Go Back   Aleviweb.com - Alevi Alevilik ve Aleviler Forumu > Kültür-Sanat > Sinema ve Tiyatro

Sinema ve Tiyatro Sinema filmleri, yorumları, tiyatro oyunları, oyuncular, yıldızlar

Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 14.03.2009, 08:40   #1
Yazar
sinemilli
Forum Katılımcısı
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 06.02.2009
Mesajlar: 116
Memleket: KAHRAMANMARAŞ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 0
İtibar Puanı: -56
sinemilli pek olumlu bakılan bir üye değil

Ettiği Teşekkür: 125
50 Mesajına 88 Kere Teşekkür Edlidi


Standart Bu mustafa'nin kemal'i de var!

Can Dündar’ın ‘Mustafa’sı günlerdir yazılıp çizildi, birçok tartışmaya yol açtı. Bir belgesel sinema örneği olan film, sinema alanındaki tartışmalardan ziyade içeriğiyle, olumlu-olumsuz tepkiler aldı fakat tartışma bir çırpıda magazinleştirilerek ‘Ulu Önder’in özel yaşamına girme ‘densizliği’ne dönük olumsuz tepkiler öne çıkarıldı.
Biz de bu yazımızda bir sinema eleştirisi girişiminde bulunmadan Mustafa’ya içerik bakımından genel bir bakışla yetineceğiz. Ama bir belgesel sinema olarak ‘Mustafa’ya dair fikrimizi kısaca ifade etmeden geçmeyelim. ‘Mustafa’nın, birkaç orta halli görsel efekt uygulaması ile görüntü ve sanat yönetmenliği bakımından kimi kayda değer çabaları dışında sıradan, alışıldık belgesel kalıplarının dışına çıkabildiğini söyleyemeyiz, özellikle de içeriğin ele alınışı bakımından. Ancak ülkemizde belgesel sinemacılığın popüler örnekleri içerisinde (az bilinen-bilinmeyen alternatif örnekleri ayırmak gerekir) Can Dündar’ın hakkını teknik açıdan teslim etmek gerekir. Mustafa da bu sınır içerisinde, teknik açıdan başarılı bir çalışma. Orijinal arşiv görüntüler ile canlandırmalar rahatsız etmeyecek şekilde bir bütünlük yaratmış, metin dili (içeriğini bir yana bırakırsak) sade ve akıcı. Bunlar Goran Bregoviç’in müzikleri ile birleşince seyircinin hikâyeye odaklanmasını sağlayan bir etki yakalanmış.

