve müdahalelerin inançlarının özüne, merkezine yönelmiş olmasıdır. Bu tehlike “Alevilik, İslam’dır. Hatta özüdür” denilerek İslam’ın muhalif yorumları hiç dikkate alınmadan ve bunlardan kesinlikle söz edilmeden, Aleviliğin sadece Sünni ve Şii mezheplerinden biriyle boyanmak ve vaftiz edilmek istenmesinde şekilleniyor. Hedeflenen ama bin yıldır ulaşılamayan ve bu nedenle de yok edilemeyen “sır örtüsü altındaki” özün devre dışı bırakılmasıdır.

Açıkçası, Aleviliğe İslam’dan giren kelime, kavram ve kişilerin orada kazandığı ve hayatiyet bulduğu anlamlardan temizlenerek, doğacak bu boşluğun Sünni İslam’daki anlam ve değerlerle doldurulması amaçlanıyor. Bu amaç gerçekleştiğinde de zaten bir Alevi artık, namaz denilince inancındaki halka namazını değil; günde 5 vakit namazı anlayacak ve ezanı duyar duymaz da camiye koşacaktır. Hz. Ali adı geçtiğindeyse Alevilikteki olağanüstü niteliklere sahip İmam Ali yerine, Sünnilerin anladığı manada Ömer ve Osman ile aynı değerde, sıradanlaştırılmış ve 4. Halife olan Hz. Ali’den daha fazlasını düşünemez hale gelecektir. Böylelikle de asimilasyon süreci bitmiş ve Sünnileştirme tamamlanmış olacaktır.

Yukarıda ortaya koyduğumuz gibi, Aleviler birçok cepheden yaylım ateşine tutuluyor ve çok güçlü bir taarruzla karşı karşıyalar. Bu harekâtın püskürtülmesi şu anda büyük aciliyet ve önem taşıyor.

O halde bu harekâtı yönlendirenlere, Aleviler arasından cephane taşımaya ve lojistik desteğe “paydos” demenin zamanı geldi de geçiyor bile. Yoksa bu gidişle ortada ne özüne sadık bir Alevilik bırakacaklar ne de bugünkü gibi rahatlarını kaçıracak büyüklükte bir Alevi nüfus! Hedef belli ve buna ulaşılması için kararlı olunduğu kesin.

Ortamı ve gidişatı iyi analiz edersek, belli güçlerin Alevileri, Aleviliğin İslam’daki yerine dair tartışmaların bataklığında güreştirip, enerjilerini tükettirerek, bölüne bölüne küçük lokmalar haline gelecekleri günü iple çektiklerini sezememek büyük aptallık olur. Keza Alevi çoğunluğun Sünniliğe tamamen teslim olmalarıyla “gerçekten yüzde 99 Müslüman bir Türkiye” hedeflendiğini hâlâ anlayamamak ise ayrı bir körlüktür.

Ne dersiniz, yoksa yanılıyor muyum?

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 22.10.2018, 16:49   #12
Yazar
Raya Haq
Forumu İyi Bilen
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 409
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 12
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 11
29 Mesajına 31 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

90’lı yıllardan bu yana sonuca bağlanamamış konular arasında olan Alevi çocuklarının din derslerine girip-girmeme konusu şu günlerde yeniden gündeme geldi. Sultanbeyli’de yapılmasına izin verilmeyen cemevi, zorunlu din dersleri nedeniyle kafaları karışan çocuklar, devletin din kitaplarına Aleviliği alıp İslam sentezi olarak yorumlaması, eski Refah-Yol hükümeti Adalet Bakanı’nın ’mum söndü yapıyorlar demem hataydı’ demesi, laikliğe sıkıca bağlı devlet yanlısı Alevi-Bektaşilerin her zaman muhalif olan Kızılbaşları dışlarken din dersi konusundan birden ortaklaşıvermeleri ve çelişkiler yumağı...

Anadolu ve Mezopotamya’da yaşanan Alevilik, bölgeden bölgeye farklılık gösterse de birçok noktada ortak bir çizgi yakalanabiliyor. Alevi kitlelerinin şehirlere göç etmesi ile birlikte karşımıza çıkan yeni Alevilik ise genelde köy yaşamına entegre olup, gelişen köy Aleviliği ile belirgin konularda farklılık gösteriyor.