Dündar’ın Mustafa’sı.
Gerçek Mustafa Kemal’i bilinmeyen-gizlenen yönleri ile anlatmak gibi bir iddia sahibi olan Dündar, çocukluğundan ölümüne kadarki uzun zaman dilimi içerisinde Mustafa ile ilgili çok şey söylüyor aslında, ama temas ettiği her konuya dil ucuyla değinip geçmeyi yeğliyor. Yani bahsedildiğinin aksine ne densizliğe varan bir cüretkârlıktan ne de gerçeklerin kaygısızca ortaya konması çabasından bahsedemeyiz. Bu yönüyle aslında bilinmez olmayan, birçok tarih araştırmasına konu olmuş ancak geniş kitleler içerisinde tartışılmamış-tartıştırılmamış birçok bilgi kırıntısını ‘insan Mustafa’nın aşkları, yalnızlığı, gözyaşları ve mutsuzluğu ile harmanlayıp önümüze koyuyor Dündar. Konu edilen parçalı birçok tartışma konusundan hiçbiri doyurucu bir şekilde ele alınarak sonucuna vardırılamıyor. İlk ve orta dereceli okullarda öğretilen Atatürk hikâyesinin dışına çıkıldığını söylemek zor. Neydi klasik hikâyemiz? Ali Rıza Bey ve Zübeyde Hanım’ın çocuğu olarak 1881’de Selanik’te doğar, karga kovalar, subay okuluna girer ondan sonra oradan oraya şanlı kahramanlık hikâyeleri, yurdu düşman kurtarmalar vs… Can Dündar’ın Mustafa’sı da esasen bu kurguyu özel yaşamdan kimi öğeler eşliğinde yinelemekten öteye gidemiyor. Peki, hâkim sınıfların her kesiminden onlarca köşe yazarının, politikacının tartışmakla bitiremediği nedir? Kopan fırtınanın büyük bölümü, zevke, sefaya, içkiye düşkün, son yıllarını yalnız ve mutsuz geçirmiş Mustafa tablosuna dair. ‘Ulu önder, büyük kurtarıcı Atatürk’ün özel yaşamına dair bu ‘zaaf’ların onu yıpratmak, gözden düşürmek maksadıyla hazırlanmış bir tertip olduğu söylemi, ırkçı-milliyetçi, ulusalcı kesimde öne çıkan yönü oluşturdu. İşte çarpıcı bir örnek:
“Fakat bana sorarsanız, milli vicdanı göz önüne alırsak, Atatürk’ün manevi hatırasına tecavüz eden Can Dündar, küçük bir kız çocuğuna yönelik cinsel istismar suçunu işlemekten sanık Hüseyin Üzmez’den daha masum değildir!” (8 Kasım 2008 / Arslan Bulut / Yeniçağ)
Hâlbuki Can Dündar, Mustafa Kemal üzerine iki yüze yakın makale yazmış, birçok kitap yayınlamış, ‘Mustafa’dan önce izleyenleri gözyaşlarına boğan, duygulu ‘Atatürk’ belgesellerine imza atmış, uzun süre Deniz Kuvvetleri bünyesinde ‘Atatürk’ seminerleri vermiş, hatırı sayılır, akredite bir ‘kemalist’imizdir. Sınıf kardeşlerinin Dündar’ı bir sapıkla eş tutan kontrolsüz kinine karşı onu savunmak bize düşmez ama bu ‘iltifat’ları hak edecek bir şeyi (en azından filminde) görmediğimizi söylemek zorundayız. Zira Nazlı Ilıcak’ın duygulanıp duygulanıp ağladığı bir filmden bahsediyoruz: “...Zira o film Atatürk'ü yüceltiyor; bunun yanı sıra sevdiriyor da. Babasını kaybedip, dayısının yanına sığınan küçük Mustafa için, yüreğim yandı. Dolmabahçe'deki odasından, bir 29 Ekim'de, Harp Okulu talebelerinin söylediği "Dağ başını duman almış" marşını dinleyen yorgun ve hasta Atatürk için ağladım.” (3 Kasım 2008 / Nazlı Ilıcak / Sabah)
Filmde, Mustafa Kemal’in İzmit’te gazetecilerle yayınlanmamak üzere yaptığı söyleşide Kürtlere özerklik verilebileceğini söylediği bilgisine yer verilmesi de kanıt gösterilerek Can Dündar ve filminin Türkiye’nin parçalanması planı dahilinde ‘dış mihrakların’ aleti olduğu sıkça dillendirildi. Farklı yayınlardan birkaç örnekle görelim:
“Tezimde sonuna kadar ısrarlıyım. Kemal Derviş’i “Türkiye’ye kimler gönderdiyse, Süleymaniye’de askerin başına kim çuval geçirdiyse, bu belgeseli de o dinamikler yaptı”... Son olarak Türk Halkına ve Türk Halkını “psikolojik saldırıdan da” korumak zorunda olan devletimizin “kurumlarıma” Kayahan’dan “e bebeğim ee” şarkısını armağan ediyorum!” (8 Kasım 2008 / Yiğit Bulut / Vatan)
“Dinciler ve kinciler bir yandan dört elle Türkiye Cumhuriyeti’nin altını oyarken bir yandan da yeni bir tarih yazmaya çalışıyorlar. Bunu düne kadar dinciler yapıyordu; şimdi kinciler ve liboşlar da kolları sıvadı.
Bu filmle, laik ve üniter bir Türkiye’ye karşı yıllardır planlı bir şekilde yürütülen psikolojik savaşın küçük bir parçasını seyrediyoruz, hepsi bu!” (6 Kasım 2008 / Deniz Som / Cumhuriyet)
Öte yandan filmde yabancı bir yazardan alıntı ile Mustafa Kemal’in diktatörlük uyguladığının söylenmesi de küfür kabul edildi. Mustafa Kemal’in çevresindeki tüm muhalifleri tasfiye ettiğinin ima edilmesi, Samsun’a sisli bir gece yarısı, gizlice değil de Vahdettin tarafından görevlendirilerek gittiğinin söylenmesi tepki çekti. Hâlbuki Dündar, film içerisinde bu konuları nasıl ele aldığına bakarsak yine haksız yere suçlanmaktadır. Zira film içerisinde Mustafa Kemal’in diktatörlüğü, bir dehanın inanılmaz başarısı olarak alkışlanmakta, dönemin koşulları gereği zorunluluk olarak gösterilerek meşrulaştırılmaktadır.
Muhaliflerin tasfiyesi konusunda da ‘rejimin bekası’ için en sevdiği arkadaşlarını dahi gözünü kırpmadan bir çırpıda silen önder olarak anlatılıyor Mustafa Kemal. Can Dündar bu konuda tam anlaşılamadığını düşünmüş olmalı ki, katıldığı bir televizyon programında, Kazım Karabekir ve tasfiye edilen diğer yakın arkadaşlarını paşaya ihanet eden, idam edilmeyi hak etmişken Mustafa Kemal’in bağışlayıcılığı sayesinde yaşama hakkı elde eden ihtiras sahipleri şeklinde sundu.

Can Dündar’a bu çalışmasının hazırlıklarını yaparken şimdiye kadar kimseye nasip olmayan olanaklar sağlandı. Örneğin ‘büyük gazetecilik başarısı’ olarak sunulan ‘Atatürk’ün not defterleri... Söz konusu defterler, Mustafa Kemal’in Harp Okulu’ndaki öğrencilik yıllarından 1933’e kadarki zaman dilimini kapsıyor ve 33 defterden oluşuyor. Bu defterlerin bu dönemde Dündar’a açılması bir torpil tartışması da yarattı. “Gazi Mustafa Kemal isimli kitabı yayınlanan emekli Binbaşı Erol Mütercimler de ATASE’deki (Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı. bn.) Atatürk belgelerini okumak istemiş, ama izin alamamış. Sn. Mütercimler şöyle dert yanıyor: “Can Dündar’a açıyorlar ama bana açmadılar. Bir dilekçe versen aylarca sürünüyor, sonra da sana geri veriyorlar” (Milliyet, 9 Kasım). Koskoca Binbaşı bile ATASE’ye giremiyor, ama Can Dündar’a bütün kapılar açılıyor. Torpili çok sağlam herhalde!” (17 Kasım 2008 / Ayhan Aktar / Taraf) Yani Can Dündar araştırmasında gerçekten gizli önemli bilgi ve belgelere ulaşmış olmalı, bu kesin. Ancak filme baktığımızda görüyoruz ki, ‘devlet sırları’ konusunda azami özen gösterilmiş. Daha önce ortaya çıkmamış, yazılmamış dişe dokunur hiçbir bilgi ifşa edilmiş değil. Paşa’nın Çanakkale cephesinden kim olduğu anlaşılamayan Madam Corine’e yazdığı aşk mektuplarını saymazsak tabi.