Kısaca Alevilik

Alevilik hakkında kısaca yazmak gerekirse iki noktadan hareket etmek, Aleviliği anlamamıza kolaylık sağlayacaktır. Bu noktalardan birincisi, İslamî bakış açısıdır. Bilindiği gibi Ali’nin halife seçimlerinde yapılan şike ve ardından Kerbela trajedisi İslami iki farklı kola ayırmış, Ali yandaşları politik olarak diğerlerinden farklılık göstermiştir. Ancak bu noktadan hareket ettiğimizde Ali yandaşları, dini tüm kurallarını gerçekleştirmekte hatta kurallara birkaç tane daha madde ekler duruma gelmişlerdir. İslam noktasından çıkılan Alevilik muharrem ve on iki imam inancını da katarak Ortodoks İslam özelliğini daha da katılaştırmıştır.

Bir diğer nokta ise, antik inançlardan yola çıkmaktır. Tarihi belgelerden toplumların dinsel yaşamları incelendiğinde, yaşadığımız topraklardaki birçok kültürün dini inançlarının yeni tanrılara açık olduğu görünmekte, paganist inançların önplanda olduğu görünmektedir. Bu bağlamda Aleviliğin içine baktığımızda birçok inançtan etkilenmelere rastlayabilir, bunları yaşama biçimlerinden örneklendirmeler ile ispatlayabiliriz. Gerek Zerdüştlük gerek Ezidilik ya da ilahi din olarak belirtilen Hiristiyanlık, Musevilik ve de İslam, Köy Aleviliği olarak betimlemeye çalıştığımız Aleviliğin içerisinde sıkça rastlanan unsurların kaynakları durumundadırlar.

Aleviliğin şu gün İslam olarak görünmesi ise yaşadıkları coğrafyaların bir zaman sonra Katı İslam egemenliği altına girmesidir. Ancak Aleviler bu duruma ’takiye’ kuralı ile çözüm bulmuşlar ve egemenlerinin dininde görünerek kendi inançlarını devam ettirebilmişlerdir. Bugün birçok Alevi yapılanma ve de kişi bu takiyye kuralını bilerek ya da içlerinde taşıdıkları durumlar dolayısıyla devam ettirmektedir. Kabul edilmelidir ki eğer Alevilerin yaşadıkları coğrafya Hiristiyan çoğunlukta olsalardı Aleviler Hiristiyan olarak görünecek, halen semah ve deyişlerde kullanılan İsa ve Meryem Ana unsurlarını daha belirginleştireceklerdi. Ya da Musevi egemenliği olsa Aleviler süt ile eti dışarıda aynı anda yemeyecekler birer Musevi gibi görüneceklerdi.

Tarih boyunca Alevilerin en önemli silahı ’takiye’ kuralı olmuş, bu kural şehir yaşamına geçildikten sonra başka bir boyut kazanmıştır. Şehir yaşamına geçilmesi ardından ’takiyye’ kimi güçlerce bir kenara farklı olarak itilmiş, durum ’biz Müslümanlığın özüyüz’ politikasına dönüşmüştür. Bu bağlamda Aleviliğin İslam ile yakınlığını incelemek gerekmektedir. İslam dini kurallarını katı olarak çizmiş, dini şartlarını koyarak uymayanı, inanmayanı Müslüman olarak kabul etmemiştir. Aleviliğe baktığımızda İslamın beş kesin şartının hiç olmadığı hatta buna inanılmadığı görülmektedir.

Örneklendirecek olursak:

1. Aleviler oruç tutmazlar... Bunu Kuran’da 30 gün oruç ile ilgili bölümden yola çıkarak şöyle anlatırlar. ’Yezid Kerbela’da Hüseyin’i katledince herkese 30 gün oruç tutmayı kural kıldı. Uymayanı katletti. Bu kuralı koymasının sebebi Kuran’da insan canına kıyanın otuz gün oruç tutması idi. Bu yüzden biz insan öldürmedik, oruç da tutmayız’ diyerek açıklarlar. İkinci bir açıklamaları ise, Ramazan ayı içerisinde üç günün mubarek olduğu ve bugünlerin bilinmediği, aslolanın üç gün oruç tutmak olduğunu belirtirterek, 30 gün tutmanın yersiz olduğuna inanırlar. Ancak yine de üç günlük Ramazan orucu yerine, Kuran’da yer almayan Hızır orucunu daha kutsal saymaktadırlar.

2.Örnek: Aleviler namaz kılmazlar. Görünen ibadetin gereksiz olduğunu savunur, Kuran’da namazla ilgili bir bölümün olmadığına, olan bölümlerin ise Emeviler zamanında eklendiğine inanırlar. (Kuran’a inanış, aşağıda belirtilmiştir)

3.Örnek: Aleviler hacca gitmezler. İnsanın Kabesinin taştan olmadığına inanır, insanın Kabesinin yine insan olduğuna inanırlar. İbadetlerini Müslümanların aksine Kabe’ye dönerek değil yüzlerini birbirlerine dönerek yaparlar.

Bu ve buna benzer örnekler çoğaltılabilir. Ancak bu üç örnek, İslam’ın şartı olması anlamında Aleviliğin İslam mı, değil mi irdelemesini yapmak için bizlere yardımcı olmaktadır.

Alevilik ve Kuran

Yukarıda da belirtilen örnekler ele alındığında Alevilerin Kuran’a yaklaşımları tarih boyunca hep uzak olmuştur. Takiye gereği Kuran’a inanıyor gibi görünmüş ancak dinsel ritüel ya da kurallarda Kuran’a bağlı kalınmamıştır. Bugün Alevilerin önemle kaçındıkları nokta olan Kuran’a inanış noktası, bilinçli kesim tarafından yine bilinçli olarak değinilmeyen bir noktadır. Tüm Alevilerin bildiği ancak ’söyleyemediği’ gibi Aleviler Kuran’ın Emeviler zamanında değiştirildiğine inanırlar. Biz İslam’ın özüyüz diyen Alevilerin değinmek istedikleri nokta da burada yer almakta, değiştirilmeyen Kuran’ın kendilerini anlattıklarına inanırlar. Diğer kesim Aleviler ise Kuran ile bağlarının olmadığını açık olmasa da yaşam biçimleri bazında eylemsel olarak ifade ederler.

Aleviler ve inanç grupları

Bugün düşülen en büyük hatalardan biri genelleştirici ad altında farklılıkları olan inanç gruplarını Alevi olarak ele almaktır. Bu bir anlamda ortak paydada toplamak için yeterli olsa da farklılıkların irdelenmesi bazında önümüzde bir engel olarak durmaktadır. Bir diğer büyük hata ise genel anlamıyla Alevilik olarak tabir edebileceğimiz inanç grupları ile Bektaşiliği bir olarak göstermektir.

Alevilik adı altında toplanan Batinî inançlar

Ahl-i Haqlar: Doğu Kürdistan’ında yaşayan bu topluluğun tamamı Kürt’tür. İnançları Ali’nin tanrı olduğunu kabul eder. İslam otoriteleri bu kişilerin asla İslam olmadığını kabul etmekte, Tanrı’ya şirk koşan Ahl-i Haq’ların zaman içinde katlerinin vacip olduğu yönündeki fetvalara imza attıkları belgelerden elimize ulaşmaktadır. İbadetlerini tamamen Kürtçe yapan Ahl-i Haq’lar, topluluk halindeki yaptıkları ayinlere ’jamm’ adını vermektedirler.

Şabhaklar: Güney Kürdistan’ın Musul ve Erbil bölgesinde yaşayan Şabhaklar Sünni kesim tarafından Şebbekler olarak adlandırılmaktadır. ÊEzidi dini ile yakın benzerlikleri olan Şabhaklar çok tanrıcı inanca sahiptirler. Ali’yi ve en ilginci Pir Sultan Abdal’ı tanrıları arasında görür, saz ile ibadet ederler. Konuştukları dil Kürtçe ve Arapça karışımıdır.

Kızılbaşlar: Çoğunluğu Kürt olan Kızılbaşlar bugün genel anlamıyla bildiğimiz Aleviler olarak tanımlanmaktadır. Kuran’a inanmazlar ancak takiye’ye sıkı sıkı bağlıdırlar. Xızır inancının Kızılbaşlar arasında önemli bir yeri bulunmakta, Xızır adına oruç tutulması kutsal sayılmaktadır. Kızılbaşlık tamamen köy yaşamı içindedir. İbadetlerine ’cem’ adı verilir, semah dönmek ibadetleri arasında bulunur. Ezidilerde, Zerdüştlükte ve Hıristiyanlarda olduğu gibi ruhban sınıfı bulunmakta, ayinler bu ruhban sınıfına dahil kişilerce yürütülmektedir. İslamdaki yas inancına karşı çıkar, yas durumlarına sıkı sıkıya bağlı kalırlar, ağlamanın ve gözyaşının ’nur’ olduğuna inanırlar. Ateşi kutsal sayar, yanan ateşe su dökmezler. Yer yer Ali’yi tanrı olarak görenler olduğu gibi, kimi bölgelerde tanrı olarak Xızır kabul edilir. Doğadaki canlıları kutsal sayarlar, paganist bir yaşam sürdürürler. Cennet-cehennem inanışı yoktur, ruh göçü olarak tabir edilen reenkarnasyona inanırlar.