Bu özen Vahdettin olayında da korunuyor. Vahdettin’in Mustafa Kemal’i ‘Paşa vatanı kurtarabilirsin’ diyerek Samsun’a yolculadığı doğru ama eksik. Paşa Vahdettin’den aldığı talimatname ile Samsun’a gider? Bu talimatname Karadeniz vilayetlerinde adeta padişah adına tüm yetkileri kullanabilmesini sağlayan bir talimatnamedir. Askeri ve mülki tüm yetkilerle donatılmıştır. Vahdettin’in oluru ile İngiliz kuvvetlerinden alınmış vize ile rahatça, alenen Samsun’a gidilmiştir. Ayrıca bırakın tek olmayı, İngiliz vize görevlilerini dahi şaşırtan, aşçı ve hizmetkârların da dâhil olduğu, sayıları otuzu aşan bir ekiple yapılmıştır yolculuk. Ancak Dündar, Vahdettin’in, daha önce defalarca yayınlanmış sözlerini vermekle yetinmiş, ketumluğunu burada da korumuştur.
Can Dündar, insan Mustafa’yı anlatırken, siyasal anlamda ise (emperyalizmin ve yerli hâkim sınıfların ihtiyaçları bakımından) güncelliğini yitirmiş, işlevsiz, yetersiz kalmış Atatürk silahına yeni, güncel işlevler yükleme çabasındadır. Bu amaca dair temel dayanağı ise Mustafa Kemal’in pragmatik yaklaşımıdır, hiçbir özgün temele dayanmayan, muhtemelen ne olduğunu, hangi tarihi süreçleri yaşadığını kavrayamadığı Batı modernleşmesine öykünen bağımlı siyasetidir. Boş yere liberal koro, omurgasızlığın, pragmatizmin ne ala bir şey olduğunu, her derde deva olduğunu anlatmıyor ya kaç zamandır. Resmi ideoloji ve tarih sadece halklara ezberletilmemiş anlaşılan. Ne de olsa sistemin bekası için canını dişine takan milliyetçi zevat da resmi tedrisattan geçti. Ezberleri öyle sağlam çıktı ki, burjuva-feodal sistemin (tabi ki öncelikle emperyalizmin) yeni süreçteki ihtiyaçlarına göre şekillenemiyorlar bir türlü, mızmızlanıyorlar. Kendi yapamadıklarını Can kardeşleri yapınca da basıyorlar küfrü, sınıf kardeşlerini bir çırpıda siliyorlar, ulu önderlerine özenerek. Yıllarca hizmet ettikleri, kıble belledikleri genelkurmay da nasibini alıyor bu arada:
“Filmi beğendiğini açıklayan Yaşar Paşa da yoksa Kürtlere muhtariyet mi istiyor?
Düşünüyorum da biz ve bizim gibi düşünenler herhalde kraldan çok kralcıyız.
Baksanıza Atatürk’ün ordusu ya da onun bazı komutanları böyle bir tavrı takınıyorsa bize ne oluyor ya da biz niye çırpınıyoruz ki!
Hem bu ordunun eski Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın oğlu değil midir Çanakkale’deki şanlı zaferimizi Anzak destanına çeviren!
Yok, yok, tablo bu olsa da ben duramam, yine de itirazımı sürdüreceğim.
Bak Yaşar Büyükanıt, bak Özden Örnek, bak Can Dündar; Mustafa Kemal, vatan yapılan bu coğrafyada birlikte yaşama adına, bölünmezlik adına semboldür. Adı üstündeki titizliğimiz onun içindir. Semboller paspas yapılırsa bütünlük de kaybedilir. Mustafa Kemal’i maske takıp aşındırmak ve aşağılamak, bu milleti aşağılamakla eşanlamlıdır...” (30 Ekim 2008 / Sabahattin Önkibar / Yeniçağ)
Gerçekten anlamıyorlar, liberal koronun bahsettiği pragmatizmi. Can Dündar bu pragmatizme bir örnek veriyor filminde. Bu örnekten sonra da yakın tarihten bu örneğin bir benzerini Sabahattin Önkibar ve arkadaşlarının şaşkınlıkla karışık tepkisine hedef olan Türk Ordusu’ndan vereceğiz. Dündar’ın örneğini biz kendi yorumumuzu katarak aktaralım: Mustafa Kemal Ankara Hükümeti’ni ilan ederken ‘saltanat ve hilafet devrinin de bittiğini ilan eder. Batı modernleşmesine öykünmeden bahsetmiştik. Bir Osmanlı uyarlamasıyla İktidar gökyüzünden yeryüzüne inmiştir bu açıklamayla. Ama işler umulduğu gibi gitmez, homurdanmalar başlar. Bir ay geçmeden bir manevrayla durum toparlanır, TBMM’nin açılışı 21’inden 23’üne alınır. Milli davanın saltanat ve hilafeti kurtarmayı amaçladığı ilan edilir. Mustafa Kemal’in bizzat kendisinin kaleme aldığı bildirgeye bakalım:
“1. Allah'ın yardımıyla 23 Nisan Cuma günü, Cuma namazından sonra Ankara'da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.
2. Vatanın bağımsızlığı... Ve kurtarılması gibi çok önemli vazifeleri olan Meclisin açılış gününü, Cumaya tesadüf ettirmekten maksat, o günün kutsallığından faydalanmak ve açılmadan önce sayın milletvekilleriyle Hacı Bayram Camii'nde Cuma namazı kılmak, Kuran ve namazın nurlarından faydalanmaktır...
3. O günün kutsallığını güçlendirmek için bugünden başlayarak valiliklerde, vali beyefendinin düzenlemesiyle hatim indirilecek, muhayiri şerif okunacaktır. Hatmin son kısımları Cuma namazından sonra Meclis binası önünde tamamlanacaktır...” Din propagandası o kadar abartılmıştır ki çoğu tarihçi TBMM’nin açılışını o dönemin en büyük dini ritüellerinden biri olarak yorumlamaktadır.
Gelelim ‘laikliğin bekçisi, şeriatın korkulu rüyası’ Türk Ordusu’na. 12 Eylül askeri-faşist cuntasına önderlik eden bugünün laiklik timsali Türk Ordusu, emperyalizmin o dönemki bölge politikası olan Yeşil Kuşak Projesi kapsamında, bir İslamlaşma hamlesi başlatmıştı. Bir anda her yeri imam-hatip liseleri ve Kuran kursları sarmıştı. Sonraki yıllarda da PKK’ ye karşı Hizbullah örgütlenmişti. Bu sürecin ürünü olarak palazlanan İslami örgütlenmeye karşı, 28 Şubat sürecinde tekrar laikliğin bekçisi olma zamanı geldi.
Velhasıl ne Can Dündar’ın filmi ne Genelkurmay’ın tavrı yeni değildir. Hâkim sınıflar için kutsal ve dokunulmaz olan tek şey iktidarlarıdır. İktidarlarının devamını sağlayan her şey, her araç kullanılabilirdir ve iyidir. Can Dündar kendi sınıfının çıkarını en iyi şekilde temsil etmeye gayret eden yetenekli bir belgeselci olarak ‘Mustafa’yı üretti, ödülünü alacaktır.
Toparlarsak; Bu yazıda Mustafa Kemal hakkındaki kendi yaklaşımımızı ortaya koymak gibi bir amacımız yoktu, bundan ziyade filmde tartışılan konulara ilişkin Can Dündar’ın yaklaşımı ile ilgilendik. Bu yaklaşımı ortaya koyarak filmin çokça tartışılan amacı ve misyonu noktasında bir sonuca ulaşmaya gayret ettik. Can Dündar filmde ezberlenmiş kalıpların dışına çıkarak ‘Mustafa’yı anlatmayı amaçladığını söylüyor, temel birkaç amaca vurgu yapıyor. Bunlardan ilki, uzak, insanüstü, ulaşılmaz, putlaştırılmış, dolayısıyla da soğuk ve itici olan Atatürk figürünü, insani yönlerini öne çıkararak ‘bütünlüklü’ olarak anlatmak ve genç ‘dimağların’ insan Atatürk’ü tanımasını ve sevmesini sağlamak. İkincisi ise, siyasal anlamda birçok farklı söylem içerisinde başkalaştırılarak kullanılan Atatürk’ü tarihi belgeler ve dönemin koşulları ışığında inceleyerek doğru anlamak bu yolla bugün hayli uzaklaşılmış olan düşünce ve ideallerine yeniden sahip çıkılmasını sağlamak. Ne oranda kalıpların dışına çıktığını tartıştık ama amacının ‘Atatürk’ü sevdirmeye çalışmak’ olduğu konusunda samimi olduğu ve Mustafa’yı anlattığı ortada. ‘Mustafa’nın anlatılması, sistemin güncel ihtiyaçları anlamında bir ihtiyacı karşılıyor olabilir ama halkların ihtiyacını karşılamadığı ortada. Halkların ihtiyacı tamamen başkadır. Yazımızın başlığında da söylediğimiz gibi bu Mustafa’nın bir de Kemal’i var. Sanat ve edebiyat da dâhil olmak üzere birçok araçla anlatılması gereken Kemal’dir, Kemallerin tarihidir, gerçeklerdir.
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

sinemilli Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 00:40.


Powered by vBulletin® Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
Yazılan yazılar ve yayınlanan resimlerin tüm hakları yazan kişiye aittir. Site hakları Aleviweb.com adına saklıdır.

Yandex.Metrica