Tahtacılar: Tamamı Türkmen olan bu grup Toros’larda yaşamaktadır. Bugün Antalya, Mersin, Denizli, Isparta, Adana gibi şehirlerde inançlarını bozmadan gerçekleştirmektedir. Bektaşilerde pir sayılan Hacı Bektaş gibi Tahtacılarda da pir olarak Abdal Musa sayılır. Ayinleri Kızılbaşlarda olduğu gibi ’cem’ olarak adlandırılmakta, bade olarak tabir edilen içkiye önem verilmektedir. Bade kültürü özellikle cenaze anlarında ortaya çıkmaktadır. Ölen kişinin ardından mezara bade dökülür. Kimi yerlerde mezar başında saz çalınıp semah dönüldüğü olur. Ölümü düğün olarak kabul ederler ve ölen kişiyi Kızılbaşlarda olduğu gibi sevdikleri eşyalar ile gömerler. Kimi Tahtacılarda Ali tanrısallaştırılmış olarak görünür. Simgeleri kaz ayağıdır.

Şehir Alevilerinden bir kesit

Laik Aleviler: Laikliğe sıkı sıkıya bağlı olan bu Aleviler, Sünni-İslam ile tam bir uyumsuzluk halinde bulunurlar. Çoğunluğu kendini Kemalist olarak tabir eder, muhalif Alevilere Alevilik ile bağdaşmayan muhalif olmama durumunu dayatmaya çalışarak, Aleviler arasında sisteme entegre olmuş bir birlik sağlamaya çalışırlar.

Alevi-Bektaşiler: Şehir yaşamına geçiş ertesinde ortaya çıkan bu tabir kendilerini hem Alevi hem Bektaşi olarak tabir edenler tarafından kullanılır. Bektaşiliği sadece on iki imam inanışından alarak Alevilik ile birleştiren sentez bir inanıştır. Tarihle ve sosyo-kültürel içeriği ile çatışan bir durum olmasına rağmen, bu kişiler Aleviler ile Bektaşilerin aynı olduklarını savunurlar. Kendilerini Kemalist olarak tabir ederler.

Öz İslam Aleviler: Bu Alevilerde laiklik diğer Alevilere oranla daha az ele alınır. Sünnilere karşı laiklik savunması yapmalarına karşın kendi içlerinde Alevi Diyaneti kurmuşlardır. Aleviliğin dört kapısından biri olan ’şeriat’ kapısına sıkı sıkıya bağlı olan bu Alevilerin bugünkü temsilcisi genel seçimler zamanında Alevileri ’Genç Parti’ye oy atmaları yönünde çağrıda bulunan Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan’dır.

Köy ve Şehir Arasında Kalmış Aleviler: Bugün metropollerde yaşayan Alevilerin büyük kısmını oluştururlar. Köy Aleviliğini evlerinde yaşatmaya çalışsalar da milliyetçi kesim tarafından zapt edilmiş cemevleri sebebiyle gidiş gelişler yaşamaktadırlar. Dinsel yaklaşımları ve Aleviliği ele alışları Köy Aleviliği ile aynı olsa da, genel görüş bildirimlerinde şehir Alevilerinin dini söylemlerinin çokluğu nedeniyle susar ve ezilen durumuna girerler. Aralarından birçoğunun Alevi-Bektaşi ve de Öz İslamcı Alevi duruma geçtiği gözlemlenmektedir.

Tüm bu özetlerden sonra ortaya çıkan bir sonuç vardır. Bu; Köy Alevisi de olsa, Şehir Alevisi de olsa Alevi çocuklarının İslam ya da bazılarına göre bugünkü İslam ile bağdaşmadıkları, öğretilenin inançları ile ortaklaşmadıklarıdır. İslam sentezi olarak anlatılan Aleviğin Öz İslam olduğunu savunan Aleviler tarafından dahi kabul görmezken ve yukarda anlatılan bu gerçeklikler varken, Alevi çocuklarına din öğretmek için kollarını sıvayanların asıl amacı, asırlardan beri varlığını öyle ya da böyle koruyabilmiş Aleviliği yok etme amacından ötesi değildir. Aleviliğin tamamen günümüz İslam’ı içerisine sokularak yok edilmesi ve bu bağlamda eğitilmiş İslam sentezli Alevi kökenli bireylerin yetiştirilmesi sistemin yeni politikasıdır.

Varlığını asimilasyonlar üzerinden devam ettirebilen sistem, sanıyoruz bu sefer çok başarılı olamayacak. Çünkü; Pir Sultan’ın, Seyid Rıza’nın, Ali Şer’in torunları daha şimdiden sivil itaatsizlik yaparak zorunlu kılınan din derslerine girmiyorlar.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 15:46.


Powered by vBulletin® Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Yazılan yazılar ve yayınlanan resimlerin tüm hakları yazan kişiye aittir. Site hakları Aleviweb.com adına saklıdır.

Yandex.Metrica